13 Aralık 2018 Perşembe

Neden İyiliğin Karşılığını Alamıyordu?


Herkese iyilik yapmak eğilimdeydi. Herkesin iyiliğini istiyor, kimseyi incitmek istemiyordu. Oysa bir süre sonra iyilik yaptığı insanlar ya onu sömürmeye başlıyor ya da uzaklaşıyordu. Kimseye yaranamıyordu. Bu kadar merhametli olmasına rağmen bu nankör insanları neden hayatına çekiyordu? Yine dönüp dolaşıp kendini suçlar gibi oldu, ancak tam o sırada bu konularda güvenebileceği biri aklına geldi. Açık açık soracaktı...


Nereye kadar iyilik yapmalı?

“Bizler hayatı karşıtlarla, zıtlıklarla öğreniriz. Kısa-uzun, ince-kalın, doğru-yanlış ve iyi-kötü... İnsan zihni böyle çalışır. Fiziksel hayatta bu karşılaştırmalar işe yararken, psikolojik dünyada bir engel olmaya başlayabilir. Ailemiz bize içtenlikle iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı öğretmeye çalışır. Oysa bu kavramlar tamamen görecelidir. Bir toplumda iyi olarak kabul edilen başka bir toplumda kötü olarak kabul edilebilir.

Görecelik dışında diğer bir boyut ise, yapılan eylemin sonuçlarıdır. Biz iyilik yaptığımızı sanarız, oysa belki de yaptığımız onu engellemektir, kötü hissetmektir veya başka bir şey. Bir kuş yumurtadan çıkmaya çalışırken, dışarıdan gelen bir yardım eli yumurtayı kırarsa, kuş çıktığında uçamaz. Kabuğu kırmak için gösterdiği efor onun kanatlarını güçlendirmektedir. Bize göre yaşadığımız olumsuz durumlar sonunda bir hediye bırakır. Bizden borç alan ve borcunu geri vermeye söz vermiş fakir birisi borcunu geri ödemeye kalktığında, ona iyilik yaptığımızı düşünerek ondan bu parayı almazsak onu küçük görmüş olabiliriz.

Her insan kendi kaderi ve kendi dinamikleri ile dünyaya gelir. Bunların çoğunu atalarımızdan taşırız. Bu dinamiklerin en önemlilerinden biri alma-verme  dengesidir. Ailesinde sevgi akışında herhangi bir tıkanıklık varsa – ki genelde vardır – kişi ya çok alma ya da çok verme eğiliminde olur. Vermek ve almak hem maddi hem de manevi anlamda olabilir. Ne alan suçludur, ne de veren. Milyarca kader birbirleri ile daima temas halindedir ve iç içe geçen bu küçük evrenler sonsuz bir akıl ile kusursuzca yönetilir. Dışarıdan bariz istismar gibi görünen durumda her iki insanın geçmişin payı vardır. Aksi mümkün değildir. Birey arkasındaki yüz binlerce yıldır gelen sistemin küçücük bir parçasıdır. Çaba, öfke, isyan, şiddet tüm ayrımlar bitene kadar devam edecektir. Tüm sistemler en sonunda tek bir sistemde birleşir.”


Acıyarak iyilik yapmak ile merhamet ile iyilik yapmak hakkında neler söyleyebilirsiniz?

“Bakış açımızı değiştirdiğimizde acımanın ne kadar büyük bir kibir olduğunu görmeye başlarız. Acımak durumun olduğu haliyle kabul etmemek ve durumu değiştirme çabasıdır. Yardım etme dürtüsü ile iyilik yaptığımızı düşünürüz. Oysa bu tür bir yardım ardında başka aile dinamikleri yatar. Kişi kendi içindeki sorunlarla yüzleşmediğinden başkalarına yardım ederek kendi egosunu besler. Egonun iyisi, ulvisi olmaz. Parlatılmış ego da yine egodur. Her yardım girişiminde sizin sisteminizde oradadır ve bu işleri daha da karıştırır.

Dolayısıyla merhamet ile iyilik yapmak kavramı da çok farklı değildir. Belki daha farklı bir ifade merhamet ile yaklaşmak olabilir. Eylem bile değil çünkü bazı durumlarda sadece birinin yanında bulunmanız o kişiye verilebilecek en önemli destektir. Sevgi ve merhamet olduğunda düşünceler, yargılar, iyi-kötü düşünceleri ortadan kalkar. Sadece kalbinizi dinler ve ne yapılması veya ne yapılmaması gerektiğini bilirsiniz. Sanki orada yokmuş gibi...”

Tüm bunlar çok mantıklı gelmişti, sanki zihninde değil de daha derin bir yerlerde bir titreşim hissetti. Hazmetmek ve uygulamak için biraz zamana ihtiyacı vardı. Ancak artık hiç bir şey aynı olmayacaktı...

11 Aralık 2018 Salı

Don't Worry, He Won't Get Far on Foot


Zanaat bir işte ustalaşmaktır, sanat ise kişinin kendini ifade edişidir. Bir çok durumda bir çok kendimizi sözlü olarak iyi ifade edemeyebiliriz. Özellikle çocukken ailemizde bu hak bize verilmemişse veya biz kendimizi ifade edecek cesareti kendimizde görmediğimizde... Bazen de ifade etmek etmek istediğimiz kişiler ortada yoktur bile. Anne veya babamız yoktur, nadiren de olsa ikisinin birden ortada olmadığı durumlar olabilir. Tıpkı karikatürist John Callahan’ın kaderinde olduğu gibi. Gazetede karikatürler çizen Callahan hayat hikayesini konu alan bu film, ismini onun en meşhur karikatürlerinden birinden almış.

Sanat ve mizah, kendimizi ifade etmenin en etkili yollarından ikisidir. Özellikle bizim kültürümüzde mizahın etkisini fazlaca görürüz. Callahan, babasını hiç bilmez; annesi de onu bebekken rahibelerin yanına bırakır. İrlanda kökenli Amerika’lı öğretmen, kızıl saçlı annesi onu istememiştir. İlerleyen yaşlarda kendini alkole teslim eden Callahan bir gece içkiyi fazla kaçırır. En az onun kadar içen arkadaşı arabayı kullanırken bir direğe çarpınca Callahan hayat boyu tekerlekli araba ile yaşamak zorunda kalacaktır. Arkadaşı ise sadece birkaç sıyrıkla kurtulmuş ve onun yanına gelecek cesareti gösterememiştir. Oysa artık hayat boyu birbirlerine bağlanmışlardır. Fail ve kurban derinden bir bağ ile bağlanırlar. Bilseler de bilmeseler de olanlarda kendi geçmişlerinin bir rolü vardır.


Tüm bu olaya diğer bir arkadaşı ilginç bir yorum yapar:
“O kaza onun hayatını kurtarır. Kaza olmasaydı alkolden ölecekti...”

Gerçekten de kaza onun hayatını değiştirir, hastanede Anna ile tanışır ve daha sonra alkolikler kulübünden fayda sağlar. Zor da olsa çizdiği karikatürler onun kendini ifade ediş şekli olur. Daha sonra anlaşılacağı gibi Callahan sekiz yaşındayken cinsel tacize uğramıştır. On iki yaşında alkol kullanmaya başlar. 21 yaşında da bahsedilen araba kazasını geçirir. 27 yaşında alkolü tamamen bırakır, karikatürün yanında müzikle de uğraşır. 59 yaşında nefes zorluğu çekerek bu dünyaya veda eder. Tüm sıkıntılarının üzerinden bir parça üstesinden geldiğinde sanat ona hediye gibidir.


Belki de tüm çabası yeterli olmamıştır. Anne demek hayat demektir, nefestir, candır. Annesine olan öfkesi aşikar ve normaldir... Hastalığı da sanki hayatının ilk dönemine dayanmaktadır...

23 Kasım 2018 Cuma

Ev Yapımı Bir Paraşüt

Hakikat ne kadar basit...
Ona ulaşmayı engelleyen zihnin ürettiği karmaşık duygu ve düşünceler yığını...

Geçmişten ve kendi taşıdığımız deneyimlerin sonucunda üretilen düşünceler bir süre sonra duygulara ve daha sonra alışkanlıklara dönüşüyor. Alışkanlıklar da kurallara ve doğru gibi kabul ettiğimiz binlerce yanılsama ve gerçekte olmayan kavramlara. Sırf hayatta kalma ve uyum sağlama adına zihnin sürücü koltuğuna geçmesine izin veriyoruz. Belki bunun farkında bile değiliz. Zihni, düşünceleri kendimiz sanıyoruz. Özdeşleşme öyle bir sevide ki hiç bir zaman duygu ve düşüncelerimizi sınama veya sorgulama ihtiyacı hissetmiyor, bize öğretildiği gibi rekabetin, karşılaştırmanın, kıskançlığın, önyargıların, varsayımların, korkuların ve endişelerin içinde yaşayıp gidiyoruz. Böyle bir hayata yaşamak denir mi?

