28 Aralık 2018 Cuma

Noces



Henüz 18 yaşına girmişti, medeniyetin beşiği denilen Avrupa’nın göbeğinde yaşayan Pakistan’lı bir ailenin üyesiydi. Güzel bir genç kız olmuştu. İkiz erkek kardeşi ve ufak kız kardeşi evde onun en yakınlarıydı. Okuldaki arkadaşları ile ailesinin gelenekleri arasında bocalamıyor değildi. Sevgilisinden hamile kalmış, ne yapacağını bilemiyordu. Sevgilisi ondan daha da çocuktu. Yine sırrını kardeşi ile paylaşıyordu. Paylaşsa da her şeyi tek başına yaşıyor, tek başına yükleniyordu sorumlulukları...

Çıkmazdaydı; ailesi öğrenirse dünya başlarına yıkılırdı. Evlenmeden olacak bir çocuğa kimsenin tahammülü olmazdı. Onu yaratan sadece iki insan mıydı? Bir türlü karar veremiyordu. Bambaşka bir dünyanın içerisinde fanusta yaşıyorlardı sanki. Ailesini seviyor, onların kurallarına uymaya çalışıyordu, öte yandan içinde arkadaşları ile kurduğu iletişim ve medeniyet onun içindeki çelişkileri artırıyordu.

Onun ailesinde, teknoloji görücü usulü evlilikleri online olarak yapmayı imkanlı kılıyordu. İnanamıyordu üç tane Pakistan’lı gencin fotoğrafından evleneceği ve belki de çocuk sahibi olacak kişiyi belirleyecekti. İtiraz etmeye çalışıyordu, ancak ailesi çok netti. Herkes öyle yapmıştı, kendisi de öyle yapmak durumundaydı. Aileye karşı gelmek onları üzmek ve utandırmak demekti. Hiç vicdanı yok muydu? Nasıl bir vicdan diye düşündü kendi kendine... Kör Vicdan...

Ailenin gelenek ve göreneklerine göre hareket etmek ve etmeyi de cezalandırmak... Önce göz dağı vermek, sonra gerekirse canını almak; aileye leke sürülmesini önlemek. Kızlarının sevdiği bir adamla evlenmesindense, ailenin kendi kızlarının faili olması daha gurur vericiydi. Nasıl bir vicdandı bu? Aileye ait olma güdüsü çok güçlüydü. Tüm bireyleri kör edebilecek kadar güçlüydü bu duygu... Onların birbirine bağlayan gücün sevgi yerine kurallar olduğunu sanıyorlardı artık. Sevecenlik yerine, merhamet yerine, katı örf ve adetler uygulanıyordu.


Önce kabul etti, uzaktan bir nikah ile yüzük bir taktı; süratle giriyordu bilinen hapishanenin içerisine... Canına tak etti ve kaçmaya karar verdi. Babası kalp krizi geçirdi, kızının mutluluğundan ziyade onun ailenin namusu ile kendini feda edecekti neredeyse. Bir tek evrakları evde kalmıştı, geri dönüp alması gerekiyordu Zehra’nın... İşte o anda olan oldu, en sevdiği, en çok güvendiği kişi körleşmişti. Bir yandan ona sarılırken diğer yandan onun canına kıyıyordu...

18 Aralık 2018 Salı

Hayatı Allak Bullak Olmuştu


Neden başlamıştı sorgulamaya? Her şeyin ardındaki anlamaya? Ne var sanki bu kadar deşmeye? Allak bullak olmuştu hayatı... Eskiden mutsuzdu ancak en azından o şekilde yaşamaya alışıktı. Arada bir kafasını dağıtıp, gezip tozup unutabiliyordu kederi... Daha önce denediği taktikler de keyif vermez olmuştu. Geriye dönemiyor, büsbütün içi sıkışıyordu. Ne dedikodu yapmak, ne maç seyretmek, ne de klasik gündelik muhabbet hoşuna gidiyordu artık. Neredeydi ‘çıkış’ tuşu? Bu oyun artık onun üzerine üzerine geliyordu.


