25 Aralık 2017 Pazartesi

Mother!


Tüm dini mitler ortak özellikler gösterir. Tanrı insanı yaratmış; Adem ile Havva çocuklar doğurur. Habil ile Kabil birbirini öldürür. Şeytan Tanrı’ya karşı çıkar ve insanın yoldan çıkmasından sorumludur. Daha sonra belli dönemlerde Tanrı’nın elçileri insanları doğru yola sokmak için Dünya Ana’ya gönderilmiştir. Her millet kendi Peygamberinin dediklerinin bugüne kadar değiştirilmeden geldiğini iddia eder ve ona göre kendi davranışlarını ayarlar. Ancak ortak zemin, iyi-kötü, günah-sevap, melek-şeytan arasındaki karşıtlıklardır. 

The Mother, dini sembollerle dolu bir film. Bu sembolleri anlamadan filmi seyretmek zaman kaybı olabilir. Filmde anne, dünyayı temsil ediyor; baba ise Allah. Eve sonradan gelen Adem ve Havva; onların kavga eden çocukları Habil ile Kabil ve diğer tüm insanlar... Yasak elmanın sembolü ise babanın elinde tuttuğu ve yeniden yaratım için ona ilham veren kristal. Annenin çocuğu ise Hz. İsa... Hristiyan bir bakış açısının hakim olduğu filmde insanlar dünyayı perişan ederler ve Tanrı evreni bir arada tutan güç olan sevgi ile yeniden başlar. İnsanlık başarana kadar tekrar ve tekrar denenecek bir oyun gibidir hayat...


Filme değişik bir bakış açısından bakarsak, yansıttığımız dünya iç dünyamızdır. Kolektif olarak yaratılan şiddet dolu, dünyayı mahveden hayat, iç dünyamızın yansımasıdır. Bu sebeple annenin başına gelenler ve her bir köşenin işgal edilmesi zihnin karışıklığını ve dualitesini gösterir niteliktedir. Lakin tüm bu ayrımlar zihni rahatlatmaya yaramaktadır, öyle değil mi? Bir şey olduğunda Tanrı’ya sığınmak, bir günah olduğunda şeytanı suçlamak... Oysa Kur’anı Kerim’de belirtildiği gibi Allah herkesin ruhuna kendinden bir parça üflemiştir. 
Hz. Mevlana: “-Ben Hakk’ın kuluyum, kölesiyim- diyen biri kendi varlığı ve Tanrı’nın varlığı olmak üzere iki varlık ortaya sürmüş olur. –Sen Allah’sın ve ben kulum- demen dava ve kibirlenmedir. O zaman kendi varlığını da ispat etmiş olursun. Bu durumda ikilik gerekli olur.” [Alıntı: İşitin Beni Ey Yarenler – Mustafa Tatcı]

Bu ikilik kavramı, iyiyi de, kötülüğü de başkasına havale etmeye çanak tutmak değil mi? Dünyayı yok eden bu içimizdeki ikilem değil mi? Ben varsa, başkası olmak zorundadır. Hayatta kalmak ise başkasına göre daha iyi olmayı, daha fazlasına sahip olma fikrini doğurur. Bu iç çatışma tamamen dışarıdaki çatışmayı besler... İşler çığırından çıkınca olayları kendi zihnimizin ürünü olduğuna inanmamaya başlarız... Oysa tüm illüzyon kendimizi bütünden ayrı olduğumuzu düşünmekle başlar...

23 Aralık 2017 Cumartesi

To The Bone

Anoreksiya, kilo almaya karşı ağır korku yüzünden bilinçli olarak aşırı zayıf kalma çabaları ile belirlenen bir bozukluktur. Genellikle 12-18 yaş arası gençlerde görünen bu rahatsızlık %95 oranında kadınlarda ortaya çıkıyor.

Bu hastalığın konu alındığı filmde terapist, anoreksik hastalara şöyle söyler:
“Derdiniz kilo almak değil, hissetmekten korktuğunuz duyguları uyuşturmak…”



Psikolojik veya fiziksel rahatsızların ardında duygu ve düşünceler var. Ancak bu duyguların kaynağı nedir? Bir çok gözleme göre anoreksiyaya sebep anne ile olan bağın erken yaşlarda kopmasıdır. Ancak daha da ötesi bakmak gerekir. Çünkü sigorta hasarlı diye elektriklerin gitmesinin sebebi sigorta değildir.

Neden her 20 vak'adan 19’u kadındır? Her bebek annesine bağımlı bir şekilde doğar. Çocuk olduğunda ise karşı cinse yönelirler. Erkek çocukları için bu annedir; kız çocukları için ise babadır. Bir çok aile sistemi çalışması da gösterir ki, anoreksiya çok büyük çoğunlukla babanın ruhen veya fiziken evde olmamasına bağlıdır. Baba neden yoktur? Muhtemelen baba da kendi ailesindeki bir kaderin kurbanıdır.

To The Bone isimli filmin kahramanı Ellen, uzun süren bir kilo almaya karşı aşırı hassasiyeti vardır. Ellen henüz çok küçükken annesi ve babası boşanmıştır. Annesi en iyi kız arkadaşı ile beraber olmuş, babası da evi terk etmiştir. Babası daha sonra yeniden evlenmiş ve bir kızı daha olmuştur. Ellen uzun süre annesinde yaşadıktan sonra, annesi onun rahatsızlığı ile baş edemediği için babasının yanına göndermiştir. Babasının yeni evliliğinden olan kız kardeşi ile arası iyi olan Ellen, babasını neredeyse hiç görmemektedir.

