16 Mayıs 2022 Pazartesi

Uysallar

 


Mimar oldu. Patrona evet dedi, müşteriye evet dedi. Eşine evet dedi. Çocuklarına evet dedi. Ankara’dan İstanbul’a gitti. Bunu alan bunu da aldı misali hayatı şekillenmeye başladı. Maaşı vardı, kredi aldı. Ev aldı. Araba aldı. Onu aldı bunu aldı. Artık aile mezarlığı bakmaya başladı. Yaşı 44’dü…

Kimdi Oktay? Mimar? Baba? Eş? Büyük firmada bir unvan? Akıllı evi, arabası olan başarılı biri miydi? Oysa şimdi bedeni bile bu duruma isyan ediyor onu panikletiyordu. Dışarıdan alkışlanan bir hayat içinde bom boştu.

“Bu hayatta hiçbir şeyi protesto etmedim ben. Hep televizyondan izledim. Sadece bir ara punk dinledim. Şimdi punk Oktay kim? Ben kimim?”

Çocukluğunda da istediklerini söyleyemeyen Oktay bir dönem punkçı olup kendini az da olsa iyi hissetmişti. Babası ona sert davranarak onu okutmuş, kendine göre en iyi babaydı. Çünkü babası kendi küçüklüğünde babasının yüzüne bir bile bakamazdı. Bu nimetler 70’li kuşak için bulunmaz nimetti. Oysa babasının da tonla sırrı vardı.

Oktay’ın eşi Nil de, hayatında çalışmamanın verdiği mutsuzluk, görülmeme ve değersizlik duygusu ile yanıp tutuşmaya ve çalışma hayatına atılıp kendini değerli hissetmek istiyordu. Başvuru yaptığı yerler onu yaşlı bulurken, hayal kırıklıkları arka arkaya gelmekteydi. Bir gün bir yaka kartı ile bir şirkette çalışıyormuş gibi yapmaya ve başka plaza çalışanları ile arkadaş olmaya başladı. Başta bu durumdan çok memnun olsa da, kurumsal hayatın kadınlara yönelik acımasız yanını görmeye başladı.



Oktay’ın rol aldığı son iş, bir hapishane inşası ile ilgiliydi. Hayatta hissettiği hapis olma duygusunun bir devamı gibiydi bu proje. Bu projenin karşı sorumlusu, kendi hayatından kaçmaya çalışan geçinmesi zor olan Beyhudar Bey, Oktay’ın antagonisti gibidir. Onun reddettiği bütün yanlarını aynalamakla kalmaz, Oktay’ın ailesinin birbiri ile yüzleşmesine sebep olmaktadır.

Tüm sırlar ortaya çıktıkça, herkes kendini ifade ettikçe, sistem rahatlama başlar…

23 Nisan 2022 Cumartesi

Tina

 


Fakirlik içinde büyüyordu. Annesi onu terk etti. Ardından babası da onu terk etti. Beklediler. Ancak kimse geri gelmedi. Genç yaşta anne ve babasız kalmıştı. Derken onun hayatına bir kral, bir baba figürü girdi. Müzik grubu olan, kendini kullanmış hisseden güvensiz biri olmasına rağmen onun için beyaz atlı prens gibiydi. Şarkı söylemeye başladı. Hiçbir dans veya şan dersi almamasına rağmen harika bir performans sağlıyordu. Belki babası yerine koyduğu bu adama aşık oldu ve evlendi. Kocasının sahnelerde onun önüne geçmeye başlamıştı. Kocasının savunma mekanizması ise ona şiddet uygulamaktı. Çocuklarının olması da durumu değiştirmiyordu. Ona verdiği sadakat sözü ondan kopmasını engelliyordu. İstediğiyle beraber olan kocasını terk edemiyordu. Derken bir gün canına tak etti ve onu terk etti. Adı Anna Mae Bullock’tu… Kazandığı her şeyi kocasına bıraktı. Ondan ona miras kalan tek şey sahne ismiydi: Tina Turner.

Tüm yaşadığı acılardan geçmesine yardım eden belki de evliyken tanıştığı Budizm’di. Budizm’im felsefesindeki acıların bir sebebinin olması ona vermişti belki de. Acı çeken, şiddet gören, ezilen kadınları temsil etmeye başlamıştı. Derken yeniden meşhur olmuştu. Kırk yaşında bir ergendi. Kitabı çıktı. Kitabın filmi çıktı. Oysa o filmi bile seyretmek istemiyordu. Hayatına devam etmek istiyordu. Dolayısıyla beynine eski anılara takılmaması için elinden geleni yapıyordu. Hatta annesini bile rahat ettirmeye çalışıyordu. Ondan alabildiği kadarıyla yetiniyordu… Hayat arkadaşına da kavuşmuştu. Tüm olumsuzluklara rağmen her şeyin kendinde biteceğini biliyordu sanki.


Herkes ona hayrandı, herkese ilham veriyor ve örnek oluyordu. Artık mutluydu ve mutsuzluk üzerinde durmak istemiyordu…   

“Affetmiyorsan acı çekersin… ve ne için?”

8 Ocak 2022 Cumartesi

I Have Never Been in New York


Hafızan bir anda tamamen silinseydi nasıl olurdu? Kim olurdunuz? Tüm geçmişten getirdiğimiz duygular, düşünceler, inançlar orada olmadığı için kendimizi daha özgür mü hissederdik? Yoksa kendimizi kaybolmuş gibi mi hissederdik? Peki ya atalarımızdan getirdiklerimiz; olumsuz olduklarını bile bile bırakmamak için yemin etmiş yanımızla işbirliği yapmak kolayımıza mı gelirdi?

Geçmişte öfkeli olduğumuz insanlara neden öfkeli olduğumuzu hatırlamamak büyük bir kayıp mı olurdu? New York’a hiç bulunmadım isimli filmin konusu televizyonda program yapan kadının annesinin hafızasını kaybetmesini ve ardından kaza ile çıktıkları gemi yolculuğunu konu alır. Annesi gemiye yanlışlıkla binince kaçak yolcu statüsünde temizlik işleri yapmaya başlar.

Birden bire mesleki kimliğinden de özgürleşen Lisa, umulmadık bir şekilde kızıyla tatile çıkan bir sigortacıyla karşılaşır. Aralarındaki çekişme bir ilişkiye doğru ilerler. Annesinin peşinden bu yolculuğa çıkan Lisa, geçmişi hatırlamayan annesi ile arasındaki ilişkiyi düzeltebilecek midir? Babası hakkındaki gizemi çözebilecek midir? Geçmişin tortusu olmadan annelik yapmaya başlayan bu yaşlı kadında farklı bakacak mı?