3 Kasım 2020 Salı

The King of Staten Island

Babasını yedi yaşındayken kaybetmişti. Tehlikeli bir yangına kendini cesurca atan itfaiyeci babası hayatını feda etmişti. Küçük kız kardeşi babasını hiç hatırlamazken, o, babasının ne kadar harika bir adam olduğunu biliyordu. İçinde bir yanı ona kızarken bir yanı onu çok özlüyordu. Diğer bir yandan da babasını yücelttiği için bu mükemmeliyetin altında ezilmekteydi.

Yetişkinliğe adım atacak yaşa gelmesine rağmen üniversiteye gitmemiş, hala annesi ile yaşıyordu. Ne annesi ne de kendisinin doğru düzgün bir ilişkisi vardı. Ruhen annesinin kocası mıydı? Babasının yokluğunu onun hayata adım atmasındaki en önemli engel miydi? Babasının böyle tehlikeler atılmasının sebebi kendi atalarındaki olaylardan mı kaynaklanıyordu?.. Tüm bunları bilemeyecek kadar gençti. Tek bildiği onun üzerindeki etkileriydi. Uyuşturucu kullanıyor, sorumluluk almıyor, anti-depresan kullanıyor ve sindirim sistemi ile ilgili bir hastalığı vardı. Hayatına son verdiği düşündüğü zamanlar oldukça fazlaydı.

Tüm bu yaşanan travmaların hediyeleri de vardı elbette; son derece komikti ve kendini ifade edebildiği bir sanatı vardı: dövme modelleri çizmek ve yapmak...


Hayatı bu şekilde devam ederken, Scott’ın hayatı annesinin bir sevgilisi olmasıyla değişmeye başlar. Bu haberi duyan Scott önce sevinir. Ancak onun da babası gibi bir itfaiyeci olduğunu öğrendiğinde tetiklenir. Onun da itfaiyeci olması nasıl tesadüf olabilir? Böyle karşılaşmalar sadece bir rastlantı mıdır? Yoksa her şey onun üzerine geliyordur? Ona göre itfaiyeciler çocuk sahibi olmamalıdır – sevgi kaybetme korkusu üzerine nasıl inşa edilir? Artık kafasına koyar; annesini o adamdan ayıracaktır.

Oysa işler hiç de umduğu gibi olmaz. Annesi hem oğlunu hem de yeni arkadaşını evden atar. Bu kırılma noktası her iki erkek için de olgunlaşmak için inanılmaz bir fırsat olur. Scott’ın tutunduğu dalların hepsi birer birer kırılır. Dışarıda bir dal kalmayınca, içindeki köklere dönme zamanı gelmiştir onun için. Zorlu bir süreçten sonra içinden yeniden güneş doğar – babası sadece bir insandır artık. İyisiyle kötüsüyle kabul eder onu. Dışarıda da güneşin doğma vaktidir şimdi...

11 Ekim 2020 Pazar

Prayers For Bobby

 

“Onlar bana farklı olduğum için gülüyorlar. Ben onlara aynı oldukları için gülüyorum.” (Kurt Cobaine)

Yaşama geldiğimizde uyum sağlamak bizim için hayatta kalmak demektir. Önce ailemize sonra çevremize uyum sağlayarak kendimizi güvende hissederiz. Oysa içimizdeki kişinin seçimleri bambaşka olabilir. Bu seçimler derinde çok farklı dinamiklere dayanıyor olabilir. Oysa bireysel uyum sağlama kolektif olarak güç kazanmış ve vicdan/ahlak gibi kavramlarda köklenmiştir. Bir de buna sözde dini inançlar eklenmiş ve beton kadar sert kuralların altında ezilmeye başlanmıştır.

Sözde olmasının sebebi ise temelinde hemen hemen her dinin mesajının aynı olmasının yanı sıra, aracılar ve yorumlayıcılar tarafından değiştirilmesi ve çarpıtılmasıdır. Yaradan ve kulları arasında bir aracıya ihtiyaç yoktur. Yaradan yarattığı her birey eşsizdir. Öte yandan topluma uymayan her durum günah ilan edilip dışlanmaktadır.

Prayers For Bobby isimli film, gerçek bir hikayeyi konu almaktadır. Sadece Bobby’nin değil ergenliğinde ailesi ve toplum tarafından dışlanan, baskı altında kalan her gencin hikayesidir bu. Son derece dinine düşkün bir annenin, evde nispete pasif ve duygularını gösteremeyen babanın ve cinsel açıdan kafası karışık oğullarının yaşadığı trajedinin hikayesi...

Bobby gibi farklı olanların düştükleri kapanı besleyen kör vicdan ve ahlak yapısının ardında yüzyıllardan beri nesiller boyunca aktarılan koşullanma düşünce ve inanç sistemleri yatmaktadır. Körü körüne inanmak, hiç inanmamaktan daha tehlikedir. Tüm varsayımlarımızın, inançlarımızın, düşünce kalıplarımızın, alışkanlıklarımızın sorgulanması gerekir. Tüm bu sorgulama her bireyin bizzat kendisinin çıkması gerecek bir yolculuktur. Sonuna kadar, içtenlikle, yılmadan ve bitmeden yapılmalıdır...

“Kutsal kitaplar ölümlüler tarafından yorumlandı ve bu yorumların çoğu yaşanılan zamanın etkisinde kalınmıştı. Tanrı sorgulamaya karşı değildir. Körü körüne inanmak, hiç inanmamak kadar tehlikeli olabilir.”

10 Ekim 2020 Cumartesi

Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu

“Gölgede duranın gölgesi olmaz. Güneşe çık gölgen olsun.”

Kimisi konuşur, kimisi şiir yazar, kimisi halter kaldırır. Sesini duyurmak, fark yaratmak için tuhaf bir yoldur halterci olmak. Kim bir halterciyi dinler? Sadece bir ülkede değil tüm dünyada... 

Oysa onun niyeti bellidir, sesini duyurmak. Azınlık olarak yaşadıkları vatanlarındaki Türklerin çektikleri zulmü haberdar etmektir. Mesele rakibi geçmek değildir. Mesele daha büyüktür. Mesele ait olma hakkını kaybetmektir. Kimliğini değiştirmek zorunda kalmaktır. Bayram kutlayamamaktır. Naum Shalamov olmayı kabul etmemektir. 

21 yaşında Sidney’de kaçarak büyük bir macera sonunda Türkiye’ye gelen cep Herkülü Naim Süleymanoğlu’nun hikayesidir bu. 60 kg bir insanın 200kg ağırlığı kaldırması mantıken açıklanamaz; onun ardında 2 milyon Göçmen Türk’ün ruhu vardır. 

Naim’in Türkiye’ye gelmesi sadece yerel basında ilgi çekmiştir. 1988 Seoul Olimpiyatları onun için müthiş bir fırsattır. Hastalanmasına rağmen çalışmaya devam eder ve 6 dünya rekoru kırarak Time dergisinin kapağına çıkar. Onun azmi kişisel çıkarlar için değildir; Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmanın etkileri 3 ay sonra meyvelerini verir ve Bulgar hükümeti isteyenlerin Türkiye’ye göçmesine izin verir. 350,000 Türk Bulgar assilimilasyonundan kurtulur. 

Naim sonrasında ailesine de kavuşur; başarıları üç olimpiyat daha devam eder. Oysa derindeki kaderi, atalarının çektikleri bedeninde hastalık olarak ortaya çıkar... 50 yaşında erken giden atalarının yanına gider.