İşler kötüye gitmeye devam edince üvey annesi onu özel bir kliniğe yerleştirir. Burada 6-7 genç benzer durumlarını paylaşarak iyileşmek için mücadele verirler. Film boyunca babanın hiç yer almadığı bu durumda çocuğa en çok destek olacak kişi annedir. Anne de başlarda kızına yardım edememekten korkarken, onu kucağına alır ve bir bebeği besler gibi biberonla besler… Bu sahne belki de bir metafordur ancak annenin desteğini ve yaşam gücünü alan çocuk olanları babasıyla bırakma yetisine sahip olarak hayata geri dönebilir.



Sonuç olarak tüm bunlar bilinçli zihnimize saçma gelebilir. Ancak aileye ait olmak, hayatta kalmak demektir. Biz farkında olsak da olmasak derin bir şekilde aile sistemimize bağlıyızdır. Bu sadakat “onlar yerine ben öleyim” diyen bir dinamiğe kadar gidebilir. Oysa tüm bu geçmiş travmalardan özgürleşmek, geçmişle barışmak mümkün. Bunun için aile geçmişine bakmak ve anlayışımızı/bakış açımızı değiştirmek gerekir.  

14 Aralık 2017 Perşembe

Yardım Etme Sanatı

Bazılarımız devamlı birilerine yardım etmek ister. Bu isteğe karşı koyamazlar. Hatta kimileri hayatlarını böyle kazanır. Bazılarımız ise belli bir olaydan sonra böyle bir yolu tercih eder. Özellikler bir hastalıktan kurtulduktan sonra… O hastalıkla ilgili vakıf veya yardım kuruluşlarında görev yaparlar. Bazen de, bizim için önemli birini kaybettikten sonra böyle bir eğilime gireriz. Belki de aile geçmişimizde böyle bir kayıp vardır…

Yardım etmek kavramı üzerinde düşünülmeden ve ardında yatan derin nedenler anlaşılmadan yapıldığında oldukça tehlikelidir. Çünkü yüzeyse siz kendinizi yardımsever olarak yorumlarken, çevrenizdekiler de sizi takdir edecektir. Bunun altında yatan dinamiği görmek her zaman kolay değildir.

Peki yardım etmenin nesi kötü olabilir? Daha doğrusu nasıl yanlış bir şekilde yardım edilir?


Ebeveyn-Çocuk İlişkisi

En tipik dinamiklerden birisi, yardım edenin ebeveyn rolüne bürünmesi ve alanın da çocuk olarak kalmasıdır. Derindeki sebep; sevgi arayışı olabilir, birini kurtarmak olabilir, suçluluğa karşı bir kefaret olabilir veya görülme/takdir edilme ihtiyacı olabilir… Hiç fark etmez; devamlı yardım ettiğimizi sandığımız kişinin veya kişilerin ebeveyni konumuna geliriz. Bu durum, iki tarafın da yetişkin olmasını engeller. Eğer yaşına basmak üzere bir çocuğa düşmemesi için devamlı yardım edersek, çocuk hiç bir zaman yürümeyi öğrenemez… Bazen yardım, sadece hiç bir şey yapmadan beklemektir…

Alma-Verme Dengesi

Genellikle yardım eden kişiler almakta zorlanırlar. Sadece verdiklerinde ise tükenmeye başlarlar… Arkadaşlar, sevgililer, eşler ve iş ortakları arasında olması gereken alma-verme dengesi aşırı yardım etme ihtiyacı ile bozulabilir…

Yardım Edenin Gururu

Bazı durumlarda ise yardım eden, bunu kendini yücelterek yapar… Bilinçaltında veya bilinçli bir şekilde “Ben senden daha üstünüm, daha zenginim, daha bilgiliyim, daha soyluyum…” yatar. Bu tür bir yardım hepimizin eşit var olma hakkına saygısızlık etmektir.

Yardım Etme Sanatı

Öte yandan gerçekten, sevgi, şefkat ve saygı içerisinde diğerlerine katkı olabiliriz. Bunun için öncelikle şu soruları sormalıyız:

  • Yardım etmek mümkün mü?
  • Yardım etmek uygun mu?


Yardım alacak kişi buna gönüllü olmalıdır ve bunu bir çocuk gibi değil, bir yetişkin gibi istemelidir. Örneğin; bir yetişkin borç para istemek yerine, para kazanacağı bir iş ister… Tüm bu koşullar sağlanırsa dikkat edilmesi gerekenler şunlardır:
  1. Yardım eden elinde olan bir şeyi vermelidir. Bilmediği veya anlamadığı bir alanda yardım ediyormuş gibi yapmamalıdır.
  2. Her iki tarafından büyümesine imkan veren bir süreç olmalıdır.
  3. Her iki tarafın yetişkin rollerini bırakmaması gerekir.
  4. Hikayedeki herkese kalpleri açılması gerekir…

Reddettiğimiz kişileri, yönlerimizi görüp, gönlümüzde yer açtığımızda büyümeye başlarız. Bu sebeple yardım eden taraf tutmamalı ve önyargılardan bağımsız olmalıdır. Yardım isteyenin kaderine saygı göstermek acımanın önüne geçer. Acımak, kadere karşı savaş açmaktır… Yardımcı çözüm aramamalıdır; çözüm, sevgimizin herkesi içine aldığında gerçekleşir…

Yardım eden yardım etme amacında olmamalıdır; başarı veya övgü peşinde ise mutlaka arkasında başka bir neden yatmaktadır… Yardım eden sadece olanı olduğu gibi yorumlamadan gördüğünde yardım edebilir.