Hep o bilmiş arkadaşı yüzünden olmuştu. Neymiş efendim; her şeyin ardında bilinçaltındaki dinamikler varmış. Bunlar sadece bizim yaşadıklarımızından değil, ailemizin, atalarımız ve hatta bağlı olduğumuz millet, etkin köken veya inanç sistemlerinde olan olaylardan da etkileniyormuş. “Bana ne dedemin terk ettiği nişanlısından?” diyecek gibi oluyordu... Aradaki derin bağı da hissetmeden edemiyordu. Şöyle mantıklı bir şekilde baktığında da aile yaşananlar ve ortaya çıkanlar aşikardı. Babası erkenden vefat etmiş, evin büyük evladı olarak birden kendini evin reisi olarak bulmuştu. Annesinin bile hayatına karışır olmuştu. Doğal olarak hayatına çektiği kadınlar da çocuk gibiydi. Sanki onlar da babalarını arıyorlardı.

Onun gibi geçmişleri ile çalışan başka insanların hikayelerine baktığında ise türlü türlü başka olaylar ve etkilerini görüyordu. Yadsımak çok zordu. Ancak yine de rahatsızdı. Tüm dünyası alt üst olmuştu. Bu kurtulamadığı bakış açısı ile artık hiç bir şeyi kişisel almıyordu. Nasıl alabilirdi? Herkesin davranışının ardında düzinelerce olay ve hikaye yatıyordu. Bazılarını kendileri bile bilmiyordu.

Ne diyorlardı? Aile sistemi... Sistemik bakış açısı... Sistemdeki her üye birbirine bağlıydı ve birbirini bir şekilde etkiliyordu. Sistem hareketli olmasına rağmen hep bir denge arıyor ve bir süre dengede duruyordu. Ta ki bir şey o sistemi dürtene kadar. Anne ve babası evlenip yeni bir sistem kurmuşlar, bir şekilde dengede yaşanırken, babası bu dünyadan göçünce, sistemde denge bozulmuştu. Babasının boşluğunu istemese de kendisi doldurunca sistem yine bir dengeye ulaştı. Sistem bireylerin huzurunu her zaman ikinci sıraya atar gibiydi. Önemli olan öncelikle sistemin dengeye ulaşmıştı.

Tüm bunları düşünürken kafasının içinde bir şimşek çaktı. Evet! Bu sorgulamalar sistemin mevcut durumunu değiştirmiş , kendisinin de hayatında da depremler oluyordu sanki. Ne demişti usta? “Bir durum anlaşılması ve kabul edilmesi sistemin dengeye ulaşması için yeterlidir.” Edindiği yeni anlayış ile biraz sabretmesi gerekiyordu... Derinde bir yerden biliyordu artık; zihninden çok daha büyük bir akıl sistemi yönetiyordu. Ancak tıkanıkları açtığında sistemin hem onun hem de sistemin hayrına hareket edecekti. Geriye dönüş yoktu. Bir anda tüm sarsıntılara rağmen içinde bir huzur duydu... Tüm sistemlerinde de birbirleri ile olan ilişkisini fark etti. Geriye gitti, bildiği tüm tüm zamanın gerisine...