24 Eylül 2020 Perşembe

Last Shaman (Son Şaman)

“Bir kişinin içinde tüm dünya vardır. Bakmayı ve öğrenmeyi bilirsen, kapı önünde ve anahtar elindedir. Anahtarı ya da açacağın kapıyı senden hiç kimse sana vermez.” Jiddu Krishnamurti

Başarılı bir şekilde mezun olmuş, ülkenin en iyi okullarından birinde okuyordu. Her şey yolunda gidiyor olmalıydı. Herkes onu takdir ediyordu. Ancak bu koşullu mutluluklar onun sevme ve sevilme ihtiyacını karşılamıyordu... Bir şeyler yanlış gidiyordu. Kendinden nefret ediyor. Kendinden nefret ettiği için daha da çok nefret ediyordu. O kadar dayanılmaz bir hale gelmişti. Basit bir mutsuzluk değildi bu; her sabah cehennemde gibi hissediyordu. Son çarelerden biri olan elektro-şok tedavisini denemeyi bile düşündü. İntihar düşünceleri bile sıradanlaşmıştı...

Depresyon onun için bir uyanma çağrısı mıydı? National Geographic kanalında Peru’lu şamanları duymuştu. Birden kendini Peru’da buldu. Şamanlar ve tüccarlar sarmıştı etrafını. Ruhsal dünya da gerçekten yol gösteren kişilerle, kendilerini kutsal biri görenler ve sahtekarlar birbirine karışmıştı.

Bazen hatırlıyordu. Son derece prestijli meslekleri olan anne ve babası ise bir yerlerde yanlış yapmıştı. Niyetleri iyi bile olsa, kendisi için çizdikleri yolun dışı renkli ancak içi boştu... Kendi bildikleri doğrular ile yetiştirmeye, biraz da rekabetçi ve hırslı olmaya yönlendirmeye çalışmışlardı. Oysa bunlar işe yaramıyordu.


Artık tüm bunlar geride kalmıştı. Doğru kişiyi bulması gerekiyordu. Bulduğu kişi, onun geldiği toplumda hiç de başarılı gözükmeyecek biriydi. Ona bu yolculuğu kendisinin yapacağını söylüyordu. Ne antidepresanlar ne ruhsal ilaçlar ona çare olabilirdi. Ruhsal araçlar da sadece araçtı. Bu yolculuk kahramanın yolculuğu olmak zorundaydı. Kestirme olmadan, kaçmadan...

Öfke, ifade, üzgünlük ve nihai kabul... Olan her şeyi olduğu gibi kabul etme ve artık farklı yapma zamanı. Eskiden çok daha güçlü hissediyordu. Artık hissedebiliyordu; acıyı, üzüntüyü, coşkuyu... Eve dönme ve öğrendiklerini uygulama zamanı gelmişti. Dünyayı yönetmek için burada değildi, önemli birisi olmak için burada değildi, kendinden çok daha büyük bir şeyin küçük bir parçası olduğunu görebiliyordu. Bunu bilmek fazlasıyla özgürleştiriciydi. Sonunda içinde huzurlu bir köşe bulabilmişti. Çözüm her zaman onun içindeydi...

“Şaman, dünyaya baktığında baktığı her maddenin ruhunu da görebilen kişidir. Baktığı her şeyde hayatı görür, vücudumuzun içinden kendine yol açan bir zeka görür, taşların, ağaçların, gökyüzünün içinden, tüm evrenin içinden yol açan bir zeka. İnsanın anlayabileceğinden ya da kavrayabileceği her şeyden çok daha büyük bir zeka...”

8 Eylül 2020 Salı

I’m Thinking of Ending Things

Hayvanlar anda yaşar, oysa insan zihni zaman hareket eder, umut kavramı buradan çıkar. Umut bir varsayımdır. Gelecekte mevcut durumun daha iyi olacağına dair bir varsayımdır bu. Oysa evrendeki olaylar döngüler şekildedir. Dalgalar gibi inişler çıkışlar vardır. Yaz ve kış, yaşam ve ölüm... Tüm evren zıtlıklardan oluşur. Yaşamın yenilenebilmesi için ölüm şarttır. Yeninin başlaması için eskinin bitmesi gerekir. Bunun için en ideal mevsim ise kıştır: Ölüm.

Bir şeyleri bitirmek, içimizde geliştirdiğimiz duygu, düşünceler ve bunların bir harmanı olarak geliştirdiğimiz içsel kişilikler için de geçerlidir. Zira zihnimiz bu evrensel döngüden nefret eder. Onun için bedenin sonsuza kadar yaşaması asıl hedeftir. Hayatta kalmak ailemize uyum sağlamayla başlar ve yarattığımız kişilikleri beslemekle devam eder.

I’m Thinking of Ending Things (Her Şeyi Bitirmek İstiyorum) isimli filmin iki karakteri; Jake ve sevgilisi, Jake’in ailesini ziyaret etmek için yola çıkarlar ve işler garip bir şekilde devam eder. Bir de filmde arar ara gösterilen bir hademe vardır. Filmde karmaşık metaforlar kullanılmaktadır. Öncelikle kış ve kar, ölümü ve bir şeylerin sonunu simgelemektedir.

Jake, kız arkadaşına farklı farklı isimlerle seslenmektedir. Onun yaptığı iş de devamlı değişmektedir. Kız arkadaşı ile konuştukları bir çok konu Jake’in evinde bir yerlerde saklıdır. Okunan kitaplar, fotoğraflar,çizilmiş resimler...

Bodrum katı genellikle bilinçdışını temsil etmektedir. Jake oradan nefret eder. Orada bir delik olduğunu belirtir. Orada çamaşırlar yıkanır. Temizlik ve su... Su, duyguları temsil eder. Jake’in anne ve babası ve değişik yaşlarına gider ve geri gelir... Kız arkadaşına ve kendisine  yapılan eleştirilerden Jake hiç memnun olmaz. Annesi biraz daha oğluna düşkün gözükmektedir, babası ile daha da mesafeli olan Jake oldukça gergindir. Bu ilginç senaryodan çıkabilecek sonuçlardan biri Jake ile kız arkadaşının aynı kişi olduğudur. Çocukluk fotoğraflarından birinde kız arkadaşı da kendi fotoğrafının orada ne aradığını sorar.

Aynı zamanda Jake ile hademe de aynı kişidir. Çamaşır makinesinin içindeki kıyafetler hademenin kıyafetleridir. Tüm film, Jake’in hayal ettiği geçmişi ve kafasının içinde bitirmeye çalıştığı meselelerdir. Olan olaylar, gerçekleşmeyen hayaller... İç dünyasına ve geçmişe yolculuk ettikçe, bu durumdan rahatsız olan gardiyanlar yolculuğa devam edilmemesi konusunda mesajlar verirler. Bu kapı tutuculardan daha sonrasında ise acı çekmiş, dışlanmış travmatik parçalar ortaya çıkmaya başlar. Dondurmacıdaki kızın ellerindeki yaralar ile Jake’in yaraları aynıdır.

Jack’in onaylanmaya ve görülmeye ihtiyacı vardır. Kız arkadaşı onun bu ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan yanını simgeler. Merdivenlerden derine indikçe sorunun daha da derinde olduğunu fark eder. Anne ve babasının etkisinde, okulunun etkisinde kaldığı ve bu ortamda hayatta kalmak üzere oluşturduğu duygu ve düşünceler yığınıdır Jack... Onlara karşı sesini çıkartamamış “iyi çocuktur”... Hayatı boyunca umut etmiş ancak hep hayal kırıklığına uğramıştır. Hayatında yaptığı yanlışlar için kendini eleştirmektedir. Artık yüzleşme vakti gelmiştir. Geçmişte ne olursa olsun artık güvendedir...

“Evrende tarafsız gerçeklik yoktur. Herkesin bakış açısına göre kendi gerçekliği vardır. Bu filtreler geçmiş deneyimleri ile koşullanmıştır. Zamanda ilerlemiyoruz, zaman bizim üzerimizden geçiyor.”