Yardım eden cesur değildir. Stratejik bir şekilde hareket edendir. Sabırla bekleyen, sadece yeri geldiğinde müdahalede bulunandır… Yardım gerçekleştiğinde ve her şey bittiğinde, çoktan alanı terk edendir… Zafer kutlamaları önemli değildir onun için… Çünkü başka bir şey kazanmıştır; içinde bulunduğu güçlerin derin anlayışını

28 Kasım 2017 Salı

Başımıza Gelen Olaylar

Başımıza öyle olaylar gelir ki, bu olayların hiç meydana gelmemesini isteriz. Bu istenmeyen olayları kötü, talihsiz, dehşet verici, veya acımasız olarak nitelendiririz. Hatta olay o kadar basit ve nettir; suçlusu bellidir. Kısacası müthiş bir haksızlık yaşamaktayızdır. İşte bu konuda ya başkalarını suçlarız ya da kendimizi… Genellikle de ikisinin karışımı bir durum çıkar ortaya…

Olay, o kadar trajik ve dramatiktir ki, suçlu çok bellidir; kadersizliğimiz gün gibi ortadır. Kesinlikle emin bir şekilde haykırmak isteriz: “Neden? Neden bunlar başıma geliyor? Haksızlık bu! Tanrım neredesin?” Acımıza ve hikayemize o kadar yakından bakarız ki, çevremizdeki diğer kişileri göremeyiz… Tanrı’yı bile… Yüzeyde ne kadar inançlı olsak da, belki de içimizdeki küçük bir parça Yaradan’a isyan eder… Öte yandan sırlar sır olarak kaldığında, yüzleşmemiz gereken olay ve kişiler ile yüzleşilmediğinde, sanki olayların yaşandığı noktada kilitli kalırız. Hareket edemez, ruhsuz bir hayat yaşarız.

Yargı
Devam edebilmek için gereken bu yüzleşme anlaşılması gereken ilk şey yargıdır… Her birey olayları kendi perspektifinden değerlendirir. Bu çok doğaldır: Dünyaya gelen bir bebek için hiç bir ayrım ve korku yokken, bebek yavaş yavaş anneden ve tüm diğer her şeyden farklı bir varlık olduğunu anlamasıyla kendini bedenle özdeşleştirmeye başlar. Bu özdeşleştirme sonucunda bedenini hayatta tutması gerekliliği ortaya çıkar. Beynin – zihnin, temel amacı bedeni hayatta tutmak olur. Zihin bu ayrım ve kıyaslama ile öğrenir… Çalışma prensibi budur. Sıcak-soğuk, kısa-uzun, ben-sen, biz-siz ve en tehlikelisi de iyi-kötü ayrımıdır…

Tüm bu bakış açıları bazen sadece bizim düşüncelerimize dayanırken, bazıları toplum, kültür, çarpıtılmış din veya kanunlara da dayanıyor olabilir. Bu şekilleri ile doğru olduğundan emin olduğumuz iyi-kötü yargılarımızın dayanakları ortaya çıkar. Artık haklı olduğumuza o kadar inanırız ki, kendimizden ve hissettiğimiz acıdan başka hiç bir şey görmeyiz.

Yargıç
Bu emin olma duygusu ile yargıç rolüne bürünürüz. İşin çıkmaza girdiği an, her insanın kendini yargıç rolünü büründürmesindedir. Yargıcın elinde ister ana yasa olsun, ister ahlaki değerler isterse spiritüel safsatalar… Her yargıçlık yapan, kendini Tanrılaştırmış olur…
Oysa her olaya, her kişiye baktığımızda, ötesine baktığımızda ardında bambaşka kişi ve olayların o durumu yarattığını görürüz. Her kurban, başka birinin kurbanıdır. Daha geriye gittiğimizde ve daha da geriye gittiğimizde Adem ve Havva’ya kadar uzanır konu. Onun da ötesine gittiğimizde karşımıza Tanrı çıkar.
Kimi eleştirirsek eleştirelim, hangi olayı yargılarsak yargılayalım, altında yatan büyük bir sistemi ve Tanrı’yı yargılarız.
Öte yandan, bu bakış açısı insanların yaptıklarını mazur göstermeye çalışmak değildir! Her bireyin davranışlarının sonuçları olacaktır. Bu bakış açısı, olanı olduğu gibi ‘iyi ve kötü’ demeden görüp, anlamasak bir olan olayları geçmişte bırakmayı, gerçekten gönülden affetmeyi ortaya çıkartacaktır…

Hayat ve Ötesi
Bağlı kaldığımız suçlu veya masum, insan veya Tanrı, hepsi ile yüzleşiriz. Bu, kolay mıdır? Hayır! Bunu ilk seferde yapamayız çoğu zaman… Belki de tamamen özgürleşmek için binlerce kez yapmamız gerekir. Ancak bir kez at gözlüklerimizi çıkardığımızda, önce canımız yansa bile, artık kalıcı ve derin bir anlayışa sahip oluruz. Her şeyin sadece bu dünyadaki yaşamla sınırlı olmadığını görürüz… Bizden çok daha büyük bir şeye güvenmeye başlar, hayatı sadece sevgi ile yaşamak için burada olduğumuzu hatırlarız.
Hepimizin ama hepimizin, Tanrı’nın çocukları olduğunu hatırlar, evrende her şeyin sevgi ile birbirine bağlı olduğunu hissederiz…