16 Aralık 2018 Pazar

Voyage of Time: Life's Journey

"Anne, o zaman benimle yürüdün. Sessizlik içinde. Bir Dünya olmadan önce. Gece ve gündüzden önce. Sadece sessizlik içinde. Hiç bir şey mevcut değilken..."
Zaman çok ilginç bir kavramdır. Görecelidir, yer çekimi arttıkça zaman bile bükülebilir ve Evren genişledikçe zaman göreceli olarak yavaşlamıştır. Kimilerine göre Tanrı'nın dünyayı yedi günde yaratması 13,5 milyar yılın farklı bir izahıdır. Tüm evrenin yaşını bir yıllık bir takvime oturtursak 1 Ocak Yaratılış ve 31 Aralık gece 24:00 de bugün olur. Böyle bir takvime göre Dünya Ağustos ayında, ilk organizmalar da Kasım ayında ortaya çıkar. Karadaki ilk bitkiler 18 Aralık'ta, ilk dinozorlar 24 Aralık'da ortaya çıkar ve 29 Aralık'ta dinozorlar yok olur. Anatomik açıdan ilk insan 31 Aralık 23:54'de sahneye çıkar. Aklımıza gelebilecek tüm insanlar, tüm olaylar son 6 dakika (Yaklaşık 150,000 yıl) içinde olmuştur. Ancak zaman yavaş veya hızlı gibi de gelse devamlı ilerler ve zamana bağlı bu evrende, başlangıcı olan her şeyin bir sonu vardır.
"Anne, neredesin? Nereye gittin? Korkuyorum. Bir sürü sorun var. Ben çocuğum değil miyim? Sen kimsin? Hayat veren, ışık getiren..."
Tüm bu zaman, bu evren; yaratılış... Etrafımıza bakınca ayrımlar, tezatlar, yoksulluk, savaşlar, kavgalar, kıskançlıklar tüm hızıyla devam ediyor.  Dünya can çekişiyor. Zengin daha zengin olma derdindeyken, insanlar birbirinden fiziksel olarak uzaklaşıyor. Sanal bir dünyada rüya görmeye ve rüya yaratmaya devam ederek kendi kabuslarını yaratıyorlar. Tüm bu mucizenin sonu bu mu? Suçlusu hayatta kalmak için evrilen zihnimiz mi? Zamanın ve mekanın küçücük bir diliminde yarattığımız kabusun sorumlusu kim?

"Konuş benimle, neyim ben? Neredeyim? Beni buraya kim getirdi? Ben senin neyinim? Kendini yeyip bitiriyorsun? Sırf kendini yeniden doğurmak için. Daima birlikte olacak mıyım? Neden sessizsin? Bir anne çocuğunu unutabilir mi? Hiç bir şey yapmıyorsun? Hiç bir şeyi yanlış görmüyorsun? Senden korkuyorum."
Bir çok fizikçiye göre evren genişlemektedir ve yeteri kadar genişlediğinde bir büzüşme olabilir ve büyük çöküş ile yine her şey yeniden birleşebilir. Acaba evren defalarca yaratıldı mı? Bizler kaçıncı defa bu evreni deneyimliyoruz? Bu sefer de sınıfta mı kaldık? Yine mi yanılsamalar kazandı? Yine mi Maya kazandı? Tanrı bizi cezalandıyor mu? Yoksa derin bir anlayış kazanmamız için fırsatlar mı veriyor?
"Ey yaşam, iyiyi verensin. Kendini oluşturursun. Bin bir türlü şekle girersin. Karşılık beklemeden verirsin."
Hayat bize verilmiş hediyedir. Hediyeyi alıp onun tadını çıkarmak yerine, hediyenin içinde amaçlar belirlendi. Hedefleri, hiç bitmeyen yeni hedefler kovaladı. Rekabet böyle doğdu. Karşılaştırma, kıyaslama ve en sonunda şiddet... Her türlüsü. Birbirine, kardeşine, doğaya, hayvanlara, bitkilere, dünyaya karşı şiddet... Fiziksel veya psikolojik. Bazen Tanrı'ya sığınır bazen isyan ederiz? Oysa doğa adalet diye bir kavram yoktur. İyi veya kötü yoktur. Sadece olan olaylar vardı. Etki-sonuç yasasına bakacak olursak, her şeyin ardında başka birileri vardır. Yediğimiz her şeyin, kullandığımız nesnelerin ardında binlerce, milyonlarca insanın dokunuşu vardır. Sadece son 6 dakikada... Daha önceye gittiğimizde, her şeyin ardında Yaradan çıkar karşımıza.