Eğer zihnimizde yaşıyorsak, pek de yaşadığımız söylenemez. Sadece bedeni hayatta tutmak adına stratejiler geliştiren beynimiz ya geçmişle ilgili anılara takılır ya da deneyimlerine dayanarak bir parça olumsuz ve korumacı bir tavırla gelecek hakkında tahminler üretir. Geçmişle barışamamak bizi depresyona sürüklerken, gelecek korkusu bizi anksiyeteye doğru ilerletir.


Sevgili Berrak Yurdakul’un Ev Yapımı Bir Paraşüt isimli kitabında zihnimizle ve zihnimizin yarattığı sahte kimlikle ilgili her türlü detayı bulabilirsiniz. Doğru sandığımız en temel inanışlarımızı sorgulamaya başlayabilir hakikatin basit ve yalın haline ulaşmak için izlenecek yol hakkında ilham sahibi olabilirsiniz.

Tüm bunları yapmak için en temel soru ile başlamak gerekir: Ben Kimim?
Kelimeler ile iletişim kurduğumuz, kelimeler ile yazdığımız satırlar, kelimelerin ötesindeki bu yanıtı bulmamızda fayda sağlar mı? Kelimeler, sözcükler insan beyninin korteksin sol tarafından algılanır. İşlem yapan merkez... Dolayısıyla bir şeyi anlatmanın yolu, kim ve ne olduğumuzu anlatmaktan ziyade “ne olmadığımızı” anlatmak olacaktır. Olmadığımız her şeyi attığımızda geriye cevaplanması gereken bir soru kalmayacaktır.

Keyifli bir dille ve kurgu ile kaleme alınmış bu kitap, ne olmadığımıza dair en önemli ipucu ile başlıyor: 
“Biz beden veya zihin değiliz...”

Çalışanlar için Meditasyon


İster kurumsal bir şirkette çalışalım ister kendi şirketimiz olsun, eğer en az haftanın beş günü, sabah işe gidip akşam eve dönüyorsak, iş yerinde yaşanan stresli ortama maruz kalıyoruz demektir. Maalesef çok azımız hayallerini süsleyen bir işte rekabetten ve stresten uzak çalışıyor. Kapitalist bir sistem genellikle ‘serbest rekabeti’ sistemin kalbine koyar. Oysa rekabet kalbimizi yorar. Rekabet şirketler arasında başlar, çalışanlar arasında devam eder. Rekabetten doğan karşılaştırma, durmadan artan hedefler, gelecek ile ilgili belirsizlik yaratırken, kendimizde büyük bir baskı hissederiz.

Bu karşılaştırmanın kökeninde ise zihin vardır. Her şeyin yolunda gittiği günlerde bile kendimizi başkaları ile kıyaslamaya başlarız. Kimseyi bulamazsak, eski işimizle, geçen seneki maaşımızla ve hala elde edemediğimiz pozisyonla kıyaslarız kendimizi… Zihin ya geçmiştedir ya da gelecekte geçmişe takılırsa depresyona doğru, gelecek takılırsa endişeye doğru sürükler bizi.

Zihinde Yaşamak

Bu şekilde zihinde yaşamaya devam edersek ne olur?

*İç çelişkiler bizi yemeye başlar. Lakin zihin tek bir merkezden oluşmaz; birbiri ile çelişen birçok düşünce bizi bitirmeye başlar. Sevdiğiniz iş arkadaşınız, müşteriniz veya iş ortağınızı sırf yükselmek için etik olmayan bir davranışla yalnız bırakmakla ilgili bir çatışma…
*Sağlımızı kaybetmeye başlarız. Zihindeki düşünceler beynimizi devamlı yüksek frekansa taşır. Bu da savaş veya kaç durumundaymışız gibi enerjimizin bağışıklık sistemine gitmesini engeller. Bir süre sonra hastalıklar ortaya çıkmaya başlar.
*Psikolojik rahatsızlıklar da yaygın bir şekilde bizi ele geçirebilir. Depresyon veya endişe en fazla görünen iki durumdur.
*Öfke, sıkıntı gibi daha az zararlı gibi görünen durumlar artık kişiliğimiz bir parçası haline gelir. Yaratıcılığımız düşerken, herkesi kendimize düşmanmış gibi görmeye başlarız.
*Hayatın anlamsızlığını düşünmeye başlarız. Sanki tüm çaba anlamsızlaşır. Neden yaşadığımızı, neden çalıştığımızı ve neye dönüştüğümüzü sorgulamaya başlarız.

Bu son aşama önemlidir. Sorgulamayan biri kurbağanın ısıtıldığı tenceredeki gibi hiç bir şeyin farkına varmaz. Artık buramıza geldiğiyse, mevcut durum anlamak için yapılacak ilk adım sorgulamaktır. 


Neden Meditasyon?

Yeteri kadar sorgularsak, tüm sıkıntılarımızın kökeninde zihni buluruz. Bilinçaltı ve kolektif bilinçaltımız neredeyse tüm düşünce yapımızı etkilemektedir. Düşüncelerden özgürleşmek tek ve kalıcı çözümdür. Meditasyon, düşüncelerden bağımsızlaşmak demektir. Çeşitli tekniklerle yapılan meditasyonlar, yapılan bir şey olmaktan çıkıp sadece olan bir hale geldiğinde gerçek anlamda düşüncelerden bağımsız bir öze kavuşuruz. Dingin bir zihin artık bizim kontrolümüzdedir. Buna ister ruh, ister öz-benlik, ister bilinç diyelim, artık sürücü koltuğunda geçmişten ve çocukluğumuzdan getirdiğimiz duygu ve düşünce kalıplar yoktur.

Bizim gibi bireyselliğin ön plana çıktığı toplumlarda, kişilerin sadece oturarak meditasyona girmesi başlarda zor olabilir. Belki annelerimizin stres altında yaptığı gibi evle meşgul olmak gibi hareketli meditasyonlar bizler için daha uygundur. Meditatif hal günlük hayatımızın tümüne yayılmadan önce bu tip hareketli meditasyonlar zihnin gözlenmesi ve zihnin sakinleşmesi ile bire birdir. Özellikle dans meditasyonu hem bedende taşıdığımız strese bağlı yüklerin atılmasında hem de düşüncelerden özgürleşmede kullanılabilecek harika bir araçtır. 

Çabayı Bırakmak

İşte tam bu noktada kurnaz zihnimiz devreye girip bizi ruhsal araç gereçlerle ve yeni hedeflerle aldatabilir. Onun için yeni hedefler, yeni amaçlar vardır. “En iyi meditasyonu ben yaparım, en iyi dansı ben yaparım. Oğlum ben doğuştan yetenekliyim. Ninem de şifacıymış.” demeye başlayan bir zihinle karşılaşırsak tüm hedefleri bir kenara koyup yeniden başlamak gerekir.


Amaç, hedef her zaman zihin kökenlidir. Pratikleri yaptıkça, ne olmadığımız hakkında daha fazla iç görüler elde etmeye başlarız. Bunun yanında birçok fayda yanında gelir:

*Meraklı olma düzeyimiz artar. Hiçbir şeyin kişisel olmadığını fark ettikçe, önyargılardan kurtulur ve tarafsız bir çocuk gibi merakla hareket ederiz.
*İç huzur önemli bir şekilde artar. Biliriz ki başımıza olayların ötesinde birçok farklı sebepler yatar. Her duygu doksan saniye içinde gücünü kaybeder ve içimizde değişmeyen kalıcı bir huzurlu özümüz vardır.
*Yaratıcılık ve açıklık, içsel birer parçamız haline gelir. Dingin bir zihinle iç-sesimizi duymaya başlarız, yaratıcılığımız artar ve diğer görüşlere açık hale geliriz.
*Hayatın anlamı artık bir muamma olmaktan çıkar. Ya yaptığımız işten zevk almaya başlarız ya da sevdiğimiz işler, insanlar bizi bulmaya başlar.
*Sağlığımız hem bedensel hem de ruhsal olarak iyileşme gösterir. Kabul görmemiz, bütünün bir parçası olmamız bizi daha sevgi ve güvene dayalı ilişkilere sürükler. Dolayısıyla bağışıklık sistemimiz güçlenir.
*Takım oyununa yatkınlığımız bizi daha başarılı kılar ve iş arkadaşlarımıza ve girdiğimiz ortama bağlılığımız kuvvetlenir.