“Bu kadar az insanın ölmeden önce ruhuna sahip olması üzücü. Emerson, der ki – İnsanda nadir görünen şey özgün eylemdir – Bu, çok doğru.Çoğu kişi aslında başkasıdır. Düşünceleri, başkasının fikirleridir.Yaşamları taklit arzularıysa birer alıntıdır.”

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Minimalizm

Her dakika koşturmaca halinde geçiyor. Okul hayatı boyunca hep bir sonraki sınava çalıştıktan sonra şimdi iş hayatında yeni hedefler, kazanılan para yeni oluşan talepleri karşılamaya yetmeyebiliyor. İşin tuhaf yanı, gelirin arttıkça giderlerin de artması. Terfi aldıkça, yarattığımız kişisel imaj için harcamaların da artması. Hayat tarzımızın değişmesi ve daha büyük bir ev, daha lüks bir araba, tatiller, hediyeler, aksesuarlar ve ikinci bir araba, tekne… Belki oraya varmadan pes ediyor, belki de Jim Carrey gibi merdivenin en tepelerine çıkıp görüyoruz durumumuzu: “Keşke herkes zengin ve ünlü olsa da, cevabın bu olmadığını görseler.”  

Tüketim ve Kısır Döngü

Kendimizi, tarzımızı, hayata bakış açımızı tanımlamak için sahip olduklarımıza bir bakalım. Dünyadaki kapitalist düzen ve devamlı ürün satmaya ve dolayısıyla tüketimi coşturan sektörel faaliyetler bilinçaltımıza devam aynı mesajı veriyor: “Tüketiyorsun, öyleyse varsın.” Geçmişte sadece iki sezondan oluşan kadın sektörü bazı markalar için senede 52 sezona dönmüş durumda. Benzer eğilimler hemen hemen her sektörü ele geçiriyor.

Oysa ne kadar tüketirsek tüketelim içimizdeki boşluk asla dolmuyor. Ya o son basamağa hiç ulaşamıyoruz, ya da ulaştığımızda bizi hayal kırıklığı veya yaşlılık bekliyor. Hayatı yaşayacağım derken akıp gitmiş bir hayat…

Tüm bu koşuşturmacanın arasında bir dakikalığına duran ve kendine bakanlar başka bir şeyler yapmanın vakti geldiğini anlıyor ve bir arayışa giriyorlar. Ruhani arayışlar, gurular, felsefeler, daha sağlıklı beslenme ve çeşitli eğitim ve faaliyetler. Bu noktada bir tuzak daha bizi bekliyor olabilir. Hiç doymayan zihin bu sefer de kafayı ruhaniyet, sağlıklı beslenme, doğa-hayvan-insan hakları ile bozuyor. Kulağa da kalbe de hoş olan bu yanılsamanın yarattığı aynı kısır döngü. Kabus yerine daha tatlı bir rüya görmeye ve buna tutunmaya başlayan zihinle bir süre daha yol alıyoruz. Sonuçta zihnimiz yeni hedeflerle dopdolu olmaya devam ediyor.


Minimalizm Nedir?

Son zamanlarda popüler olan diğer bir kavram da minimalizm. Tüm bu yeni kavramlar gibi hemen fanatikleşme, özdeşleşme ve hayatımızı bu yeni kavramla doldurma tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliyoruz. Yapılan en büyük hata soyut kavramları tam olarak idrak etmeden onu kimliğimizin bir parçası haline getirmeye çalışmak.

Nedir bu minimalizm?
Kimdir minimalist?

Genellikle her şeyi az kullanmak, az satın almak veya ucuz şeyler kullanmak gibi algılansa da minimalizm çok daha derin bir kavram. Evet minimalist hayat daha az kıyafetle daha az ayakkabıyla daha az daha az nesneyle hayatımızı sürdürmek. Peki neden böyle bir şeye kalkışalım? Bu kadar çok şeyi bu kadar ucuza almak varken, her şeyin milyon tane seçeneği varken neden daha azı ile yetinmeliyiz? Dışımız doldukça içimiz de doluyor. İçimiz doldukça dışımız daha da çoğalıyor.

İç dünya ile dış dünyamız daima birbiri ile ilintilidir. Dış dünyamızdakiler, içimizin bir yansımasıdır. Dışarıdan sadeleşmek – ki bunu becerebilirsek – yeterli değildir. İç dünyamızda da sadeleşmeli. Minimalizm sadece dışarıda değil içeride de olursa bir anlam taşır. Yoksa yeni akım ve kavramlar gibi klasik bağımlılıklarımızı bırakıp başka bir şeye bağımlı olma haline dönüşür. Eğer yola “ben minimalist olacağım” diyerek başlıyorsak baştan yanılırız.

Minimalizm kendimizi tanımladığımız her türlü maddi nesneden ve manevi duygu/düşünceden özgürleşmektir.

Tüm bu özgürleşme başladığında, zihnimiz çoğunlukla sessiz, etrafımızda yeterli bir boşluk ve yeteri kadar eşya olacaktır. Belki pahalı ve kaliteli bir ayakkabımız olacak ancak çok olmayacaktır. Bir çok şeye ihtiyaç duymadığınızda, daha fazla para getiren işlerde hırsla çalışmak yerine sevgimiz işleri yapmak, yaşamak için daha çok vaktimiz olacaktır. Tüketim dünyasında boş vakit satın alamazsınız. Yemek konusunda, tatlı, şeker, un vs gibi besinlerin az tüketilmesi ile kazanılacak sağlık, minimalist yaşamın bir ikramiyesi gibi… 

Gerçekten kim olduğumuzu ancak kim ve ne olmadığımızı anladığımızda keşfedebiliriz. Bunun için önemli araçlardan biri de minimalist bir düşünce ve yaşam tarzıdır. 

17 Temmuz 2020 Cuma

Rocketman

Onun en büyük isteği babasının ona sarılmasıydı. Son derece donuk olan babası ne onunla ne de annesine ilgi gösteriyordu. Annesi ise onun için babasını feda ettiğini söyleyerek ona en büyük yüklerden birini veriyordu. Keşke çocuk yapmasaydım diyordu. Annesini başka bir erkekle yakaladıktan sonra ona karşı saygısı iyice azalmıştı. Anne ve babası ayrılmıştı. Yıllar sonra yeniden evlenen ve iki erkek çocuğu olan babasını gördüğünde babasının üvey kardeşleriyle olan ilişkisinin yakınlığından dolayı delirmişti. Aradığı sevgiydi ancak kovaladıkça kaçıyordu ihtiyaç olan sıcak duygular... Reginald Kenneth Dwight ismini bile kullanmak istemiyordu. Özüne ulaşabilmek için olduğu kişiyi yok etmesi gerekiyordu.

Regi olmak ona çok ağır gelmeye başlamıştı. Kendini ifade edebildiği tek alan genç yaşında tanıştığı piyanoydu. Anneannesinin teşvikleri ve desteği ile piyano çalma yeteneğini geliştirdi. Belli grupların arkasında çalmaya başladı. Kısa süre içinde yeteneği ile ön plan çıkıp ünlü olmak yolunda basamakları hızlıca tırmandı. Artık onu herkes tanıyordu: Elton John ismiyle...

Bu yeni isimle beraber gelen şöhret, para, uyuşturucu, alkol, eğlence ve cinsellik... Onu daha da derin bir çukura itiyordu. Artık durması, çocukluğuna dönmesi ve sadece babasının sarılışına ihtiyacı olan çocukluğuna sarılması gerekiyordu. Belki de tek gerçek dostu, söz yazarlığını yapan Bernie onun yanındaydı. Artık kendi olabilirdi. Yaşadığını ne varsa bugün burada olmasını sağlamıştı.