"Sen sevmem gerekensin. Çok fazla neşe. Neden her zaman olmuyor? İyilik verensin. Hayatsın. Sana göre her şey sana geri döner. Köprüsün. Geçitsin. Ah anne! Onlar ne başardı? Üzüntü, acı...  Zaman tahrip ediyor. Hepimizi yeyip bitiriyor? Ne zaman bitecek? Sana nasıl ulaşırım? Sen... Her şeyin arzu ettiği iyilik. Zamanın ötesinde. Kederin ötesinde."
Her şey zamana bağlıysa, hayatlar, dünyalar ve evren son bulacak. Bu Dünyanın tüm meseleleri; acı, ve kederle dolu olsa da, hepsi rüyanın bir parçası. Kabus da olsa, güzel bir rüya da olsa, geçici bir durum... Kabul etmesi zor gibi gözükse de hepimiz, evren ve zaman kaynağına dönecek. İlk patlamadan beri her şey halen birbiri ile bağlı... Madde gibi gözüken titreşimleri bir arada tutan sadece tek bir kuvvet var: Sevgi. ‘Bir ben var benden içeri’ derken Yunus Emre, tüm Evren’in hikayesini anlatıyor belki de. Tanrı ile kulun birbirinden ayrılmadığı söyleyen Mevlana, Yaradan ile tüm insanlığın sadece sadece gördüğümüz yanılsamaların olduğunu ima ediyordu.

İnsan Evren’in bu uzun hayatını gördükçe, hücrelerinde özümsedikçe, zihnin ötesine geçme ihtimali doğuyor. Tüm bunlar, şu sıradan hayattaki, sıradan kavgalar için mi yaratıldı? Yaratımdaki mucizeleri her hücremizde taşıyoruz. Güzelliği ve mucizeyi görmek, bu kadar mı zor?

“Anne, seni severken neyi seveceğim? Sen; aydınlık, karanlık, güve, alev, arkadaş ve yabancı. Şarap ve kadehi... Şafak, ışığımız... Ah anne, akıttığın gözyaşları, önemsediğini gösteriyor, dökülen sevgi, çabalar, ümitler... Gölgeler kaçıyor, Zaman, kaynağına geri dönüyor. Anne, elini tutuyorum. Artık rüya görmüyorum. Sana katıldım. Yapraktan dala, daldan ağaca... Sevgi bizi bir arada tutuyor. Senin içinde yaşayan ölemez. Hayatsın! Annemizsin!”

14 Aralık 2018 Cuma

I Feel Pretty



Hayatımızdaki tüm gerilimler ikilikten dolayı ortaya çıkar. İkilik karşılaştırmaya sebep olur. Zihnimizin içindeki en bu çelişki, kendimizi gördüğümüz halimiz ile olmamız gereken halimiz arasındaki farktır. Bu fark hiç bir zaman kapanmaz ve her ikisi de bakış açıları içerir. Öncelikle kendimizi gördüğümüz veya gördüğümüzü sandığımız kişiliğimiz sabit değildir. İkincisi olmamız gereken hayali durumumuz ya başkaları tarafında empoze edilir veya bu bizim tasvir ettiğimiz bir rüyadır.

Kişilik kelimesinin kökeninde maske anlamı yatmaktadır. Çocukken maskesiz ve sınırsız bir özgüven ile hayatımızı sürdürürken, toplamsal uyum içgüdüsü ile bazı kişilik özellikleri geliştiririz. Topluma uyum hayatta kalmakla ilgilidir. Çünkü atalarımız ancak bir kabilenin üyesi olarak neslini devam ettirmiştir. Ailemizdeki daha bir çok dinamik, çocukken görülme, onaylanma ve takdir edilme ihtiyacı maskeler yığınının oluşmasını hızlandırır. Psikolojik kişilik, duygu ve düşüncelerimizi saklamaya bir dereceye kadar yardımcı olsa da, iş fiziksel özelliklere gelince durum değişir.

Makyaj, kıyafetler, estetik ameliyatlar, peruk ve daha bir çok aksesuar belki yardım ediyormuş gibi görünür. Öte yandan kendimizi beğenmediğimiz ve kolay kolay saklayacağımız yanlarımız olduğunu düşünür, üzülürüz. I Feel Pretty filminin kahramanı hafif kilolu genç kızımız (Reene) istediği forma girmeye çalışırken başına bir kaza gelir. Bu kazadan sonra kendini aynada görmek istediği şekilde görür. Görünüşünde bir değişiklik olmamasında rağmen, Reene artık kendini güzel bulur. Özgüveni tavan yapar. Bu özgüvenle bam başka bir hayat sürmeye başlar. Ta ki ikinci bir kazada normale dönene kadar...