Meditasyona başlamanın önünde tek bir engel kaldı; o da adım atmak. Sonrasında içtenlikle ve sabırla devam edersek işimiz kolay…

21 Kasım 2018 Çarşamba

In Her Skin



Doğum yaptığınız an içinize nedensiz bir korku dolar. Kaybetme korkusu. Korku dolu yolculuğunda her gün bilinmeyen tehditleri uzak tutmaya çalışarak geçirirsin.

“Kimseyi Allah evlat kaybıyla sınamasın” derler sık sık... Özellikle de evlatlar hastalanınca, kaza geçirince ve bazen de bu dünyadan ayrıldığında. Bazılarımızın ailesinde ölüm sıralı olmaz. Çocuk kayıpları ise ailelerimizin başına gelen büyük travmaların başlarında yer alır. Kaderin sorgulandığı bir andır bu: Neden kader bu çocukları bu kadar çabuk Tanrı’nın yanına götürür?
Elbette bu sorunun cevabı zihinlerimizi aşacak derecek zordur. Aile sistemi çalışmalarında görürüz ki, yüzeyde olan olayların aksine, gidenler genellikle atalarından başka birini izlemektedir. Bu bazen erken yaşta kaybettiğimiz ebeveynler için geçerli olabilir. İlginçtir ki, In Her Skin isimdeki filmin oyuncularından Guy Pearce, gerçek hayatta henüz çocukken babasını trafik kazasında kaybetmiştir. Aile sistemi çalışmasında babasının bir şekilde gitmek zorunda olduğunu anlamıştır. Kazaya dahi olanların kendi kaderleri onun babasıyla kesişmiştir. Bu olanlar kulp bulmak değil, olanın ardındaki derin dinamiklerdir.

Gerçek bir trajediyi konu alan film, iki kızı konu alıyor. Biri fail, diğeri kurban. Fail olanının yaptığı elbette korkunçtur. Ancak onun hikayesine baktığımızda ise görürüz ki, o da anne ve babasının kurbanıdır. Babasının şu cümlesi durumu özetler mahiyettedir: “Her zaman olmanı istediğim kız ol, olur mu? Gururlandır beni.


Oysa kızı (fail) hiç bir zaman onun dilediği kız olamamıştır. Babası aileyi terk etmiş ve annesi onu bebekliğinden beri bir baş belası olarak nitelendirir. Babasından açık açık yardım istemekte ancak babası onunla ilgilenmemektedir. Kız, kendini çirkin, yalnız ve çaresiz hisseder. Etrafındaki güzel ve gözde kızlardan nefret eder. Kurbanı ise tam da bu tanıma uygundur. Kurban kim vurduya mı gitmiştir? Tesadüfen mi oradadır? Bunun cevabı belki de Tanrı’da gizlidir... Kurbanın ailesine baktığımızda annesinin son derece güvensiz ancak bir o kadar baskın olduğunu görüyoruz. Babayla aralarında bir mesafenin olduğu gözleniyor. İşin en tuhaf kısmı ise, tüm bu olaylardan sonra birbirlerine yakınlaşmaları...

Tanrı meleklere görevlerini dağıtırken, Azrail görevini duyunca çok üzülmüş. “Tanrım” demiş, “İnsanların canını almasına alayım da, tüm insanlık benden nefret edecek.” Tanrı cevap vermiş: “Sen hiç merak etme, hiç biri ölümlerden dolayı seni suçlu tutmayacaklar. Sen onları geri bana kavuşturacaksın.

12 Kasım 2018 Pazartesi

Alpha



20,000 yıl bin önceki atalarımızın en büyük derdi hayatta kalmaktı... Avlanma görevi erkeklerindi. Fiziksel olarak bir çok hayvandan daha zayıf olan atalarımız, taşları yontarak, onları keskin hale getirerek ilkel av silahlarında ustalaşırken beraberce hareket ederdi. Hayatta kalmak, avlanmak, uzun mesafeleri gidip geri gelmek için gereken tüm bilgeliğe sahiplerdi. Yemek, çoğalmak ve av hazırlığı dışında bir stresleri yoktu atalarımızın. Beraber yaşadıkları bir kabileleri varsa güvendelerdi. Bu güveni güçlendiren kabilenin lideriydi. Lider, avlanacak gençleri seçer, herkesin önünde tehlikeye atılırdı. Onun güvenirliliği kabile için kritikti. Benzer bir durum kurt sürülerinde de vardı. Sürünün liderine alfa deniyordu.

Film, zamanımızdan yaklaşık 20,000 yıl önce geçiyor. İnsanlığın konuşmayı 50,000 yıl önce öğrendiğine dair tahminler var. Filmde de insanlar o zamanın dili ile konuşuyor. Kabilenin lideri oğlunu yetiştirir ve onu ava çıkartır. İlk avda oğul ulaşılması imkansız bir yere düşer ve hareketsiz bir şekilde kalır. Onu kurtarmaya çalışan lideri tutarlar. Onun lider olarak kabile karşı sorumluluğu vardır ve kendi hayatını riske atamaz. Oğlunun mezar taşları konur ve kabile eve döner. Olaylar oğlanın tek başına hayatta kalma mücadelesi ile devam eder.


Oysa tek başına nasıl hayatta kalacaktı? Kışın başlangıcıdır. İnsan beraber bir şekilde hareket ederek hayatta kalır ancak onun ilerlemesinde en önemli özelliklerinde biri iletişim yeteneğidir; sadece kendi aralarında değil, diğer hayvanlarla da...

İşte ümidinin kesilmeye başladığı anda o mucizevi dostluğun ilk adımı atılır. Kendini savunmak için yaraladığı alfa kurdun yarasını iyileştiren insana kurt da dostça cevap verir... Belki de şu anda gördüğümüz tüm köpek veya kurtların atası insanla olan dostluğun ilk tohumunu atmıştı. Ne de olsa kurt insandan daha eskiydi. Araştırmalara göre kurtların ataları 60 milyon yıl önce dünyada vardı. İnsan ona saygı gösterdiği sürece o da insana sadık bir yardımcı olacaktı.

25 Ekim 2018 Perşembe

Pervana – The Breadwinner

“Her şey değişir Pervana. Hikayeler bize bunu hatırlatır.”
Zihnin en büyük derdi hayatta kalmak. Kendi bedenini hayatta tutmaya çalışan zihnin önceliği kendisi; bu sebeple biraz bencil. Çelişkisi hayatta kalması için diğerlerine ihtiyacı olması. Doğada insan bedeni tek başına hayatta kalmak için gerekli fiziksel özelliklere haiz değil. Bunu mağara dönemini hatırlayınca daha iyi anlayabilir ve beynimiz hala aynı beyin... Dolayısıyla hayatta insanların hayatlarını kalmak kabileye ait olmaktan geçiyor. Benin yerini biz alıyor. Biriktirmeye veya sahip olmaya başlayana kadar sıkıntı yokken, sahip olma yanılması ile biz diğerlerine karşı olmaya başlar. Sahip olduğunu kaybetme korkusu ve başkasının sahip olduğunu ele geçirme arzusu savaşları besler. Bu savaşlara başka olgularla beslenir. Irk, dil, millet ve inanışlar ayrımı zenginleştirir...Bir kısır döngü bu şekilde devam eder. Hemen hemen her ülkenin tarihi aşağı yukarı böyledir. Özellikle de İpek Yolu üzerinde olan Afganistan iseniz...

Pervana filmi 2000’li yılların başında Taliban’ın iç savaşta olduğu zamanı konu alıyor. Bu sefer de dinleri adına savaşan askerlerin yönetimi ele alarak baskıcı bir yönetim ortaya çıkar. Kızların okuması yasaklanmış, erkeklere sakal, kadınlara peçe zorunluluğu getirilmiştir. Hatta kadınların tek başına örtülü bile olsalar dışarı çıkma yasağı getirilmiştir. Televizyon, sinema ve müzik yasaklanmıştır. Tüm bunlar inanca dayalı olabilir mi? Yasaklar, cezalar, idamlar, çocuk yaşta kızlarla evlenmeler... Bunlar inancın eseri olabilir mi? “Kim olursan ol, gel” diyen Mevlana’nın bakışının tam zıddı ve sonucu zulüm olan her akım, yıkıcıdır ve gerçek dindarlıkla ilgisi yoktur.