Artık sevmeye ve sevilmeye hazırdı. İçinden geldiği gibi müzik yapmaya hazırdı. AIDS hastalığı ile mücadele için 450 milyon bütçe toplamaya hazırdı. Daha da tuhaf giyinmeye hazırdı, çocuk yetiştirmeye hazırdı. O artık Sir Elton John olmaya hazırdı...

15 Temmuz 2020 Çarşamba

Happy-Go-Lucky


Hepimiz dünyaya gelişimizden bir süre sonra oldukça savunmasız bir bedene sahip olduğumuzu anlarız. Hayatta için uyum sağlamamız gerektiğini kolaylıkla anlarız. Oysa uyum sağlayarak ailemize ve daha sonra çevreye ait olmak o kadar da kolay olmayabilir. Ancak bir şekilde hayatta isek çeşitli metotlar ile bunu başarmışız demektir. Başımıza gelen her travmatik durum değişik metotlarla beraber kişilik parçalarımızı oluşturmaya başlar. Ne kadar çok olay o kadar çok parça.

Değişik bakış açılarına göre sınıflandırılabilecek bu parçaların en basit hali; çocuk-yetişkin-ebeveyn üçlemesidir. Bu haller aldıkları stratejiler ile farklı farklı duygularla özdeşleşebilir. Happy-Go-Lucky filmin kahramanı 30 yaşındaki Poppy (gerçek ismi Pauline) küçük çocuklara öğretmenlik yapar ve uzun süredir bir ev arkadaşı ile beraber yaşamaktadır. Poppy’nin en belirgin parçası durmadan şaka yapan, gülen çocuksu parçasıdır. Hemen hemen her öğretmen gibi fazla veren, yardımsever bir hali vardır. Öğrencilerinin yanında ebeveyn yönü devreye girer gibi olsa da aşırı neşeli ve espri yapan yönü çok güçlüdür.


Dışarıdan bakıldığında mutlu ve neşeli gibi görünen Poppy, bir çok yönünü baskılamaktadır. Geçmişine dair bir bilginin olmadığı filmde, küçük bir ipucu vardır. Poppy bir kitapçıda gezerken bir kitaba gözü takılır: Gerçeğe giden Yol... Poppy “oraya gitmek istemem” der...  

Günlük hayatında Poppy bazı insanları hayatında çeker. Bazıları her zaman olduğu gibi yardım edeceği, devamlı mutlu etmeye çalışacağı kişiler... Bazıları ise onun içinde bastırdığı yönleri temsil eden kişiler. Son derece ciddi, mutsuz, karamsar ve öfkeli olan sürücü kursu öğretmeni... Son derece kontrolcü ve planlı kız kardeşi... Hayal kırıklığına uğramış dans hocası...


Aynı evde yaşadığı ev arkadaşı bile artık onun eşi gibi gözükmektedir. Belki de çocukluğunda yeteri kadar beslenemediği ebeveynlerinden bir tanesinin yerine koyduğu erkek arkadaşı ile ev arkadaşının kıskançlık dolu bakışlarına maruz kalır. Poppy’nin bu olumlu ve şakacı maskesi aynı bir Joker rolü gibidir ve saptırıcı yönü ile oldukça tehlikeli olabilir. Bu parçaların neyi koruduğunu anlamadığı sürece Poppy’nin gerçek huzuru yakalaması oldukça zordur.

28 Haziran 2020 Pazar

Not Alone



Geçmişin tüm hayatını etkiler. Zihin geçmişi genlerle geleni kendi deneyimlerine kadar ve geleceğe yansıtır. Bizi hayatta tutmak ve en az enerji harcayarak yaşamı idame eden bir mekanizma inşa eder. Bu durumda; otomatik pilotta yaşayan herkes için hayat geçmişin etkisi ile devam eder. Zihinde yerleşmiş tüm duygu ve düşünceler yaşamı belirler. Tüm suçlu genlerimizin sahibi atalarımız ve bizim deneyimlerinizin tam göbeğinde olan ebeveynlerimizdir. Oysa tüm bu olanlara başka bir bakış açısı ile bakmak mümkün müdür?

Not Alone filminin kahramanı Roy’un hayatı babasının aileyi terk etmesi ile allak bullak olmuştur. Bu da yetmezmiş gibi erkek kardeşi vefat eder ve bu durumdan kendisini suçlar. Bu suçu paylaşacak birini aramaktadır. Babasının gitmesine annesi sebep olmuş olabilir. Bu geçerli bahanedir. Annesi babasının evde kalmasını sağlasaydı kardeşi de belki hayatta olacaktı. Annesine olan öfkesinden dolayı hakaretler yağdırdıktan sonra Roy kendini sokakta bulur. Yolda çantasını da çaldırdıktan sonra Roy’un cebin 200 doları ve kıyafetlerinden başka hiç bir şeyi kalmaz.

Gecelediği parkta onun gibi evsiz bir kızla tanışır. Gitar çalıp şarkı söyleyen bu kız, benzer durumda olmalarına rağmen bu tanıştığı kişinin değişik görüşleri vardır. Bir çöp tenekesini bile sorgulamaktadır. Lakin silindir şeklinde bir tarafı açık metal bir kutuya ‘çöp tenekesi’ olarak isimlendiren insanlıktır. Herkes de bu bilgiyi doğrudan kaydeder. Bir süre sonra sorgulanmadan doğru ve gerçek olarak kabul edilir. Elbette çöp tenekesi bizi derinlemesine etkilemez ancak psikolojik duygu ve düşünceler, inançlar bizi oldukça derinden etkiler.


Roy, bakış açısını değiştirmeye başladığında fark eder ki, kardeşinin babası o değildir. Kendi babasının yüklerini taşımaktadır. Kardeşi de fiziksel olarak olmasa da ruhu her zaman onun yanında. Yapması gereken ise yaşayarak kardeşini onurlandırmak... Ve yaşama, kaderine evet demek!

23 Haziran 2020 Salı

Precious

Her şey Evren’in bir hediyesidir. (Ken Keyes Jr.)
Her kızın ilk flörtü babasıdır. Karşı cinsle tanışması babası aracılığı ile olur. Çocukken babasından gelen türlü söz ve davranış çocukların hayatında çok önemli etkilere sebep olur. Onun yaşadığı belli de olabilecek en kötüsüydü. Kendi çocuğuyla aynı babayı paylaşıyorlardı. Annesi onu kendi kocasını çalmakla suçluyor, kendi acizliğini öfke olarak yansıtıyordu. Her şey yetmezmiş gibi şimdi babasında ikinci defa hamileydi.

Tüm bunlarla nasıl başa çıkıyordu? Son derece izole bir hayat yaşarken, aldığı aşırı kilolar onu duygusal darbelere karşı koruyamıyordu. Ne zaman dayanılmaz bir durumla karşılaşsa hayal gücü devreye giriyordu. Zihni bir korkuma mekanizması oluşturmuş; acı dayanılmaz hale geldiğinde bir şarkıcı olarak o mekanı ve zamanı terk ediyor, bir gösterinin baş kahramanı oluveriyordu. Bu korkunç durumun belki de tek avantajı ona ilginç bir hayal gücü verilmiş olmasıydı. Her gün yazıyordu...

Okulda veya sosyal destek organizasyonunda anlaşıldığını düşünmüyordu. İlk çocuğu zihinsel olarak geriydi, annesi ona kötü davranıyor zaman zaman şiddet uyguluyordu. Onun için sevginin tanımı buydu. Sevgi, şiddet ve istismardı...