Oysa ilk kazada hiç bir şey değişmememiştir. Sadece kendine bakış açısı değişmiştir. Artık olması gereken biri yoktur kafasında... Olmadığı ne varsa yok olmuştur. İçindeki sevgi, neşe, yaratıcılık ortaya çıkmıştır. Sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da ikilemler gittiğinde geriye sadece özü kalmıştır. Bu, sadece onun başarabileceği bir yolculuktur...

13 Aralık 2018 Perşembe

Neden İyiliğin Karşılığını Alamıyordu?


Herkese iyilik yapmak eğilimdeydi. Herkesin iyiliğini istiyor, kimseyi incitmek istemiyordu. Oysa bir süre sonra iyilik yaptığı insanlar ya onu sömürmeye başlıyor ya da uzaklaşıyordu. Kimseye yaranamıyordu. Bu kadar merhametli olmasına rağmen bu nankör insanları neden hayatına çekiyordu? Yine dönüp dolaşıp kendini suçlar gibi oldu, ancak tam o sırada bu konularda güvenebileceği biri aklına geldi. Açık açık soracaktı...


Nereye kadar iyilik yapmalı?

“Bizler hayatı karşıtlarla, zıtlıklarla öğreniriz. Kısa-uzun, ince-kalın, doğru-yanlış ve iyi-kötü... İnsan zihni böyle çalışır. Fiziksel hayatta bu karşılaştırmalar işe yararken, psikolojik dünyada bir engel olmaya başlayabilir. Ailemiz bize içtenlikle iyi ve kötüyü, doğru ve yanlışı öğretmeye çalışır. Oysa bu kavramlar tamamen görecelidir. Bir toplumda iyi olarak kabul edilen başka bir toplumda kötü olarak kabul edilebilir.

Görecelik dışında diğer bir boyut ise, yapılan eylemin sonuçlarıdır. Biz iyilik yaptığımızı sanarız, oysa belki de yaptığımız onu engellemektir, kötü hissetmektir veya başka bir şey. Bir kuş yumurtadan çıkmaya çalışırken, dışarıdan gelen bir yardım eli yumurtayı kırarsa, kuş çıktığında uçamaz. Kabuğu kırmak için gösterdiği efor onun kanatlarını güçlendirmektedir. Bize göre yaşadığımız olumsuz durumlar sonunda bir hediye bırakır. Bizden borç alan ve borcunu geri vermeye söz vermiş fakir birisi borcunu geri ödemeye kalktığında, ona iyilik yaptığımızı düşünerek ondan bu parayı almazsak onu küçük görmüş olabiliriz.

Her insan kendi kaderi ve kendi dinamikleri ile dünyaya gelir. Bunların çoğunu atalarımızdan taşırız. Bu dinamiklerin en önemlilerinden biri alma-verme  dengesidir. Ailesinde sevgi akışında herhangi bir tıkanıklık varsa – ki genelde vardır – kişi ya çok alma ya da çok verme eğiliminde olur. Vermek ve almak hem maddi hem de manevi anlamda olabilir. Ne alan suçludur, ne de veren. Milyarca kader birbirleri ile daima temas halindedir ve iç içe geçen bu küçük evrenler sonsuz bir akıl ile kusursuzca yönetilir. Dışarıdan bariz istismar gibi görünen durumda her iki insanın geçmişin payı vardır. Aksi mümkün değildir. Birey arkasındaki yüz binlerce yıldır gelen sistemin küçücük bir parçasıdır. Çaba, öfke, isyan, şiddet tüm ayrımlar bitene kadar devam edecektir. Tüm sistemler en sonunda tek bir sistemde birleşir.”


Acıyarak iyilik yapmak ile merhamet ile iyilik yapmak hakkında neler söyleyebilirsiniz?

“Bakış açımızı değiştirdiğimizde acımanın ne kadar büyük bir kibir olduğunu görmeye başlarız. Acımak durumun olduğu haliyle kabul etmemek ve durumu değiştirme çabasıdır. Yardım etme dürtüsü ile iyilik yaptığımızı düşünürüz. Oysa bu tür bir yardım ardında başka aile dinamikleri yatar. Kişi kendi içindeki sorunlarla yüzleşmediğinden başkalarına yardım ederek kendi egosunu besler. Egonun iyisi, ulvisi olmaz. Parlatılmış ego da yine egodur. Her yardım girişiminde sizin sisteminizde oradadır ve bu işleri daha da karıştırır.