Filmin ismi ailesinin üçüncü çocuğu olan kızın ismidir. Abisi ölmüştür. Ailede onun ölümü ile ilgili hiç konuşulmaz. Bu sır bir çeşit dışlamadır. Pervana’nın bir ablası, bir de erkek kardeşi hayattadır. Topal kalmış babası ile evdeki eşyalarını satarak hayatta kalmaya çalışırlar. Babası onu hikayeler ile besler. Bir gün kıza gözünü dikmiş bir asker, Pervana’nın babasını hapishane attırır. Artık evin erkeği yokken hiç biri evden dışarı çıkamaz. Pervana ise Ateş ismini alarak artık erkek çocuğu kılığında evi geçindirir.


Ölen abisini Süleyman gibidir artık... Hem erkek gibidir, hem de babasının yokluğunda eve ekmek getirendir. Ailede görülmeyenin, erkenden ölenlerin kardeşler veya daha sonraki nesiller tarafından temsil edilmesi sık görüne bir durumdur. Erkek kardeşini de oyalarken uydurduğu hikayenin de kahramanı ölen abisidir...
Sözlerini yükselt, sesini değil. Çiçekleri büyüten yağmurdur, gök gürlemesi değil.

19 Ekim 2018 Cuma

Next Gen



Bir şekilde belleğinizde bir arıza olduğunu düşünün ve sadece belli miktarda anıyı zihniniz tutabiliyor. Yeni bir anı için eskisini silmek zorundasınız. Hangi anıları tutardınız? Sizi üzen, korkutan, öfkelendirenleri mi? Yoksa sizi mutlu eden mi?

Next Gen filminin yeni robotunun belleği bozulur ve kısıtlı anılar ile her akşam belli anıları silmeye zorlanır. Oysa en iyi arkadaşı Mai ile hiç bir anıyı silmek istemez.

Robot için bile çok basit olmayan oldukça karmaşık bir durumdur bu. Hafızamız ne işe yarar ki? Pratik olarak beynimiz en önemli görevi bedeni hayatta tutmaktır. Bunu yapabilmek için kullandığı önemli bir bilgi merkezi deneyimlerimizle oluşan anılardır. Temel altı duygumuzun sadece bir tanesi olumludur. Hayatta kalmak için mutlu olmak değil, güvende olmak gerekir. Biyolojik olarak beynimiz maceracı olmaktan ziyade endişeli bir tiptir. Önce tamamen güvende olmak ister. Dolayısıyla bizi korkutan ve üzen anılar önceliklidir. Bu fiziksel olarak bizi bazı tehlikelere karşı korusa da, psikolojik olarak zarar vermeye başlar.

Hafızanın diğer bir özelliği ise epozodik yani hikayesel hafızanın, her anımsanışında ufak ufak değişmesidir. Duyguya bağlı olarak daha dramatik veya daha olumlu hatırlamaya başlayabiliriz. Oysa bizi derinden yaralayan olaylarda acı fazla olduğu için duygu merkezi ile anıların depolandığı ve bir anlamda işlendiği neo-korteks arasındaki bağ kesilir. Korteks aynı zamanda sözcüklerin merkezidir. Yaşanan ağır duygular ham halde bekler ve sözcüklerle de ifade etmek zordur.


Robotumuzun en iyi arkadaşı Mai’nin anne ve babası, o henüz çocukken tartışıp dururlar. En sonunda futbolcu olan babası evi terk eder. Bu yetmiyormuş gibi kısa bir süre sonra babası bedenen bu dünyadan ayrılır. Anne kendini teknolojik oyuncaklara verirken, Mai görülmeyen bir çocuktur. Daha sonra asi bir ergene dönüşmeye başlar. İç dünyasındaki öfke, dışarıdaki çekişmeler ve şiddet olarak yansır. Robot ise onu hayatta tutan parça gibidir. Mai de babası gibi futbol oynamaya bayılır.

Robot silahlarını sevgi dolu anılarına tercih eder. Sevgi, yeni bir yol bulmuş ve hayat yeniden akmaya başlamıştır...

18 Ekim 2018 Perşembe

The Escape



Hayatı zor başlamıştı. Babası yoktu. Annesi ise garsonluk yaparak evi zar zor geçindiriyordu. Annesinin en büyük dileği kızının iyi bir koca bulup kendisini kurtarmasıydı. Öyle de olmuştu. Her gün işe giden, geliri yerinde bir kocası ve iki de çocuğu vardı. Küçük de olsa, hafta sonları mangal yapılacak bir bahçeleri bile vardı. Her gün kocası gittikten sonra çocukları hazırlıyor, evi temizliyor, yemek yapıyordu, çocukları okuldan geri alıyordu. Güvenli, rutin bir hayatı vardı...

Oysa tüm sabit hayatın içinde bir yanı ölü gibiydi. Kocasının görevmiş gibi onunla – o yokmuş gibi – beraber olması onun canını yakıyordu. Gözlerinden süzülen göz yaşlarını kimse görmüyordu. Öte yandan annesinin “Sana rahat batıyor” diyen sözleri kulağında çınlıyordu. Ne olursa olsun, artık bunalmıştı. O bir kadındı; değişik bir şeyler yaratmak istiyordu, sosyalleşmeye ihtiyacı vardı... Her şeyden öte sevgiye...

Sanatla ilgisi vardı, Londra’da bir kurs buldu. Eşinden ona destek olmasını istedi. Oysa eşi olan bitenden haberdar değildi. Onu anlamıyor ve görmüyordu. Davetler de bile devamlı eşinin arkadaşlarına hizmet etmesi taraftarıydı. Kocasına derdini anlatmaya çalıştığında ise ya öfkeleniyor ya da kendince metotlar ile onun gönlünü almaya çalışıyordu. Sonunda yine aynı noktaya geri geliyor, içi can çekişiyordu.
Artık canına tak etmişti: Kaçacaktı!..


Fiziksel olarak kaçmak, belki başka biriyle tanışmak, bir çimdik nefes almak... Kulağa hoş geliyordu. Yeniden yaşadığını hissedebilirdi artık. Peki ya kalıcı çözüm, kalıcı bir değişim..? Tüm bu kaderin ardındaki görmek için yeterli olacak mıydı?.. Kendi içini görmesini sağlayacak mıydı?..

Kaçış keşfetmeye dönüşecek miydi? 

17 Ekim 2018 Çarşamba

First Man - Ay'da İlk İnsan

“İnsan için küçük bir adım, insanlık için büyük bir adım.”
Bu sözün sahibini hemen hemen her insan bilir. Bilmeyene de aya giden ilk insanın adını sorduğunuzda bilecektir... Neil Armstrong. İkinci olan kim? Genelde bu soruya doğru cevap verme oranı dramatik bir şekilde düşer. 

First Man filmi isminden de anlaşılacağı gibi aya ayak basan ilk insanın hayatını konu alıyor. İkinci olan Buzz Aldrin’i değil. Zihinler her zaman ilk olan olanlara puan vermeye ve onları hatırlamaya yatkındır. 

Peki kimdir Neil Armstrong? Hepimizin aklında az da olsa bir imajı vardır? Aya gitmek! Kahraman, yetenekli, mutlu?.. Buzz belki de çok şanslıdır. Ünlü olmanın diğer insanlarda yarattığı yanılsamadan o kadar etkilenmemiştir.


Neil, savaşa katılmış ve sonrasında sıra dışı uçuşlar yapan sivil bir uçak pilotudur. Karısı onu sabit olarak nitelendirdiği için evlenmiştir. Karısının arayışı güvenli ve fazla değişmeyen bir hayattır. Neil, uzun badirelerden sonra Apollo 11'e kumanda edecek astronot olarak seçilir. 8 yıllık çalışma ve bir çok arkadaşının ölümünün ardından aya gidecek insan olarak seçildiğinde ona ısrarla sorarlar: “Nasıl hissediyorsun?” Cevap: “Memnum oldum.” Herhangi bir mimik ve duygu olmadan. 

Neden bu kadar donuk? Neden hiç duygusu yok? Disiplin ve ciddiyet diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Neil, savaş travmalarının yanı sıra kaybettiği kızı ve yeni kayıplar, onun donmasına sebep olan faktörler. Kimseyle kızı hakkında konuşmaması ve duygularını hissetmemesi, onu soğukkanlı bir şekilde görevlerde yer almasını sağlamış. Filmde özellikle eşinin evi ve iki oğlunu toparlama çabasını görüyoruz. Son derece riskli görevi öncesinde onlarla veda etmeyi bile ihmal edecek kadar donmuş bir adam... Travmaları kimsenin umurunda değil, herkes kahramanlığı ile ilgili...