23 Kasım 2017 Perşembe

Song to Song

Öyle bir zamanda yaşamaktayız ki, ilişkilerimiz giderek zayıflıyor. Sosyal medya ile gelen binlerce arkadaş, kendimizi kandırmamıza sebep olabilir. Oysa fiziksel olarak, hiç bir maske takmadan, vereceğimiz cevabı hazırlamadan, silip yeniden yazmadan, emojiler olmadan, spontan olarak gelişen ilişkilerden uzaklaşmaya başladık. Büyük şehirlerin trafiği, iş hayatının temposu ve her şeyin pahalı olması, evde oturup kuracağımız sanal ilişkileri destekliyor olabilir. Öte yandan, tüm engellere rağmen dışarıda birileri ile buluştuğumuzda, bu sefer vaktimizi sanal ortamdaki kendi imaj ve dünyamızı besleyecek içerikler üretmek için uğraşıyor olabiliriz. Bol bol selfie çekimleri, oraya gittik, bunu yedik, ağaç, böcek, kuş derken gerçekten orada olmadığımız bu kısıtlı sosyal zamanımız da bir anda tükeniyor olabilir.

Öyle bir dönemden geçtim ki cinsellik sert olmalıydı. Gerçek şeyler hissetmek için can atardım. Hiçbir şey gerçek gibi gelmezdi. Bütün öpüşler olması gerekenden daha az hissettirdi. Nefes almaya çalışıyorum.”
Tüm bu kalabalığın içerisinde yaşanan yalnızlık, bizi derin bir mutsuzluğa ve daha sonra duygusuzluğa itebilir. Çünkü ortada savaşacak veya kaçacak bir durum yoktur. Bir süre sonra donuklaşmaya başlar ve gerçekten yaşadığımızı hissetmek için piyasada neler var, ona bakırız. Neler var? İş, kariyer, para, itibar, eğlence... Uyarıcılar, sakinleştiriciler, adrenalin veya dopamin sağlayan madde, şiddet veya deneyimler...
“Doğru kişileri tanımam gerektiğine inanırdım. Onlara yaklaşmam gerektiğine. Sana ihtiyacın olanı verecek kişilere, çitten atlamanı sağlayacak kişilere... Deneyim istedim. Kendime dedim ki; herhangi bir deneyim hiç deneyim yaşamamaktan iyidir. Yaşamak istedim. Şarkımı söylemek.”
Sanki ilk defa Roma İmparatorluğunda ortaya çıkan, halkı oyalamak için kullanılan Arena’daki oyunlar gibi... Piyasa dopdolu... Öte yandan her deneyim başlar ve biter. Sürekli olabilecek bir deneyim yoktur. Her biri tüketildiğinde, daha fazlasına ihtiyaç duyarız. Zihin bir önceki seviyeye hızlıca alışır.

“Şarkı söylemeliyiz. İnsanlara kalp ritimlerini yükseltmeleri için yardım etmeliyiz.” “İstediğim her şeyi yapabilirdi. Böyle bir ceket nereden alınır? İnsanın yürüyüşünü bile değiştiriyor... Her şey satılık... Hepsi... Şeref, unvan. Bunlar gerçek değil.”
Song to Song isimli film, kendini bulmaya çalışan genç bir kızın hayatını konu alıyor. Bir yanda zengin bir adamla ilişki yaşarken, diğer yandan bir şarkıcıya aşık olan Faye, ikisine de farklı açılardan bağımlıdır. Bu çıkmazın içerisinde bunalırken başka deneyimler yaşamaya ve ormanın derinlerinde kaybolmaya devam eder... Bu üç kişiye bir de zengin adamın karısı eklenir. Rhonda babasız büyümüştür; annesinin fedakarlıkları ile hayatta kaldıktan sonra gelen bu zenginlik ile bocalar...
“Ya bir sanatçı olmazsam? Bir hayatım da olmazsa. Veya başka bir hayatım da olmazsa. Etrafta koşturan biri olmaya çalışsam. Hayattan bir şeyler kapmaya çalışsam. Ne olduğumu unuttum. Kimin olduğumu. Çok uzaksın. Yakında gelmezsen öleceğim. Gel. Beni kendi kötü kalbimden koru.”
İlişkilerin bu sığlaşması çok önemli bir konuyla daha ilgili: İlişkilerimizde kendi iç dünyamızı yansıtırız;  içimizde bastırdığımız ne kadar duygu veya düşünce varsa karşımıza çıkan kişiler ve olaylar bize aynalama yapar. Kim olduğumuzu, daha doğrusu kim ve ne olmadığımızı anlamak için ilişkiler çok değerlidir. Özellikle de anne ve babamızdan tam ve sağlıklı bir sevgi akışı olmamışsa veya aşırı derece özveride bulunmuşlarsa, yetişkinlik aşamasına geçmekte zorlanırız. Bize verilen hayat planınında herkes mutlu gibi gözükür. Bir şekilde olduğumuzu sandığımız kişi ile olmamız gerektiğini düşündüğümüz kişi arasındaki çelişki bizi çözülemez bir ikilemde bırakır.
“Babam bizi terk ettikten sonra işe yaramaz olduğunu düşündün. Anne, bize çok fazla verdin.”
“İyiliğe karşı savaş açtım. Beni kandırdığını düşündüm. Diğerlerinden daha iyi yaptığından daha iyi yapabilirim diye düşündüm. Hayatı onlar için güzel kılan şeylere ihtiyacım olmadığını... Baba, özür dilerim; kız kardeşlerim kadar gururlandıramadım seni... Benim için çok fazla fedakarlıklar yaptın... Senin yapamadığın şeyleri yapmam için...
Olduğumu düşündüğüm kişi değildim. İyi biri miyim? Veya bunu istemem. Veya insanlar beni sevsin diye öyle gibi görünmem...”
Oysa ki, biz olmayan ne varsa, ki bunu en iyi ilişkilerde keşfederiz, bırakmaya başlarsak; gerçekten ne olduğumuzu hatırlamaya başlarız. Evet, hepimiz bu dünyaya anne ve babamız vasıtası ile geliriz. Bu dünyada rahat etmek istersek aile geçmişi ile olan olayların üzerinden geçmeli ve olanı olduğu gibi kabul etmeliyiz. Ötesi baktığımızda ise, her şeyin ötesinde olan hakikati görmeye başlarız. İşte o zaman, bakan ve görünen hiç bir şey kalmaz... Yanılsamaların içinde onların birer illüzyon olduğunu bilerek olayların daha büyük bir sistemin doğası gereği gerçekleştiğini anlarız...
“Nasıl değişeceğimi bilmiyorum. İstiyorum. Nasıl daha iyi oluyorsun? – Bir şeyleri feda etmelisin –” “Para kazan. Paranın seni kazanmasına izin verme. İllüzyon yarat ancak asla illüzyona inanmaya kalkma. Sakın ona kapılıp gitme.”