Evren’in hediyesi neredeydi? Destek neredeydi? Bu sorular onu çok zorluyor, o da dönem dönem sertliğe ve kabalığa baş vuruyordu. Başka bir şey bilmiyordu ki? Belki anne ve babası da başka bir şey görmemişti. Ancak bu bakış açısına sahip olmak için çok küçüktü ve taşımayacağı kadar ağır yükleri vardı. Önce bu yüklerden kurtulmak ve çocuklarına anne olması gerekiyordu. Destek ona öğretmeninden geldi, karşılıksız sevgi ona o kadar yabancıydı ki, sıcak ama acıtmayan bir duygu onun için yepyeni bir şeydi. Biraz da olsa umut ışığı görüyordu artık. Bedelini ödemeden bir grupta ait olmak ve güvenli olmak ne kadar da hoş bir histi. Sonrasında hediyeler de gelecek miydi? İsmi gibi değerli hissedecek miydi? Değerli hediyeler gelecek miydi?..

9 Haziran 2020 Salı

18 Regali



Annesini hiç tanımamıştı. Çok küçükken nerede olduğunu bile bilmiyordu. Bir gün babası onun annesinin onu doğurduğu gün öldüğünü söyledi. Annesi ölmeden önce ona her doğum günü için bazı hediyeler almıştı. Öleceğini biliyordu. Her doğum gününde annesinden gelen hediyeleri alıyordu ancak Anna çok kızgındı bir türlü kabullenemiyor, onu hiç tanımayan annesinin aldığı hediyeleri beğenmiyordu. Babasına da öfkeliydi. Onun başka bir kadında olması da ona bir fayda sağlamıyordu.

İçindeki bir ses hep ona daha tehlikeli şeyler yapmasını söylüyordu. Belki de böyle hayat buluyordu. Tehlikeli yükseklikten havuza atlıyor, eve geldiğinde ise babasına devamlı itiraz ediyordu...

18. doğum günü yaklaştığında mucizevi bir şey oldu. Bir anda annesinin ona hamile kaldığı anda buldu kendisini... 18 yıl öncesindeydi. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Bu umulmadık karşılaşma Anna’nın kendi annesinin ve babasının neler yaşadığını anlaması için çok büyük bir fırsat olacaktı. Her şeye tanık oluyordu: Annesinin hamileyken hastalığa yakalandığını öğrenmesi,  babasıyla bunu bir türlü paylaşamaması, paylaştıktan sonra da babasının geçirdi şok. Her şey ne kadar zordu onlar için ancak her şeyden öte anne ve babasının arasındaki sevgiyi görmüştü. Büyük bir sevginin, büyük bir aşkın çocuğuydu...

Annesini daha yakından tanımaya karar verdi. Bakıyordu bir türlü ortak bir yön bulamıyordu. Oysa annesi de kendisi de inatçı, dediğini yaptıran karakterde kadınlardı. Gittikçe yakınlaşan anne kız beraber zaman geçiriyorlardı. Anna annesine doğum günü hediyeleri seçmesi için yardım etmeye başladı. Hiç beğenmediği piyona yerine bateri aldırmak gibi daha çok hoşuna gidecek hediyeler aldırmaya başladı.


Anna artık anne ve babasını daha iyi anlıyordu. Annesini tanımak, babasının nasıl fedakarlıklarla onu yetiştirdiğini görmek ona farklı bir bakış açısı kazandırmıştı. Annesi fiziken yanında olmasa da, kader onları ayırsa da, her zaman annesi ona destek olabilecekti. 

Anne demek hayat demekti. Artık annesinden almaya başlayabilirdi. Artık üzgün ve öfkeli olmaya gerek yoktu. Annesiyle hiç kuramadığı bağ aslında her zaman oradaydı. Artık yaşayabilirdi, şimdi hediyeleri kabul edebilirdi. Annesini onurlandırıp ondan aldığı hayatla güzel bir şeyler yapabilirdi.

5 Haziran 2020 Cuma

Kalküta’nın Çocukları


“Babam beni birine satmak istemiş, ablam gelmiş ve ona engel olmuş.”
Bazen doğduğumuz yerden çok uzaktaki bir yere, doğduğumuz ırktan çok farklı insanlara çekiliriz. Bir şekilde onlara kendimizi yakın hissederiz ve bir gün kendimizi o topraklarda o insanlarla buluruz. Kalküta’nın Çocukları (Born Into Brothels: Calcutta's Red Light Kids) isimli belgeselin kahramanı Zana Briski, İngiliz fotoğrafçı ve film yapımcısı.

Nedenini bilmese de hayat onu Hindistan’ın Kalküta bölgesinde genelevlerin olduğu bir yere atar. Burada küçük çocuklara gönüllü bir şekilde fotoğrafçılık dersleri vermeye başlar. Ders verirken onları daha iyi tanımaya ve onların hayatına küçük bir dokunuşta bulunmak arzusu ile yanıp tutuşmaya başlar.

Zamanla anlar ki, bu çocuklar için okumak büyük bir lükstür. Onlar ancak hayatta kalmaya çalışırlar. Küçük yaşta çalışmaya ve kendilerini korumaya çalışırlar. Kiminin annesi yoktur, kiminin babası. Kiminin babası uyuşturucu kullanır, kiminin annesi genelevde çalışır. Kaderleri öylesine ağır olmasına rağmen çocuklar yaşama tutunurlar. Onunla savaşmak yerine ondan güç alan çocuklar vardır aralarında. Zana’nın onlara uzattığı ele cevap verirler, hayatlarındaki gidişatı bir parça olsa da değiştirmek için harekete geçebilecek cesarete sahip olanlar...

Bazıları ise buna sahip değillerdi. “Geleceğimde umut diye bir kelime yok” diyordu bir tanesi. Onlara yardım etmek mümkün değildi. Belki de ait oldukları sistemde kendilerini ait hissediyor ve oradan çıkmak istemiyorlardı. Bu onların bilinçli bir şekilde istedikleri bir şey değildi. Belki de kaderlerinin onların özgür iradelerine karşı galip çıktığı bir durumdu bu...


Elinden geleni yapan Zana’nın her şeyden haberi olan bu yüce gücün karşısında saygıyla durmak dışında yapabileceği ne olabilir? Tüm bu kötülüğün mirası kimlerden ve hangi zamandan gelmekteydi? Geçmiş acılarının, ayrımlarının mirasını çeken çocuklar bu bedeli ödeyince sistem yeniden dengeye gelecek mi? Ayrımlar, dışarıdaki ve içerideki ayrım bitecek mi? Her şey ama her şey yeniden bir olacak mı?..

16 Mayıs 2020 Cumartesi

Pleasantville


Öyle bir yerde yaşıyorsunuz ki, hiç bir atışınız kaçmıyor, herkes her dakika neşeli. Hep kibar ve güler yüzlü. Hiç bir zaman yağmur yağmıyor, hiç bir zaman başınıza bir şey gelmiyor. Her şey çok güvenli. Her gün her zaman aynı olaylar oluyor... Başta kulağa hoş gibi gelse de, bu durum belki de sadece bedeni hayatta tutmak isteyen içgüdüsel beynimiz harika bir yer olurdu.

Pleasantville isimli filmin kahramanı David, kendini okulda kendini dışlanmış hisseder. Babası ayrılmış, annesi kendinden genç bir sevgili ile beraber, kız kardeşi ise çapkınlık peşindedir. Tüm bu sıkıntılardan kurtulmanın yolunu Pleasantville isimle 1960’lı yıllarda geçen siyah-beyaz bir dizi izlemekte bulmuştur. Bu dizide ilk başta anlatılan gibi mükemmel olarak tabir edilen ideal Amerikan yaşantısının bir örneğidir. Baba işten gelir, anne yemeği hazırlar, çocuklar okula gider, sporunu yapar...