Dolayısıyla merhamet ile iyilik yapmak kavramı da çok farklı değildir. Belki daha farklı bir ifade merhamet ile yaklaşmak olabilir. Eylem bile değil çünkü bazı durumlarda sadece birinin yanında bulunmanız o kişiye verilebilecek en önemli destektir. Sevgi ve merhamet olduğunda düşünceler, yargılar, iyi-kötü düşünceleri ortadan kalkar. Sadece kalbinizi dinler ve ne yapılması veya ne yapılmaması gerektiğini bilirsiniz. Sanki orada yokmuş gibi...”

Tüm bunlar çok mantıklı gelmişti, sanki zihninde değil de daha derin bir yerlerde bir titreşim hissetti. Hazmetmek ve uygulamak için biraz zamana ihtiyacı vardı. Ancak artık hiç bir şey aynı olmayacaktı...

11 Aralık 2018 Salı

Don't Worry, He Won't Get Far on Foot


Zanaat bir işte ustalaşmaktır, sanat ise kişinin kendini ifade edişidir. Bir çok durumda bir çok kendimizi sözlü olarak iyi ifade edemeyebiliriz. Özellikle çocukken ailemizde bu hak bize verilmemişse veya biz kendimizi ifade edecek cesareti kendimizde görmediğimizde... Bazen de ifade etmek etmek istediğimiz kişiler ortada yoktur bile. Anne veya babamız yoktur, nadiren de olsa ikisinin birden ortada olmadığı durumlar olabilir. Tıpkı karikatürist John Callahan’ın kaderinde olduğu gibi. Gazetede karikatürler çizen Callahan hayat hikayesini konu alan bu film, ismini onun en meşhur karikatürlerinden birinden almış.

Sanat ve mizah, kendimizi ifade etmenin en etkili yollarından ikisidir. Özellikle bizim kültürümüzde mizahın etkisini fazlaca görürüz. Callahan, babasını hiç bilmez; annesi de onu bebekken rahibelerin yanına bırakır. İrlanda kökenli Amerika’lı öğretmen, kızıl saçlı annesi onu istememiştir. İlerleyen yaşlarda kendini alkole teslim eden Callahan bir gece içkiyi fazla kaçırır. En az onun kadar içen arkadaşı arabayı kullanırken bir direğe çarpınca Callahan hayat boyu tekerlekli araba ile yaşamak zorunda kalacaktır. Arkadaşı ise sadece birkaç sıyrıkla kurtulmuş ve onun yanına gelecek cesareti gösterememiştir. Oysa artık hayat boyu birbirlerine bağlanmışlardır. Fail ve kurban derinden bir bağ ile bağlanırlar. Bilseler de bilmeseler de olanlarda kendi geçmişlerinin bir rolü vardır.


Tüm bu olaya diğer bir arkadaşı ilginç bir yorum yapar:
“O kaza onun hayatını kurtarır. Kaza olmasaydı alkolden ölecekti...”

Gerçekten de kaza onun hayatını değiştirir, hastanede Anna ile tanışır ve daha sonra alkolikler kulübünden fayda sağlar. Zor da olsa çizdiği karikatürler onun kendini ifade ediş şekli olur. Daha sonra anlaşılacağı gibi Callahan sekiz yaşındayken cinsel tacize uğramıştır. On iki yaşında alkol kullanmaya başlar. 21 yaşında da bahsedilen araba kazasını geçirir. 27 yaşında alkolü tamamen bırakır, karikatürün yanında müzikle de uğraşır. 59 yaşında nefes zorluğu çekerek bu dünyaya veda eder. Tüm sıkıntılarının üzerinden bir parça üstesinden geldiğinde sanat ona hediye gibidir.


Belki de tüm çabası yeterli olmamıştır. Anne demek hayat demektir, nefestir, candır. Annesine olan öfkesi aşikar ve normaldir... Hastalığı da sanki hayatının ilk dönemine dayanmaktadır...