15 Kasım 2017 Çarşamba

20th Century Women


İnsanlık tarihinin 300,000 yıldan fazla olduğu ön görülüyor. Eski çağlardaki “kabile dinamiklerini” anlayarak bugün modern dünyadaki davranışlarımızı çözmeye başladık. Atalarımızdan gelen miras; milyon yaşındaki Neo Korteksimiz dahil olmak üzere beynimize kazılı gözüküyor.

Günümüzde üstlenmek durumunda kaldığımız bir çok rolün olmadığı o çağlarda en temel ayrım cinsiyet üzerine: Kadın ve Erkek. Erkek avlanmaktan ve savaşmaktan sorumlu iken, kadın bebeklere hayat vermekten ve onlara bakmaktan sorumluydu. Bu şekilde evrilen kadın ve erkek beyni birbirinden belli açılardan fark gösteriyor, ancak herhangi biri diğerine göre daha üstün değil. Özetle erkek dış işlerden sorumluyken, kadın da iç işlerden sorumlu... Bu durum kadını multi-fonksiyonel ve daha empatik yaparken, erkek beyni ise tek bir şeye odaklanmakta ve navigasyonda daha iyi...

Sadece son 5-10 bin yıl önce tarım hayatına geçiş ve son 200 yılda gerçekleşen endüstriyel devrim ile fiziksel tehlike azalmış ve avlanmak yerine günümüzdeki gibi daha az kas gücüne dayalı meslekler ortaya çıkmıştır. Kas gücünün önemi azalsa da erkekler, genel olarak geçmişten gelen pozisyonlarını kaybetmeyecek şekilde organize olmaya devam etmiştir. Kadın beynindeki hipokampüs ve corpus collasum kısımlarının daha büyük olması onları empatik yapmaktadır. Belki de kadınların ruhsallığa daha yakın olan bu empati dolu özellikleri erkekleri korkutmuş olabilir. Tüm bu olası dinamiklerden ötürü kadın, bebeklere hayat veren kadın, genellikle arka planda kalmıştır. Oysa sistemik olarak bakıldığında dışlanan her zaman temsil edilir. 20. Yüzyıl bu değişimlerin çok yoğun yaşandığı bir dönemdir. Derisinin renginden, inanışlarından, milliyetlerinden dolayı dışlanan bir çok grup ön plana çıkmaya başlamıştır. Savaşlar ve çatışmalar zirve yaparken, yüzyılın sonlarına doğru durulmalar ile dengeler yerine gelmeye başlamıştır.


20. Yüzyıl Kadınları isimli filmde üç farklı yaş grubundaki kadının bu yüzyıldaki farklı evreleri nasıl yaşadıkları ele alınıyor. Baş roldeki Dorothea, 1924’de doğmuş, kasvetli zamanlarda büyümüş; 16 yaşında savaş patlat vermiş ve savaş pilotu olarak yetişmiştir. Çalıştığı şirkette ilk kadın çalışan olmuş, kocasının evi terk etmesi ile oğlu Jamie ile baş başa kalmıştır... Çocuğunu konuşturmayan ve aşırı korumacı bir tavrı vardır. Bu fedakar tavrı, dışarıya karşı da böyledir. Arabasında çıkan yangını söndüren itfaiye görevlilerini bile eve yemeğe davet eder...

Oğlu büyüdükçe zorlanmaya başlayan Dorothea, evinde yaşayan Abbie ve oğlundan biraz büyük olan Julie’den yardım ister. Julie’nin tepkisi ise oldukça manidardır:
“Bir erkeği yetiştirmek için bir adama ihtiyacın yok mu?
Evde kiracı olan diğer kişi ise bir erkektir: William... William’ın babası tamirhane yöneticisidir. O da babası gibi araba tamirini öğrenmiş, koleje gitmek istemiş ancak buna maddi imkanları el vermemiş. 63’de zeki, cesur ve zengin olan Theresa ile evlenmiş. Aşık çift bir komüne yerleşmiş. William eşini kaybetmemek için hiç olmadığı bir kimliğe bürünmüş. Muhtemelen babasından yeterince beslenememiş William kadınlarla ne yapacağını bilmemektedir.