Bir gün hiç umulmadık bir şey olur ve David, kız kardeşi ile beraber bu dizinin içerisinde bulurlar kendilerini. Onlarda siyah beyazdır. Gerçek hayatta olduğunun aksine zıtlıklar yoktu orada. Sadece olumlu durumlar ve mutluluk. Oysa bu düzen ardında, her şeyin belirli olmasından kaynaklı derin bir boşluk vardır. Zıtlıklar olmadan, insanları geliştirecek bir zorluk olmadan, duygular olmadan hayat fazlasıyla yavandır. David ve kardeşinin müdahalesiyle kasabada yaşayanlar bazı duygular hissetmeye başlar. Artık renklenmeye başlarlar. Siyah beyaz kalan ise düzenin bozulmasından rahatsız olmaya başlar. Her yenilikte veya hem yeni bir fikir ortaya çıktığında olduğu gibi, yeni bir düşünce zihin için bir tehdittir. Bu toplumsal düzeyde de aynıdır. Her şey normalleşene kadar değişik olanlara, farklılıklara karşın direnç olacaktır.


Bir süre sonra David tüm kasabayı rengarenk yapacak tüm adımların atılmasını sağlayacaktır. Bu kendi iç dünyasındaki siyah-beyazlığı da iyileştirmektedir. Artık olaylara bambaşka bir açıdan bakabilecektir.

9 Mayıs 2020 Cumartesi

My Sister’s Keeper


O planlı bir bebekti. Kendi ablasına tıbbi donör olması için planlanmış bir hamileliğin sonucunda doğmuştu. Bebekliğinden itibaren ablasına kan verme veya ilik nakli gibi bir çok konuda yardım ediyordu. Ona sorulmasa da... O ailenin üçüncü çocuğuydu. Bir de abisi vardı. Babası itfaiyeci, annesi de hiç vazgeçmeyen bir avukattı.

Ablası çok küçük yaşta lösemi olmuştu. Annesi bir türlü kızının başına gelen hastalığı kabullenmiyordu ve bu hastalığı savaşılacak bir nesne olarak görüyordu. Oysa bu savaş kimseye fayda sağlamıyordu. Ne ablasına ne de ailenin diğer fertlerine. Yıllardır evde kararları veren taraf olmuştu. Son derece uyumlu ve sevecen kocasına sadece sabretmek düşüyordu.

Ablası için çok üzülüyordu. Neden onun başına geliyordu tüm bunlar? Annesinin baktığı gibi haksızlık mıydı? Yoksa yaşamın bir parçası mıydı? Peki yıllardır ablasının kan değerlerini saymaktan dolayı abisinin disleksi problemini çok sonraları fark etmeleri, kendisinin biraz da zorla tıbbi prosedürlerden gelmesi doğal mıydı? Sağlıklı olmak abisinin ve kendisinin suçu muydu? Bunu dile getirmek veya konusunu açmak bile imkansızdı; sonunda hep aynı kart çıkacaktır karşılarına: “O hasta...

Yolun sonuna doğru yaklaşıldığında bile hazır olmayan tek kişi vardı: O da hep savaşan annesiydi. Kimse gerçekten çocukların ne istediğini, ne hissettiğini göremez hale gelmişti. O gitmeye hazırdı. Bir ömrün süresini belirleyen neydi? Tanrı mı? Kader mi? Ne kadar yaşamak doğaldı? 100 yıl? 70 yıl? 30 yıl? 5 yıl? Anne karnında? Uzun yaşamaktan ziyade yaşamı gerçekten yaşamak mıydı önemli olan? Bunlara cevap vermek çok zordu. Onun yaşında biri için çok karmaşıktı. Oysa annesinin yapması gereken artık hayatta olanları görmesiydi... “Ben sizinle kalıyorum” sözleri ne kadar da sihirli olurdu.


Hayatı boyunca kardeşimi kurtarmak için geldiğini düşünüyordu. Ancak bu doğru değildi. O sadece onun kız kardeşiydi. O da kendi hayatını yaşayacaktı. Ablasını tekrar görene kadar...
“Gittiğin yerde beni bekleyecek misin?”

5 Mayıs 2020 Salı

August Rush

Dinleyin.
Duyuyor musunuz?
Müziği.
Ben her yerde duyabiliyorum.
Rüzgarda, havada, ışıkta.
Müzik her tarafta.
Tek yapmanız, buna açık olmak.
Tek yapmanız gereken dinlemek.


Bir zamanlar anne ve babası bir şekilde bir araya geldi. Onları tanıştıran kaderleri, tohumunu atmak için bir fırsat sundu. Onlar birbirlerine çekildiler ve birleştiler. Annesinin babası onu kendi babasından ayırdı. Bir süre sonra annesi hamile kaldığını anladı...
Kendini bir yetimhanede buldu Evan... Öncesi bilmiyordu. Sonraları ona August Rush diyeceklerdi. Anne ve babasını tanımasa da her şeyini onlardan almıştı. Annesi ve babası gibi o da müzikle ilgiliydi. Her yerde müziğin tınısını hissedebiliyordu. Hepsi bir şekilde bir arayıştaydı.
Babası ise hem unutamadığı kadını hem de kendini özlemiştir. Müzik dolu yıllarını geride bırakmış, takım elbisesi ile küplerden oluşan bir ofiste sisteme uygun bir hayat kurmanın peşindedir. Oysa hayat ona rahat vermez, Lyla’yı bulmaya karar verir. Lyla da oğullarını...

August artık 11 yaşındadır ve sokaklarda müzikle uğraşır. Bu onun kendini ifade edişidir, yaşamı hissediş biçimidir. Hayatındaki her kişi ona hizmet etmektedir, o da başkalarına. Evrenin sonsuz titreşimini duyan Rush, büyük bir konsere hazırlanır; bu konserde bütün sırlar ortaya çıkacaktır...


Sadece bazılarımız mı duyabiliyor?
Sadece bazılarmız dinliyor.

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Where the Wild Things Are


“Mutluluk, mutlu olmanın en iyi yolu değildir.”
Çocukluğumuzda bizim için en önemli konu güvende hissetmektir. Güven duygusu sağlıklı bir bağlanma ve ebeveynler tarafından görülmek sayesinde ortaya çıkar. Babamız yoksa, ergenlikteki bir çocuksak, annemiz ise kendi işleri ile ilgileniyorsa işimiz hiç de kolay değil değildir.

Where the Wild Things Are filminin kahramanı Max’in durumu aynen böyledir. Çocukluk döneminin kaos ile iç dünyasını oluşturmaya başlamıştır. Dışarıda olanlara karşı hayatta kalmak için ortaya çıkan iç parçalarıyla büyük bir ailesi vardır; onun krallığı...

Bu  krallıkta parçalar üçe ayrılır; sürgünler – duygusal yoğunluğu yüksek yanlar, yöneticiler – bizi ayakta tutan yanlar ve yangın söndürücüler – her şey çığrından çıkınca darbe yapan yanlar. Max bu yanlarının farkında varmak için hayali bir dünyaya gider. Burada görülmeyen parçaları anlamaya, yöneticiler arasında denge kurmaya gayret eder. Oysa yangın söndürücü her an ortaya çıkıp ortalığı yıkabiliyordu. Her şey eğlenceli giderken, hiç el değmemiş olaylar, yanlar ortaya çıkıp Max’ı zorluyordu. Travması ile yüzleşmesi karlı tepeleri tırmanmak gibidir...


O deli değildi, her insanın kişiliğini oluşturan bir çok parçası vardı:

İlgi Çekmek İsteyen Parça
Öfkeli/Vahşi Parça
Görünmeyen Parça
Karamsar Parça
Eril Parça - Baba
Dişil Parça - Anne
Mantıklı Parça
İçindeki Ebeveyn
Çocuk Parça

İç dünyasında babasının eksikliği ‘güneş’ ile temsil ediliyor. Güneşin bir gün öleceği, Max’in babasına olan ihtiyacını sembolize ediyor. Ay ve deniz; anne ve duyguları simgelerken, Max ebeveynleri arasında olan olayları hazmetme sürecindedir. Devamlı bir mutsuzluk hali olamayacağı gibi, devamlı bir mutluluk halinin olamayacağını görmektedir Max, önemli olan tam olmaktır. İhtiyacı olan her şeye sahiptir; artık yeniden doğmaya hazırdır. Kahraman çıktığı yoldan, kazandığı zaferden geri dönmeye hazırdır. Artık her şeyi farklı bir gözle bakacaktır...