Öte yandan konunun diğer bir boyutu var. Aya gitmek... Apollo 11 öncesi harcanan para ve hayatlardan dolayı protesto edilen NASA, aya iniş gerçekleşince yaklaşık 400 milyon kişi televizyondan canlı bir şekilde izliyor ve alkışlıyor. Elbette Aydan dünyaya bakmak, bakış açısını muazzam bir şekilde değişir. Kaya ve tozdan başka bir şey olmayan Ay’a gitmek gereksiz bir zahmet gibi gözüküyor. Asıl amaç ise Rus’larla girilen rekabet. Karşılaştırma ve rekabet kararların ardında olduğu sürece şefkat ve sevgiye yer kalmaz... 

Keşif, yaratıcılık içimizde, ruhumuzda var; buna kıyas ve rekabet girdiğinde Amerika kıtasında yaklaşık 200 milyon yerli kişi öldürülüyor, kuantum fizikçileri atom bombasının yapılmasını sağlıyor. Ezbere taktir etmeden önce her konuda detaylıca ötesine bakmak gerekir... 

9 Ekim 2018 Salı

Hayat Akıp Gidiyor mu?

Ne zaman sevdiğimiz bir yakınımız bu dünyadan göçse, ilk şoku atlattıktan sonra döner bir kendi hayatımıza bakarız. Bir an bile olsa bizim de kaçınılmaz olarak bu dünyayı bırakacağımız gelir aklımıza...


Ne kadar da çabuk geçiyor hayat? Bize hediye edilmiş bu hayatı nasıl geçiyoruz? İşte bunu anlamak için yapılacak işlerden biri “yaşam çarkı”mızı çıkarmaktır. Bir gün boyunca neler yapıyoruz? Ortalama değerleri bulmak için yapılan faaliyetleri haftalık veya aylık da düşünebileceğimiz bir çalışmadır bu. Yemek, uyumak, banyo dışında neler yapıyoruz? Genellikle ortaya çıkan ilk rakamları alt alta topladığımızda yirmi dört saati bulamayız.
Bu kadar yoğun ve meşgul hayatımızdaki kayıp saatler nerededir? Bir daha içtenlikle baktığımızda biraz daha yaklaşırız ancak tam değil... Lakin beynimizin temel görevlerinden biri asgari düzeyde enerji harcayarak bizi hayatta tutmaktır. Biz dediğimiz beden ve zihindir... Oysa ruhumuzun tek amacı bedeni hayatta tutmak mıdır?
Hayattan keyif almak, derin bir huzur duygusu ile daha etkili, enerjik ve sağlıklı yaşamak istemez miyiz? Peki neden olmuyor? Günlerimiz nasıl geçiyor? Kayıp saatler nerede?
Beyin, en kısa yoldan bedeni hayatta tutmak için daha önce deneyimlerini ve öğrendiği bilgiyi işler ve çoğunlukla otomatik bir tepki vererek davranışlarımızı oluşturur. Bir çok fiziksel aktivite için bu faydalıdır. Her seferinde nasıl yürüyeceğimiz, nasıl araba kullanacağımızı keşfetmek zorunda değiliz. Bu oto-pilot bir süre sonra bize bir alışkanlıklar zinciri oluşturur. Bu alışkanlıkla genellikle zevk alacağımız durumları artırmaya, acı çekeceğimiz durumları azaltmaya yöneliktir. Sonra da bir bakmışız rutinler içerisinde geçiyor hayat. İlacımızı bile aldığımızı bilinçli bir şekilde hatırlayamaz ve ikincisini alırız. İşte bu işlerin rayından çıktığı andır.

Zevk aldığımız eylemlerin tekrar tekrar yapılması, alınan zevkin giderek azalmasına rağmen devam eder. En sonunda o eylem de bir alışkanlığa dönüşür. Zihnin tepkisi geçmişin tekrarıdır. Bellek, anılar ve bilgi deposudur. Bunların çoğunun dışarıdan alırız.
Zihnin çalışma şeklini anladığımızda onunla özdeşleşme sıkıntısından dolayısıyla alışkanlıklardan özgürleşmek mümkündür.


Düşünüyorum öyleyse varım” demiş ünlü filozof... Bilim insanlarının araştırmalarına göre her gün beynimizde 50,000 ila 70,000 düşünce geçer. Bu da dakikada yaklaşık 50 düşünceye denk gelir, saniyede bir düşünceye yakın! Diğer ispat edilen fenomen ise, beyindeki tepkilerin henüz bilinçli bir şekilde biz karar vermeden oluşması. Nörobilimciler buna ‘veto hakkı’ diyor. Beynin verdiği otomatik kararı bilinçli bir şekilde veto edebiliyoruz. Bu iki bilgi ışığında şu karara varabiliriz: “Düşünen biz değil, beynimizin kendisi...”

Zihnimizi ve tepkilerini biraz gözlemlersek bu durum kendimiz de görebiliriz. Aynı durum alışkanlıklar için de geçerlidir. Rutinler içerisinde yaşayarak hayatı kaçırırız. Özellikle de alışkanlık bize zarar veriyorsa ya da boşa zaman harcamaktan oluşuyorsa. Elbette faydalı alışkanlıklarımızı tutalım, ancak onların da farkına varabiliriz. Güneş batışını izlemek, bir çiçeği koklamak alışkanlığa dönüşmüşse artık ölüdür, oysa her koklamada düşünce olmadan, yorum veya tepki sadece koklamanın olması yaşamdır.

Nefes almak da genelde otomatik gerçekleşir, oysa bilinçli bir şekilde diyafram nefesi aldığımız nefesimiz son derece iyileştirici, canlandırıcı bir hal alır. Eğer oradaysak, her hücremizle dikkatimiz oradaysa, geçmiş veya gelecek yoktur, zihin sessizleşmeye başlar. Yaratıcılık ve yeni için gerekli olan sezgilerimiz için uygun ortam hazırdır artık. Sezgi ile tecrübe genellikle karıştırılır. Derinden gelen sezginin; bilme durumunun tecrübe ile bir ilgili yoktur. Tüm bilgi ve deneyimler geçmişe dayalıdır ve yeni olma şansı yoktur.

Alışkanlıklarımızı, zihnimizi gözlemleyerek onlarla özdeşleşme problemini aşabiliriz. Bu, meditasyondur... Tüm özdeşleşmelerin bittiği noktadır. Sezgilerimizi dinlediğimizde artık bizim ve başkalarınında yararına bir yaşam tarzı ortaya çıkmaya başlar. Artık içimizden gelen, sevdiğimiz işleri yapar buluruz kendimizi... Sevmek alışkanlık olamaz, sevginin kaynağı zihin değildir. Sevgi her zaman canlıdır...

28 Eylül 2018 Cuma

Nappily Ever After



Çocukluğundan beri hep mükemmel olması gerekiyordu. Teninin rengi genelden farklıydı. Ona bir şey yapılamıyordu belki ama saçının kıvırcıklığına çözüm vardı. Görünümünü şık ve bakımlı olarak desteklemek olasıydı. Nereden mi öğrenmişti tüm bunları? Çocukken benzer durumları yaşayan annesinden...

İş yerinde, sevgilisinin yanında hep mükemmel görünmek için uğraşmalıydı. En büyük düşmanı ise yağmur ve saçlarına yaklaşan bir çift el... Hatırlıyordu; çocukken bir gün bir partide havuza atlamış ve saçları hemen kıvır kıvır olmuştu. Tüm çocuklar onunla alay ederken annesi de bir o kadar kızmıştı. Babası da pek ortalıkta yoktu. Annesi ile arası açık olan baba, ileri yaşına rağmen iç giyim mankeni olmak için kolları sıvamıştı. Onun nasıl dertleri vardı acaba?

Her şeye rağmen, çabalarını sonuç veriyor gibiydi. Reklam ajansında bir işi, doktor bir sevgilisi vardı. Bu doğum gününde kesin ona evlenme teklif edecekti. Her şey annesinin hayal ettiği gibi ilerliyordu. Ta ki yüzük yerine bir köpek gelene kadar. Bu hayal kırıklığından sonra yaşadığı hafif depresyon ve olaylar, ona hediyelerini hazırlamıştı.