Elimi küçük pencereden içeriye soktum, parmağımı sıktı ve ona hayatın çok büyük olduğunu söyledim... ve bilinmez. Ona hayvanların, gökyüzünün, müziğin, filmlerin olduğunu... Kendi çocukların olduğunda, aşkı, tutkuyu, hayatın anlamını, onun annesi babası olduğunda anlarsın.”
Tüm bu ortamın içerisinde ergenliğe adım atmış Jamie, babasını sadece Noel'de ve doğum gününde görmektedir... Kendinden iki yaş büyük olan en yakın arkadaşı olan Julie’ye ilgisi vardır. Öte yandan annesini izleyerek ona soru önemli sorular sorar:

-        Anne mutlu olduğunu düşünüyor musun?
-        Bak, mutlu olup olmadığını merak ediyorsan kısa yoldan depresyona giriyorsundur.

Dorothea’nın 1964’de anne olduğu dönem, insanlığın ilk defa her şeyin daha fazlasına sahip olduğu dönemdir; güzel ev, arabalar, kaos, karışıklık, uyuşturucular, bilgisayarlar ve sıkıntı... Soğuk savaşın tırmandığı bir dönem...

Jamie’nin arkadaşı Julie’nin annesi psikologdur. Boşandıktan sonra kızı olan bir adamla evlenmiş ve Julie üvey kardeşi ile yaşamak durumunda kalmış. Kendini, kendinden yıkıcı olarak tanımlayan Julie, annesinin grup terapilerine zorla katılmış...


Filmin son kahramanı 1955’li Abbie... Sanatçı olmak için New York’a taşınır. Öğretmenine aşık olur. Daha sonra kanser olduğunu öğrenince arkadaşları onun pek ilgilenmez. Annesine gider. Annesinin kendinden önce iki düşüğü olduğunu öğrenir. Annesinin o dönemde kullandığı ilaçların kızında rahim kanserine yol açabileceğini öğrendiğinde kızını görmek ona ağır gelmeye başlar. Bu durum karşısında Abbie sakince yaşayabileceği bir yere taşınır.

Filmdeki tüm karakterlere baktığımızda görülebiliyor ki, kadınlar artık erkekler olmadan da yaşayabiliyor. Tek başına çocuk yetiştirip, iş hayatına veya yeni maceraya atılabiliyorlar. Adamlar ise babaları güçlerini kaybettiklerinden dolayı erkek olmayı unutuyorlar. Belli de denge bu sefer tam tersi tarafa kayıyor. Oysa kadın ve erkek, eril ve dişil birbirini tamamlayan kavramlar. Hiç bir tek başına biraz yavan... Dengeler tamamen yerine oturana kadar, tüm olaylarda olduğu gibi daha bir çok gel-git yaşanacak.


Kendini tehlikeye attığı bir olaydan sonra Dorothea ve Jamie arasındaki diyalog:

·        Neden böyle saçma bir şey yaptın? Sadece arkadaşlarına uymak için mi? Neredeyse öleceğini biliyorsun değil mi? ...Neden kendine zarar veriyorsun?
·        Peki sen niçin sigara içerek kendini öldürüyorsun? Neden yalnızken ve üzgünken iyi oluyorsun?
·        Benimle bu şekilde konuşamazsın. Bana bunları söyleme...

25 Ekim 2017 Çarşamba

Lion


Hepimizin bir annesi ve bir babası vardır. Onları tanımasak da tanımasak ta onlar bizim gerçek ebeveynlerimizdir ve onların vasıtası ile bedenlenerek dünyaya geliriz. Bazıları şartlar gereği ebeveynlerinden uzak olabilir, erkenden ayrılmış veya terk edilmiş olabilir... Ancak ne olursa olsun hiç bir durum gerçeği değiştiremez; onlar bizim anne ve babamızdır. Annemizden hayat enerjisini, babamızdan da bu enerjiye yön verecek gücü alırız.

Lion isimli film Saroo isimli gencin gerçek hayat öyküsünü konu alıyor. Saroo, Hindistan’ın çok fakir yerleşim bölgelerinin birinde abisi Guddu ile hırsızlık yaparken bir şekilde kayboluyor ve bir çok badireler atlattıktan sonra Avustralyalı bir çift tarafından evlatlık veriliyor.

İyi niyetli yeni ebeveynleri dünyadaki nüfusun fazlalığından dolayı çocuk yapmak yerine kimsesiz iki çocuk evlatlık edinirler. Yeniden doğuracakları çocuklar için daha iyi bir hayat veremeyeceklerini düşünürler. Onların deyişiyle zaten dünyaya gelmiş ve kimsesiz çocuklara bir şans vermektedirler. Bu davranış ne kadar ulvi de olsa, her zaman çiftin evlat edinmek yerine koruyucu ebeveyn olma seçenekleri bulunur. Koruyucu olmak yerine evlat edinen çiftlerin çoğunda “benim evladım” diyerek çocukları sahiplenme güdüsü vardır. Her ne kadar Saroo’ya harika bir yaşam alanı sağlasalar da, filmde de fark edildiği gibi çocuk hep bir boşluk içerisindedir. İçten içe memleketi ve ailesini bulmayı arzular.


Her ne kadar kendini Avustralyalı olarak tanımlasa da, görünüşünden Hintli olduğu bellidir. Bu durum da diğer bir sıkıntıdır. Tüm bunlara rağmen hayat devam ederken Saroo’nun bir kız arkadaşı olur, ancak ailesini bulma fikri bir türlü durulmaz. Sanki bir mucize gerçekleşir ve sonunda bir ipucu yakalar...

Hindistan’da her sene kaybolan on binlerce çocuktan biri olan Saroo’nun son derece ilginç hikayesinin sonu seyirciyi göz yaşları içinde bırakıyor...


Avustralyalı çift elbette harika bir iş çıkarmıştır, ancak bu onları öz anne ve baba yapmaz. Her çocuğun hayatında olsun olmasın öz anne ve babasından alması gerekenler vardır. Koruyucu ebeveynlere minnet duyar ve teşekkür ederiz...