Baba demek gelecek demektir, güvenli olmak, adım atmak demektir. Bilinmeyenle dans etmektir...
“Burası kayaydı, sonra kum oldu... Sonra toz olacak. Daha sonra ne olacak ben de bilmiyorum.”

25 Nisan 2020 Cumartesi

Across the Universe

Baba: “Hayatınla ne yapacaksın?” Oğul: “Neden  hep konu ne yaptığımla ilgili?” Baba: “Ne iş yaptığın kim olduğunu belirler.” Oğul: “Hayır baba kim olduğun ne yapacağını belirler!”
Her şey toprak devrimiyle başladı. Toprak devrimi ile insanlık biriktirmeye, sahip olmaya başladı. Çoğaldı, çoğaldıkça başka alanlara göz koydu.  Sahip olmakla beraber kendini sahip olduğu topraklarla tanımlaya başladı. Bizden olmayanın topraklarına, kaynaklarına göz koymalar derken binlerce yıl devam edecek savaşlar ortaya çıktı. Kahramanlık kisvesi altında yaratılan diğeri öldürme eylemi politika tarafından desteklendi. Çoğu zaman ise karar veren ile öldüren ve öldürülen kişiler farklı oldular. Çoğumuzun oğulları genç yaşta bu sistemin parçası oldu.

Karşı gelen zihinleri başka güçler durdurdu. Ülkesinden 19,000 km uzaktaki bir ülkede savaşı destekleyen bir ülkede, savaş karşıtı rahip Martin Luther King suikasta kurban gidiyor. 1960’lı yılların gençliği kendi anne-babaları ile çatışırken, kendilerini savaşmayan zorlayan sistem ile mücadele ederken buluyor kendini. Nasıl mücadele edecek? Belli ki kıstasa kıstas, yani zorbalığa zorbalık ile daha da kaos ortaya çıkıyor. En güzel ifade yollarında biri sanat; dönemin ünlü gruplarından biri Beatles...


Across the Universe, Beatles  ve daha bir çok grubun harika müzikleri eşliğinde devam bir film. Filmin kahramanı İngiltere’den büyük umutlarla Amerika’ya göç eden bir genç. Arkadaş baskısı, sistemin dayattıkları ve ailelerin kıtlık dönemlerinde büyümüş olduklarından dolayı tutucu olmaları... Tüm bu dinamikler gençleri tepkisellik, uyum veya kafayı bulma arasında zorlu bir seçime iterken dünyayı değiştirmeye yetecek motivasyonu müzik verebilecek mi?..

24 Nisan 2020 Cuma

Lars and the Real Girl


Doğumda annesini kaybeden çocukların kaderleri oldukça ağırdır. Annesiz büyümenin yanı sıra iki büyük dinamik peşlerini bırakmaz: Suçluluk ve Kaybetme Korkusu... Elbette bu bağlanma problemini yanında getirir. Bağlanma bebek için anneyle başlayan bir süreçtir.

Suçluluk ve kaybetme korkusu ise çoğu zaman bağ kuramamak (kaybedilecek bir şeyin olmaması) ve aşırı derecede nazik olup devamlı masum olma çabasını doğurur. Zaman ilerlese de travma ta derinlerde bir yerde saklı kalır. Oysa beden her daim iyileşme arzusundadır. Benzer durumlar devamlı hayatımıza girer durur. Durumu anlamasak tetikleneceğimiz daha sert olaylar da belirebilir.

Lars and the Real Girl isimli filmde annesini bebekken kaybeden Lars, son derece asosyal yaşarken, problemleri abisinin eşinin hamile kalmasıyla tavan yapar. Onun derindeki inançlarına göre, hamilelik annenin hayatı için ölümcül bir tehdittir. Kendini ifade edemeyen Lars’ın bilinçdışı dünyası ona bu problemi çözmek için hiç görülmemiş bir yöntem geliştirir.


Hemen hemen hepimizde olabilecek küçük nesnelere bağlanmalar veya saplantılar veya gerçeklikten kaçış, onun için garip bir seviyededir. Yengesi ve doktoru başta olmak üzere tüm kasaba onun hiç yaşanmamış ilişkisini, kavgasını ve yasını gerçekleştirmesi için destek olacaktır... Artık yeniden hayata gelmeye hazırdır.
Geçmişin travmaları çözülmedikçe kaderimizi belirlemeye devam eder.

13 Nisan 2020 Pazartesi

Tigertail


Ne kadar uğraşsa babasının dikkatini çekemiyordu. Onun neden bu kadar sessiz olduğunu ve hep eleştirdiğini anlayamıyordu. Yaptığı bir hatanın ardından ağladığında da ona “Ağlamayı kes, ağlamak hiç bir şeye çözüm olmaz” diyordu. Ona da kendi annesi, annesine de kendi annesi söylemişti. Ne babaannesini tanımıştı, ne babasının doğduğu ülkeye gitmişti. Hatta babasının ana dilini bile konuşamıyordu.

Babasının ona tavırlarını eleştiriyor, babasının annesi ile olan ilişkisini başarısız buluyordu. Belki sadece çocukları için sürdürülen bu evliliğin yükünü taşıyordu hala. Kendi ilişkisinde ise veren taraf kendisiydi, vermesine rağmen erkek arkadaşına muhtaç hissediyordu kendini.  Terk edilmesi ise onun için tam bir yıkımdı. Babasından alamadığını erkek arkadaşlarından da alamıyordu...

Artık babanın kendi anlatmasının zamanıydı. Eşiyle boşandıktan sonra geçmişini gözden geçiren baba, yıllar önce sevdiği ancak bırakmak zorunda kaldığı kadını görünce bir şeyler değişmeye başladı. Kızına artık bilmesi gerekenleri anlatacaktı; köklerini, geldiği güzel vatanı ona gösterecekti. Bir yaşında babasının kaybından sonra anne ile hayatı sırtladıkları fabrikayı, babaannesinin ona öğütler verdiği tarlayı gösterecekti. Karısıyla sadece annesinin ve kendi hayatını iyileştirmek için evlendiğini itiraf edecekti. Amerika’ya gidecek maddi destek ancak ona kayınpederi sağlayacaktı.


Zorlu hayatı onun duygularını kapatmasına ve sadece öğrendiği yapmasına sebep olacaktı: “ağlamak hiç bir şeye çözüm olmazdı...”

11 Nisan 2020 Cumartesi

Müslüm Baba



Bazen kader çok zorlayıcı olabilir, bazen çok güçlü olabilir. Çocuk yaşta babası onu çalıştırabilir, annesine ve ona şiddet gösterebilir. Yetmez babası, annesinin ve bebek kardeşinin katili olup hapse girer. Artık erkek kardeşine bakacak tek kişi odur. Hayat ona neredeyse hiç bir şey vermemiştir; sesi ve şarkı söyleme arzusu dışında. Müzikle ilgili ona destek olan üstadı sayesinde biraz türkü söylemeyi ve saz çalması öğrenir.