Ne onun istediği, ne de beklediği şekilde... İhtiyacı olan ufak destek babasından gelmişti. Kendisi olabilir. Olduğu gibi, rol yapmadan da yaşayabilirdi hayatını. Hayatına giren ufak kız çocuğu ona en dobra mesajları veriyordu. Her geçen gün üstüne geçirdiği maskeleri bıraktıkça doğal bir çiçek gibi açmaya başladı. Bir şey olma çabası, bir şeyleri başarma çabası, bir şeylere sahip olma ve onları elde tutma çabası tamamen bir kısır döngüydü... Sonunu da yok gibiydi. Sahne olanı fark ettikçe, içten gelen bir sezgi ile kararlar alabiliyor ve hayatına çektiği insanlar da değişiyordu. Artık nefes alıyordu...

20 Eylül 2018 Perşembe

Secret Superstar


Nasıl bir kaderi vardı böyle? Hindistan'ın küçük bir şehrinde Müslüman ailesinin kız çocuğuydu. Küçük erkek kardeşi ve iyice yaşlanmış büyük halası ile küçük bir evde yaşıyorlardı. Yatak odası bile yoktu Insu’nun; salonda yerde uyuyordu. Bazen babası eve geç geldiğinde, bir de bakmış babası televizyon seyrediyor salonda... Öfkeli babası her sebepten annesini dövüyor, kendisine de sevgi vermiyordu. Annesine de kızıyordu. Neden katlanıyordu bu duruma? Boşansaydı ya... Annesine akıllar veriyor, onun arkadaşı ve hatta annesi gibi davranıyordu çoğu zaman. Çok küçük olmasına rağmen erkek kardeşi de ablasını düşünüyordu hep.

Neyse ki bir gitarı vardı. En çok sevdiği şey gitar çalıp şarkı söylemekti. Şu şarkı yarışmalarından birine katılıp meşhur olmayı hayal edip duruyordu. Kendini ve annesini de kurtarabilirdi böylece. Okulda ise hiç ilgilenmediği esmer çocuk Chintan vardı. Devamlı kendisine ilgi gösteriyordu. Başlarda Insu hiç umursama da sonraları onun da hoşuna gitmeye başladı bu durum... Sevgi güzel şeydi.

Tüm umutsuzluklara rağmen, her zaman bir kaynak vardı. Sevgi vardı. Öyle olmasaydı ne yapardı? Hayatta bile olmazdı belki de. Derken annesi tüm imkansızlıklara rağmen kızına bir bilgisayar aldı. Internet sayesinde eve eğlence gelmesinin yanı sıra, Insu kendine bir YouTube kanalı kurdu. Kimliğini belli etmeden şarkı söyle ve çektiği yayını kanalına koydu. Bir süre sonra onun kanalı büyük ilgi odağı olmaya başladı. Derken çaptan düşmüş müzisyenden biri onun kendi şarkısını söylemesi için Mumbai’ye çağırır ve olaylar gelişir...


Gizli şarkıcı için büyük bir fırsat doğar. Chintan yardımları ile Insu bu maceraya atılacak, ancak hiç beklemediği durumlar ile karşılaşacaktır. İşte o sırada gerçek gizli kahramanlar ortaya çıkacaktır... En sonunda iyice anlar ki, her zaman mutlaka bir yerlerde bir sevgi kaynağı vardı. Annesi, onun annesi, o da sadece onun kızıydı. Annesinin yapamadığı ve yaptığı her şey için minnettardı. Anlamak güç de olsa her şeyin bir sebebi ve bir zamanı vardı...

17 Eylül 2018 Pazartesi

The Tale

Birazdan izleyeceğiniz öykü gerçek, bildiğim kadarıyla...
Geçmişimizde hatırladığımız her anı, onu her anımsadığımızda, az da olsa değişir. O anda yaşanmış olan duygular bu değişimi etkiler. Özellikle çocukluğumuzdaki yaşanan olay bizi korkutmuş ve çaresiz bırakmışsa... Çocukluk dönemimizde genellikle savaşacak veya kaçacak durumda olmayız. Bu durumda doğal olan üçüncü bir tepki veririz; donarız. Beyin mantık merkezini kapatır ve yaşananların bir kısmını sağlam bir kasaya kapatır ve biri ona yaklaştığında alarm zilleri çalar; bizi tetikleyen ve çoğu zaman anlam veremediğimiz durumlar işte böyle oluşur. Özellikle çocukken yaşanan tacizler bilinenden çok daha fazladır. Bir çok durumdan ya olay hiç açığa çıkmaz ya da çocuğa kimse inanmaz.

Bizi rahatsız eden kişi bize yakın biriyse olay daha karmaşık hale gelir. Sevgi ile olan olaylar birbirine karışır. The Tale isimli filmin kahramanı Jennifer, cinsel istismara uğrayan insanların belgeselini çekerken, kendi hayatını da sorgulamaya başlar. Yaşadığı olayı hatırlamaya çalışırken, o yaşta kalmış içindeki çocukla yüzleşmeye başlar. O çocuk anne ve babasından görmediği ilgiliyi yetişkin bir adamdan görür. Artık araştırmaları ona gösterir ki, yanlış olsa da çocuk olarak cinsellik hoşa gidebilir ve bu zevk büyük bir suçluluk duygusu yaratabilir. Sevgi arayışının yanında cinsellik de eklenince, durum zor da olsa, duyulan olumlu duygular çocuk için çok ağır yükler oluşturur. Genellikle de taciz eden kişi yakınımızsa veya çocuğa sevgi gösteriyorsa... Sevgi taciz ile özdeşleşmeye başlar ve ileriki yaşlarda cinsel anlamda umursamaz hale gelebilir. Jennifer da hayatında hiç bir erkeğe bağlanamazken, yabancılarla, evlilerle ve neredeyse önüne gelen herkesle beraber olarak bilinçaltı dinamiğinin etkisinden kurtulamaz.

Çok utangaç bir çocuktum, kendimi görünmez hissediyordum; okulda, evde, o yüzden uyum sağlamayı öğrendim. Kendime bukalemun olma becerisini öğrettim. Böylelikle insanların dünyalarına, çevrelerine uyum sağlayabilecektim. Arkadaş da edinecektim.”
Hayatta kalmak için geliştirdiği stratejiler onu başarılı kılabilir; okulda ve iş hayatında. İçindeki çocuk artık tamamen görülmek isteyene kadar... Zihin hatırlamasa da, ruh ve beden her şeyi hatırlar. Bedenle ve ruhla aynı anda çalışmak zihnin çözümsüz kaldığı sorunların üstesinden gelmemizi sağlar. Anne ise çocuğunu koruyamadığı için pişmandır. Şimdi annesi olan çocuğunun yanındadır; hiç bir şey için geç değildir...

9 Eylül 2018 Pazar

Nosso Lar


“Geçmişime baktığımda görünüşün her zaman gerçeği yansıtmadığını fark ettim. Bazen karanlık tarafımız yanlış bir sükunet tarafından gölgelenir. Ancak bir gün hepsi geri gelir ve asla çok geç değildir.”
Sanki hiç bu dünyayı terk etmeyecekmiş gibi yaşayan zihinlere sahibiz. Hayatımız kısır sarmallar içerisinde dönüp durur; günlük koşuşturmaca, geçmişteki acılardan kurtulmak, gelecek kaygıları azalmak ve gelecekle ilgili hayal kurmak... Bir de bakmışız ki, dünyayı bırakıp gitmişiz. En ateist olanımız bile cennet levhasını arayama başlayıp dua etmeye başlar belki de... Aramızda belki de dünyaya yeniden doğmanın ihtimallerini araştıracak olanlar çıkar... Bir kısmımız da dünyevi sıkıntılardan kurtulduğu için mutlu olur. Onlar belki de yaşadıklarında bile hayırlı bir ölümün hayalini kurar. Ölümden sonraki hayat neye benzer? Sevdiklerimizle görüşebilir miyiz? Tanrıyla karşılaşacakmışız?

Nosso Lar isimli film, bu tip sorulara farklı bir bakış açısı sunuyor. Öldükten sonra vardığı gezegende sorularına cevap arayan kahramanımız doktor Andre, kendi ailesine mesaj yollamak ister. Hayatta yaptıklarına kısa bakışlar atılırken, ölüm sonrası derin bir anlayışa kavuşur. Ona göre hastalanarak ölmüştür ancak bu gezegende ona intihar ettiği söylenir:

-“Ne yazık ki sen buraya intihar eden biri olarak geldin.”
*“Ne?! Ben asla böyle bir şey yapmam. Hastalanarak öldüm ben.”
-“Ruhani bedenler maddi alemde yaptıkları her bir şeyin kaydını tutarlar. Hastalığınız yüce bir kanunun sonucudur; etki ve tepki. Ruh hali, insanın kaderi üzerinde çok etkilidir. Öfke, nefret, kıskançlık, bencillik, hoşgörüsüzlük... Tanrının birer parçası... Her türlü aşırılığa kaçtığınız için mide bağırsak kanalınız yok oldu. Uzun yıllar tekrar edilen hareketler sonunda bir anda bir intihara dönüşebilir.”