18 Ekim 2017 Çarşamba

Fences

“Bazıları insanları dışarıda tutmak için, bazıları da içeride tutmak için çit örerler.”
Eğer 60’lı veya 70’li yıllarda doğmuşsanız, zor zamanlarda bizleri dünyaya getiren ebeveynlere sahip olma şansınız yüksek. Kıtlık zamanlarda çocuk büyüten bu kişiler ya geçinme mücadelesi içindeydi ya da durumları iyi olsa da, bunu başkalarına göstermeden tutumlu bir şekilde yaşarlardı. Her iki durumda bir parça endişeli, tutumlu ebeveynler çocuklarını şımartmadan yetiştirme durumunda kaldı. Dünyanın genelinde durum çok farklı değildi. Bir çok savaş atlatan bu nesil zorlu zamanlarda hayatta kalanlardı.

Kendilerini gerçekleştirmek, ne istediklerini bulmak, kendilerine vakit ayırmak, gönül eğlendirmek belki de çok azının sahip olduğu ayrıcalıklardı. Onlar bildiklerinin, elindekilerin en iyisini vermeye çalıştılar. Kimimiz minnet duyabiliriz, kimimiz şikayet edebiliriz. Ancak bugün, şu anda bu yazıyı okuyabiliyorsak, onların en önemli işi başardıkları ortadadır: Bize hayat vermişlerdir... Bir üstadın dediği gibi “çocuklarınıza yiyecek, barınak sağlayın ve yapabiliyorsanız onlara erdemli olmayı öğretin.”

Bu bakış açısı ebeveynlerin yaptıklarını küçümsemek ve yapmadıkları maruz göstermek değil... Her şey daha ötesine baktığımızda hepimiz kendi kaderlerimizle dünyaya geliyoruz ancak hayatımızla ilgili ne yapacağımız bizlere kalmış. Alamadıklarımız yerine alabildiklerimize odaklanmak bizleri daha güçlü kılarken, geçmişe dönük bakış açımızı, bir çok olasılığın olduğu gelecek çevirecektir.

The Fences filmi, bin bir zorlukla ailesini geçindiren ancak bir o kadar da aile ilişkilerinde sıkıntı yaşayan Troy’un hikayesi: Maddi dertleri olan büyük oğlu, babasının itirazlarına rağmen sporcu olmak isteyen küçük oğlu, 18 yıllık eşi ve uzun süredir devam eden ilişkisi...

Onun ilgisini, desteğini ve sevgisini arzulayan küçük oğlu ile sıkıntılar yaşayan Troy, ona yaptığı uzun bir konuşmanın arasında şunları söyler:
“Seni sevmek mi?.. Bir adam ailesine bakmakla sorumludur. Benim evimde yaşıyorsun, karnını doyuruyorum, yatağında yatıyorsun çünkü sen benim oğlumsun. Sana bakmak benim görevim, sana karşı bir sorumluluğum var, seni sevmek zorunda değilim! Şimdi, sana vermem gereken her şeyi veriyorum! Sana senin hayatını veriyorum! Şimdi hayatını biri seni seviyor mu, sevmiyor mu diye hayıflanarak geçirmeyi bırak!..”

Evet, Troy belki de kültürlerin oluşturmaya çalıştığı ideal baba veya eş konumunda değildir. Ancak hiç bir olay kişisel veya tek taraflı değildir. Görünürdeki suçluyu mahkum etmek en kolayı ve bariz olanıdır. Öte yandan genellikle bilinir ki, kimsenin yeri boş kalmaz; bu ne demektir? Bir şekilde ruhen eş pozisyonu boşalmışsa, bu yeri biri doldurabilir. Troy’un eşi Rose, 18 yıldır tüm isteklerini, arzularını, hayallerini ve ihtiyaçlarını evi için hiçe saydığını belirtir. Bildiğimiz anlamı ile fedakarlık yapılmıştır. Bir şeyler feda edilirken, kar beklentisine girilmiştir. Belki de Troy’un annesi rolüne bürünmüştür; bunu tam olarak bilemiyoruz. Ezbere öğrendiğimiz davranış ve tepkilerin dışına biraz çıkabilirsek, yüzeydeki fırtınadan ziyade derindeki akıntıları fark edebiliriz.

Hikayemizin sonunda da Rose, yine anlayış bir tavır içerisinde verdiği karar ile bu fedakarlık dinamiğini tekrar ispat eder... Rose’un eşi hakkındaki eleştirilerinden biri çok ilginçtir:
“Babanız kendisi olmadığı her şeyi olmak istedi, ancak sizden tamamen kendisine benzemenizi talep ediyor...”

Günün sonunda kabul etmek zor olsa da, ebeveynlerimiz bize tam olarak verebilecekleri kadarını vermiştir. Bugün hayattaysak, bize hediye edilmiş hayat ile yapacaklarımız bize bağlıdır. Zorluk, engel veya kısıtlama gibi gözüken deneyimler ve durumları bizleri daha da güçlendirir. Şimdi iş, bize binlerce kişinin vasıtasıyla gelen hayat için minnettar olup sırtımızı dönüp hayata bakmaktır...

29 Eylül 2017 Cuma

A Family Man


İnsanlık yüz binlerce yıl avcılık ve toplayıcılık ile yaşamıştır. Avladıklarını veya topladıklarını uzun süre muhafaza edemeyen insanlığın, her zaman zinde ve formda kalması gerekmiştir. Hayatta kalmak her an olmasa da, düzenli bir şekilde ve beraberce avlanmayı gerektirmiştir. Kabile hayatında sosyal yapı ve kabile ait olmak son derece önemlidir...