Oysa kader, yeniden vurmaya hazırlanmaktadır. Önce çok ağır bir trafik kazası yaşar; doktorlara göre bir daha şarkı söylemesi imkansızdır. Babasının hapisten çıkması onun için bambaşka bir sınavdır. Herkese gönlünü açtığı gibi babasına kalbini açar. Her ne kadar duygularını bastırarak bunu yapsa da ona kötü davranmaz. Annesine olan özlemini annesi yaşta bir kadınla evlenerek gidermeye çalışmaktadır belki de. Hiç baba olmaz, ancak milyonların babası olmak için yola çıktığının farkında bile değildir.

Acılar bitmez, bu sefer kardeşi sanki annesi ve küçük kardeşine erken kavuşmak istercesine öbür dünyaya göç eder...

Zaman geçtikçe ün ve para ona gelmeye başlar. Onu dinleyen kitle de onun geçmişini paylaşan bir kitledir genelde. Hayatta olduklarını hissetmek için kendilerini kesen, genelde şiddet gösteren bir topluluktur. Belki de şiddet sevgi ile, bağlanma ve ait olmak ile ilgidir. Kendisi de bedenine kazınmış travmalardan kurtulmanın yolunu alkolde bulmuş, kendini kaybettiği zamanlar tıpkı babasına benzemektedir. Bir konserden sonra hayranlarından biri onu bıçaklar; Müslüm baba onu da affeder...


Öte yandan bu kadar affedicilik, hoşgörü, kendi içinde yaşadıklarını iyileştirmez. Keşke Carl Jung’un sözünü (Bilincimize çıkmayan her şey kaderimize dönüşür) duymuş olsa, geçmişi üzerinde çalışabilseymiş daha uzun ve sağlıklı bir yaşamı olabilirmiş. Tüm bu olanlara rağmen, ilginç kişiliğini son sözü ile bitirir: 
Hayat bana zordu ama güzeldi hakkınızı helal edin”.

1 Nisan 2020 Çarşamba

Invictus


Yaklaşık otuz sene boyunca hapse mahkum olmuştu. Ailesinden ayrı kalmış, işlediği suç ise herkesin eşit haklara sahip olması için mücadele vermekti. Oğlu öldüğünde bile cenazesine katılmasına izin verilmedi. Dışarıda ise siyahlara olan zulümler devam ediyordu. Nihayetinde hapisten çıktığında 71 yaşındaydı. İlk defa ülkesinde siyah tenli yerli halk oy kullanabiliyordu. 75 yaşında Devlet Başkanı olarak göreve geldi. Nereden başlayacaktı? Beyazlardan intikam almak isteyen taraftarları, onun göreve gelmesiyle tedirgin olan karşıtları vardı. Onun ismi Nelson Rolihlahla Mandela ya da kabile adıyla Madiba’ydı.

Biliyordu ki, herkese gönlünde bir yer vermezse bu kan davasına dönüşecek ve kısır döngü sürüp gidecekti. Bir ulusun medeniyet seviyesi azınlıklarına gösterdiği saygıyla ölçülüyordu. Ekonomik sıkıntılar altında farklı duygu yoğunluğuna sahip iki grup nasıl ortak bir payda da birleştirebilirdi. Milli marşları konusunda bile aynı fikirde değillerdi. Onları bir araya getirecek olan katalizör spor olabilirdi. Rugbi her ne kadar İngiliz kaynaklı olsa da, oyuncuların biri hariç herkesin beyaz olduğu bir dal da olsa Dünya Şampiyonasına ev sahipliği yapmak büyük bir fırsat mıydı?

Bir yandan iki grubun arasını iyileştirmeye çalışırken, taraftarlarına şu mesajı veriyordu:
“Affetmek ruhunu özgür kılar. Korkuyu siler. Bu yüzden çok güçlüdür.”

Takıma destek olmak için takım kaptanı Francois Pienaar ile iletişime geçti. Manevi destek vermek adına ona öğütler veriyor, her takım oyuncunun ismini ezberliyordu. Onun liderlik yetenekleri takım ruhunu da olumlu yönde etkiliyordu. Lakin kimse Güney Afrika takımına çeyrek finalden ötesi için şans tanımıyordu. Yeni Zelanda takımı ise tüm rakiplerini fark atarak yeniyordu.

Takım kaptanı Francois Pienaar için de bam başka bir yolculuktu bu. Mandela’nın 27 yıl kaldığı küçücük odasını, yer yatağını gördükçe onun kalbinin genişliğine anlam veremiyordu. İlk defa tüm Güney Afrika için oynayacaklardı. Yerel dildeki marşlarını da ezberlemiş, takımı sırtlamaya koyulmuştu.

“Ben, kaderimin efendisiyim, ruhumun kaptanıyım ben.”

20 Mart 2020 Cuma

A Beautiful Day in the Neighborhood

“Ebeveyn olarak yapabileceğimiz en önemli şey, kendi çocukluğumuzu hatırlamak ve onların nelerden geçtiğini hatırlamak. Kimse olduğu gibi büyümüyor.”
Ünlü psikolog Sigmund Freud insanlığın yaşadığı sıkıntıların temelini çocukluk dönemlerine dayandığını keşfetmiştir. Özellikle altı yaşımıza kadar olan dönem. Ancak anlaşılıyor ki bu etkilendiğimiz süre bu yaşla sınırlı değil. Ancak o zamanlar çözülememiş konu bu etkinin asıl sebebiydi. Sebep daha sonraları John Bowlby tarafından ortaya çıkartılmıştır: Bağlanma problemi. Çocuğun ebeveynlerine bağlanma ihtiyacı hayati derecede önemlidir. Oysa çoğu zaman anne veya babamız fiziken veya ruhen yanımızda değildir... Nadir durumlarda da her ikisi de meşguldür.

A Beautiful Day in the Neighborhood (Mahallede Güzel Bir Gün) filminin kahramanları çocuklara yönelik bir program yapan ünlü Bay Rogers ve onun hakkında bir röportaj yapacak olan Lloyd Vogel’dir... Bay Rogers çocukların muhtemel problemleri üzerinde dururken, onların bu konularda kendilerini ifade etmesi ve farklı bir bakış açısı sağlamaya çalışmaktadır.

Lloyd evli ve bir çocuk sahibidir. Bebeklerinin tüm yükünü eşinin omuzlarına teslim etmiştir. Eşi daha eril, kendisi de beceriksiz ve öfkeli bir izlenim vermektedir. Babası ile yıllardır konuşmayan Lloyd, onu bir türlü affedemez. Annesi Lloyd küçükken ölmüştür. Annesi ölmeden önce babası onları bırakıp gitmiştir.

Lloyd iş yerinde de müdürü ile sıkıntı yaşar. Gayet otoriter bir karakter ile çalışmaktadır. Babası kız kardeşinin düğününde ortaya çıkar ve oğluyla geç de olsa bir bağ kurmaya çalışır. Lloyd’un hayatı Bay Rogers ile tanışmasıyla değişmeye başlar. Bay Rogers Lloyd’un geçmişte yaşadıkları ile ona destek olmak ister..

“Baban da senin bugünkü insan olmana katkıda bulundu.”
Lloyd öfkelidir; her öfkenin ardında bir acı yatar. Onun acısı ise annesinin kaybıdır. Babasının onları terk etmesi acısını ve dolayısıyla öfkesini canlı tutmasına sebep olmaktadır. Bay Rogers ile görüştüğü sıralarda annesinin vizyonunu görür. Annesi hasta yatağında yatmaktadır ve oğluna şöyle der:
“Bunu benim yaptığını biliyorum. Öfkeyi tutuyorsun. Buna ihtiyacım yok.”
Kimse her zaman iyi veya her zaman kötü değildir. Lloyd’un babası yıllar sonra değişmiş, yaptıklarından pişman bir duruma gelmiştir. Ölmeden önce tek isteği oğlu ile barışabilmektir...

“Çocuklar şunu bilmeli: yetişkinler bazen plan yaparlar ve işler umdukları gibi gitmez.”