Sağlıksız beslenerek, devam koşturarak, stres içerisinde devam bir şeyler başarma, elde etme arzusu ile kendi hayatımızı zehirliyor muyuz? Kendimizi korumak için yaşadığımız endişeli bir yaşam tarzı ile zaten zombiye mi dönüşüyoruz?

Bu kısır döngülerden çıkmamamızın sebebini oluşturan tüm duygu ve düşüncelerin kaynağı zihnimiz. Dünyaya ve çevremize uyum sağlamak için kullandığımız beynimiz muazzam bir organ. Sadece bu dünya için geçerli olan doğum ve ölüm kavramları onun için son derece korkutucu. Oysa ruhumuz daimi, değişmeyen, kalıcı olan. Çelişki derin anlayış için her zaman başvurduğumuz zihnimizin bizim yanımızda olamaması. Bu derinlik bambaşka bir boyut; gönül gözünün boyutu...
“Unutmamız gereken bir şey var; geçmiş değiştirilemez. Gizemli yollar kalp ve ruhla izlenebilir...”

Var olan, olmayan her şey birbirine bağlı. Madde, anti-madde, dünya, yıldızlar, doğa, insanlar... Bu bağın ismi sevgi... Şamanların dediği gibi değerimiz sahip olduklarımızla değil, sevgimiz ve paylaşımlarımızla ölçülür...
“Yaptığımız iyilikler sonsuz hayattaki savunucularımızdır...”

25 Ağustos 2018 Cumartesi

Woman Walks Ahead


Her şeye sahip bir sürü insan. Hiçbir şeye sahip olmaktan farksız. Senin toplumun sana sahip oldukların kadar değer veriyor. Bizimki ise hibe ettiklerin kadar.”
Çocukken seyrettiğimiz kovboy filmlerinde genelde kovboylar yani beyazlar iyi adamlar, Kızılderili olan kabilelerde vahşi ve korkutucudur. İnsanların kafa derilerini yüzer, devamlı ölüm saçarlar. Medya yaygın bir şekilde toplumları farklı yönlerde şartlandırmıştır. Oysa ki gerçek şudur; yüz binlerce yıldır Amerika’da yaşayan insan kavimlerinin topraklarına zorla el koyan Avrupa kökenli beyaz ırk, kendi aralarında da yeteri kadar savaştıktan sonra karma bir millet oluşturur. Azınlıklar dışlanırken, en büyük ayrımcılık yerli halkalara yapılır. Çoğunluğu doğa ile uyumlu yaşayan bu kavimler daha sonra ne yapacaklarını şaşırır. Kesin veriler olmasa da, tarihçiler 300 yılda yaklaşık 300 milyon kişinin öldürüldüğünü tahmin ediyorlar. Bu da toplam nüfusun %97’sini temsil ediyor.

Woman Walks Ahead isimli filmde yerlilerin resimlerini çizmek için yerli bir kabile şefi ile yakınlaşan ressamın hikayesini konu alıyor. Gerçek olaylardan esinlenilmiş filmde asıl hikaye ise Kızılderili ırkların yaşam alanlarının gasp edilmesi ve bu halkın çaresiz bir şekilde kendilerini savunmaya çalışmaları... Catherine Weldon’ın resimleri halen sergilenmektedir.

Şimdilerde ise dışlanan Kızılderili kültürü, öğretileri ile, ruhsallıkları ile, doğa ile uyumları ile kıymet kazanmaya ve temsil edilmeye başlandı. Onlara göre toprağın sahibi yoktur, hayvan öldürseler bile bunu hem yeteri kadar hem de büyük bir saygı ile yaparlar. Daha fazlanın daha az olduğunun farkındadırlar.

“Beyaz adam geldiğinden beri, sabanlarıyla çayırlarımızı mahvetmesinden bu yana toprağımız toza dönüştü. O tozun içinde atalarımızın bedeni var. Ne zaman rüzgar esse kahramanlarımızı vuruyor yüzümüze. Diplomatlarımızı. Doktorlarımızı. Rahiplerimizi. Ölmüş çocuklarımızı. Büyük Ruh toz bulutundan sesleniyor bize; hiçbir toprak parçasını satamazsınız. Çünkü toprak Tanrı’nın malıdır. Bu insanlara evlerine geri dönmelerini ve toprağa artık zarar vermemelerini söylemeliyiz. Yeter! Yeter!”
Tüm şiddete karşı şiddet vermek zorunda kalan halklar, düşmanlarına benzemeye başladı. Bu kısır döngü yıkımlarla sonuçlandır. Düşmanlarıyla savaşa savaşa düşmanları gibi oldular... En sonunda da çoğu alkole merak saldı. Artık onların yeniden su yüzüne çıkma zamanı geldi; bilgelikleriyle, sevgi ve saygı dolu bakış açılarıyla...

20 Ağustos 2018 Pazartesi

3 Generations


“Her doğum günümde aynı dileği dilerim; erkek olmayı... Benim annem büyüttü. Annemin annesi. Annemin annesinin kız arkadaşı. Arkadaşlarım havalı olduğunu düşünürdü. Oysa tek istediğim normal olmaktı.”
Çocuk ruhlu bir anneanne ve onun kadın sevgilisi, onların yanlarında yaşayan ve kızını babasız büyüten bir anne... Ortada bir tane bile erkek olmayan ailede büyüyen genç kız Ray, kendini dört yaşından beri erkek gibi hissetmektedir. Ray artık on altı yaşındadır ve cinsiyetini hormon tedavisi ile değiştirmeyi arzular. Reşit olmadığı için ebeveynlerinin onayına ihtiyacı vardır. Annesi bu konuda kararsız kalırken, yasal olarak veli hiç görmediği babasıdır.

Anneanne oldukça çocukça davranmaktadır ve eşcinssel olması aile sistematiği açısından kendi annesi ile ilişkisinin sıkıntı olması veya ailesinde bir erkek ile özdeşleşmesi olabilir. Kendi kızını da tam anlamıyla kadın olmayı öğretememiş ve onun da başarısız ilişkiler yaşamasına belki de vesile olmuştur. Annenin şu sözleri onun babasız bir evde büyüdüğünün ispatı gibidir:
“Erkekler veya adamlar hakkında hiç bir şey bilmiyorum. Hayatımda örnek alacak kimse olmadı.”
Tüm bu karmaşa içerisinde, Ray artık erkek hormonlarını almak ister ve babası ile yüzleşir. Geçmişteki bir çok olayın iç yüzünü görmeye başladıkça annesine öfkelenir. Geçmişte kalmış sırlar ortaya çıkar, görmezden gelinen kişiler ortaya çıkar. Tüm bunlar ailedeki gerilimi bir parça azaltır.


Belki de bu ilginç dinamik değişmez. Hala Ray, erkek olduğunu iddia eder. Oysa ruhların cinsiyeti var mıdır? Bir kişi yanlış bir bedende dünyaya gelir mi? Bunlar cevapları zor sorulardır. Cevaplar ne olursa olsun, Ray ailede bir erkek ile özdeşleşmiş gibi gözükmektedir. Ailede dışlanan bireyler daha sonraki nesiller tarafından temsil edilirler. Artık bazı sırlar ortaya çıktığına göre, Ray olayların ötesini görebilmektedir. Annesi de kendi annesinin kurbanıdır. O da belki de kendi ebeveynlerinin... Hiç bir şey kişisel değildir. Olanı olduğu gibi gördüğünde ve kabul ettiğinde, yaşam her zamankinden daha berrak akacaktır...

13 Ağustos 2018 Pazartesi

The Death of Stalin


Halkın güveni yoktur, herkesin kaderi sadece tek bir adamın ve onun adamlarının insafına kalmıştır. Ya onlardan olursun ya da başına bir olay gelmesin diye dua edersin. İşte ayrımın zirve yaptığı bir ortam. Sözüm ona ulvi amaçlarla yapılan devrim veya değişiklikler, halk adına yapılan icraatların sonu diktatörlük... Hepimiz eşitiz ancak bazıları daha eşit. 

Yedi yüz yıllık Rus Monarşisi yıkılmış, sosyalist devrimle Lenin başa gelmiş, ardından Stalin yaklaşık otuz sene ülkenin tek hakimi olmuştur. Stalin'in ölümü ile kurmaylar koltuk savaşına girişecek, güvenlikten sorumlu Beria, pasif genel sekreter yardımcısı Malenkov ve daha sonra başa geçecek Khrushchev arasında politik oyunlar başlamıştır. Tüm bu baskıdan ve zorbalıktan onlar da bıkmış ve rejimdeki yumuşamanın ilk tohumları atılacaktır.

Tüm bu devrimin sonucunda ortaya çıkan sahne monarşiden çok da farklı değildir. Stalin’in çocukları kral çocukları gibidir, onlar da her kralın devrilişinden sonra olduğu gibi harcanmıştır. Yaşasın yeni kral dönemi başlamıştır. Oysa tüm bu direniş monarşiye karşı başlamıştır. Sadece Rusya’da değil, tüm dünyada devrimler eninde sonunda yolundan çıkmış ve başarısızlığa uğramıştır. Dışsal ve zorla yapılan değişimler insanların hepsine nüfuz etmez. Kalıcı bir değişim ancak bireysel içsel dünyalarında yaşanabilir. İç dünyamızdaki zıtlık, ayrımcılık bitmedikten sonra dışarıdaki ayrım bitmeyecektir. 


Önce düşman olarak tanımlanana karşı bir zafer sağlanır, sonra kendi içinde ülke ayrılmaya başlar, cinsiyetler arasında, etnik kökenler arasında, dinler, ırklar, politik görüşler, inanışlar, yaşam tarzları derken biz ve diğerleri asla bitmez. Oysa tüm bunların kaynağı kendi içimizdeki çelişkiler ve ayrımlardır. Atalarımızdan taşıdıklarımız, okulda öğrendiklerimiz, toplumun bizden istedikleri ve ruhumuzun istedikleri çarpışır durur. Demek ki devrim her bireyin içinde başlamalı. İçimizdeki çelişkileri, çatışmaları gözlemlemek, algılamak içsel devrimin ilk basamağıdır. Bu yolculuğu her birey kendi içinde yapmalıdır, kimse onunla gelemez; belki sadece yol gösterebilir... Gerçekten kim ve ne olduğumuzu anladığımızda devrim tamamlanacaktır...

5 Ağustos 2018 Pazar

Tully



İlk hamileliği sırasında kendisini hiç de hazır hissetmiyordu. Karnında oluşmaya başlayan yeni bir insan fikri bile ona garip geliyordu. Ona annelik yapabilecek miydi? Bilmiyordu... Şişmeye başlamıştı. Kendini hantal, yorgun ve en kötüsü de itici buluyordu. İlk çocuktan sonra depresyona girmişti. Derken ikinci ve şimdi de üçüncü yoldaydı. İlk çocuğundaki sıkıntılara hiç bir doktor çare bulamıyorken, şimdi de üçüncü çocuk!.. Eşini seviyordu, onunla evlendiğine pişman değildi. Kendince yardım ettiği konular vardı. Ancak her şeyin yolunda olduğunu düşünmesi, her gece oyun oynaması onu çıldırtıyordu. Cinsel hayatları yok gibiydi.

Ve üçüncü bebek de geldi; beğenmediği bedeni daha da kötüleşmişti, ayak numarası büyümüş, yorgunluğu bir kat daha artmış, tahammülü zayıflamıştı. İlk çocuğunu kabul etmeyen okul müdiresi ile kavga etmiş, dayanacak hali kalmamıştı. Giyinmek bile ona zulümdü. Abisinin ona hediye ettiği gece bakıcısına “hayır” diyecek gücü de... Oysa bugüne kadar hep veren taraftı.

Hayatında sanki ilk defa bir desteği kabul etmişti. Tully isimli bu tuhaf bakıcı ile az da olsa nefes almaya başladı. “İnsanların benim için bir şey yapmasına alışkın değilim” demişti Tully’ye. Derin bir uykudan sonra, tüm bu rutinin yanında değerli olanı kaçırdığını fark ediyordu.

“Bebeğini yatmadan önce öp, o yarın başka biri olacak.”
Tully ile kurduğu derin bağdan çok memnun olan Marlo, onu sık sık davet ediyordu. Derin sohbetlerde kimseye konuşmadığı konuları paylaştığı sırada hayatını gözden geçirmeye başladı. İşi, eşi, çocukları vardı... Ama gerçekten yaşıyor muydu? Mutlu muydu? Hiç hayali olmuş muydu? Derin bir iç çekişten sonra şöyle söyledi:
Gerçekleşmeyen bir hayalim olsaydı en azından bunun için dünyaya kızabilirdim. Bunun yerine sadece kendime kızıyorum.
Sadece veren, almayı bilmeyen biri için başkasını değil de, kendini suçlaması doğaldı onun için. Oysa bu da iyi bir şeydi. En azından artık bu durumu değiştirebileceğini biliyordu. Almayı kabul ederse, hayatı her yönüyle paylaşabileceğinin farkına varıyordu. Çocuklarını bile olduğu gibi görmeye, işitmeye başladı. Eşi de uyanmış ve artık destek olmaya karar vermiş görünüyordu. Tully’den sonra Marlo’nun hayatı artık farklı olacaktı...

26 Temmuz 2018 Perşembe

AndOver


Her insanda yaklaşık yirmi iki bin gen bulunuyor. Bunlar anne ve babamızdan karışarak bedenimize aktarılıyor. Tüm bu genlerdeki kodlar vücudumuzu oluşturan hücrelerin yapı taşları olan proteinleri oluşturmak üzere kullanılıyor. Hem her insanda olan benzer özellikleri taşıyoruz, hem de kimseye benzemeyen özelliklere de sahip oluyoruz. Nesilden nesle aktarılan genlerin yanı sıra, mutasyon sayesinde tamamen aynı olmayan bedenlere sahip oluyoruz. Genler, hem benzerlikleri hem de farklılıkları açıklıyor. Bedenimizden, mizacımızdan, cinsiyetimizden, eğilimlerimizden genler sorumluysa, genleri değiştirmek ile insanı değiştirebilir miyiz? Koyunları klonladığımız gibi insanları da klonlayabilir miyiz? Ortaya çıkan kopya o insanın aynısı olur mu?

Andover isimli film evlendikten kısa bir süre sonra karısının ölümü ile yıkılan bir genetikçiyi konu alıyor. Eşi ile bir türlü vedalaşamayan Adam, eşinin evde kalan saçlarından kopyalar üreterek onu yeniden hayat getirmeye çalışır. Bir çok kopya yapar ancak bir türlü aradığı eşini bulamaz... Ona yardım eden asistanı ise Adam'a ilgi duymaktadır. Eşinin kaybı belki de Adam için farklı bir bakış açısı kazandıracaktır. Sadece bir kişiye sahip olmak yerine sevginin, hayatının keyfini sürecek, hayatı akışı ile kabul edecektir.


Genlerde hastalıklar, eğilimler, davranışlar gibi bedene ait tüm bilgiler varsa, neden aynı kadını elde edemiyor? Neden tek yumurta ikizleri aynı ailede büyümelerine ve benzer bir çevrede yaşamalarına rağmen aralarında benzemeyen yönler oluyor? Çünkü biz sadece bedenden ibaret değiliz. Batı zihniyeti her problemin basit bir çözümünü arıyor. Beynini değiştir, genleri değiştir, hayatın değişsin... Bazı alanlarda doğruluk payı olsa da, zihnin, bedenin ötesine bakmak gerekiyor. Bedene hayat veren, her ne kadar belli bir kader, yazgı veya gen paketi ile gelse, özgür iradesi ile bu kaderin değişmesi mümkün. Epigenetik biliminin ispatladığı gibi, duygu-düşünce ve temel inançlarımız değiştiği zaman genler de açık veya kapalı hale gelebiliyor. Yüzeydeki duygu, düşüncelerin kaynağı ise bilinç dışı ve onu da etkileyen kolektif bilinç-dışı: Ebeveynlerimiz, atalarımız, etnik kökenimiz, ana-vatanımız...

İşte hayatımıza geçtiğimiz olaylar, hastalıklar ve kişilerin ardında bizden daha öte bir sistem var. Bu sistemi anladığımızda dolaylı bir şekilde özgürlük ortaya çıkmaya başlar.
“(Hayatı) Akışına bırakman gerekir, çok zorlarsan parçalanır.”