Sadece 10 bin sene önce tarım hayatına geçen insanlar, ektiklerini biriktirmeyi ve ekilen tarlalara da sahip çıkmayı öğrenmiştir. Bu durum insanları gelecek için yatırım yapmaya itmiş ve artık gelecek endişenin kurbanı olmaya başlamışlardır. Savaşların temelini de bu sahiplenme yanılsaması oluşturur.

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesi ile üretim genel anlamda bir bolluk yaratırken, nihai amaçları kar etmek olan firmaların en büyük sıkıntısı ortaya çıkar: rekabet... Yüz sene önce hemen hemen her iş yeri kendi bölgesine hakim bir durumdayken, şimdi küreselleşme ile marka sayılarında bir azalma ve ciddi bir rekabet sistemi kasıp kavurmaya başlar. Bu rekabet doğal olarak şirket çalışanlarını da etkilemeye başlar... Kimisi bu yarışın içerisinde kendini kaydederek sadece hedeflere koşar ve iş arkadaşları ile kıyasıya savaşır. Bu kadar iş odaklı bir ortam çalışanların özel hayatlarını da etkiler...


Ailenin tüm geçimini ben sağlıyorum” veya “Siz daha iyi yaşayın diye ben bu kadar çalışıyorum” gibi bahaneler ile aşırı çalışmanın ve aile üyelerine az vakit ayırmalarına açıklamalar getirirler...

A Family Man (Aile Adamı) isimli film, üst düzey yönetici peşinde koşan bir insan kaynakları firmasında çalışan ve Genel Müdürlüğe terfi etmeye çalışan bir adamın (Dane) hikayesini konu alıyor. Durumun ne kadar vahim olduğunu Dane’nin görevinden de anlayabilirsiniz: Head Hunter – Kafa veya Kelle Avcısı... Bazılarımız bu deyimi sıkça duymuş olabilir. İşin içeriği özetle bir insanı bir şirketten alıp başka bir şirkete yerleştirmektir.

Her şey normalmiş gibi giderken, bir gün Dane oğlunun çok ciddi bir şekilde hasta olduğunu öğrenir. İlk başlarda durumun ciddiyetini anlamayan Dane, oğlunu yoğun bakımda komada görünce davranışlarını ve yaptığı işi sorgulamaya başlar. Sadece satış yapmak için her yolu deneyecek midir? Yoksa doğru insanı uygun firmaya yerleştirmeye mi çalışacaktır?


Öte yandan Dane, hayatında işten çok daha önemli bir konunun fark eder. Eşi ve çocukları ile olan kopukluk önceleri kavgalara ve suçlamalara... Sonrasında da yüzleşmeye ve kabul etmelere dönüşür. Oğlunun nasıl babasının ilgisine muhtaç olduğunu fark eder. Her çocuk hayata atılması için özellikle babasına ihtiyacı vardır. Anne çocuğu doğurur, besler ve korur... Çocuğu hayata hazırlamakta en önemli görev babaya düşer. Bu da çocuğa hayatla ilgili güven sağlayacaktır. Bu güveni alamayan çocuk bazen ilgi çekmek için bazen diğer bir aile dinamiğinde ötürü hastalanabilir.

Hayat enerjisini anneden, hayata olan güven duygusunu da babadan alırız... Yüz binlerce yıldır daha yakın sosyal ilişkiler ile kabile halinde yaşan insanlar için aile ve çalıştığı iş yeri aynı ortamı sağlamalıdır. Bu ortamlarda sevgi ile meydana çıkan bağ bizi daha hayata bağlı, huzurlu ve sağlıklı yapacaktır. 

3 Eylül 2017 Pazar

Geçmişin Kapanından Nasıl Kurtuluruz?

Bedeni hayatta tutmak için evrilmiş beynimiz, geçmiş deneyim ve bilgilerini kullanarak gelecek hakkında tahminlerde bulunur. Amacı hayatta kalmak olduğundan dolayı, güvende olmak ön plandadır. Bu durum, zihni bir parça endişeli yapar. Geçmişte biriktirilen deneyim ve bilgilere dayanarak, başımıza gelen olaylara verdiğimiz tepkiler, duygu ve düşünce olarak ortaya çıkar... 


Öte yandan günümüzde fiziksel tehlikeler azalmış ve artık avcılık yapmak durumunda değiliz. Fiziksel güvencenin yerini psikolojik güvence almış durumdadır. Düşünmeye koşullanmış zihin, alışkanlıklar ve bilinçdışı dinamikler ile hayatımızın sürücü koltuğuna oturur... Kendi geçmişimiz ve atalarımızdan gelen bilinçdışı dinamikler hayatımızı yönetmeye başlar... Bizi esir eden bu düşünce mekanizması, davranışımıza ve başımıza olaylara mantıklı açıklamalar bularak bizi rahatlatır. Bir süre sonra tüm bu koşullanmalar ile özdeşleşmeye başlarız. Kişilerimiz dediğimiz yanılsama burada başlar... 

Bilinç-dışı ve bilinçli özdeşleşmeler geçmiş kaynaklı, koşullanmış ve kısıtlıdır...
Peki bu özdeşleşmeden yani geçmişten özgürleşmek mümkün mü? 

Klasik anlamda güven anlayışının temelini oluşturan itibar, para, varlık veya unvan ile sağlamayan çalışan geleneksel sistemin dışına çıkıp, ruhani tanımlamalar ile ulvi düşünceler veya amaçlar elde edebiliriz. Kendimizi şifacı veya seçilmiş kişi gibi görebiliriz. Oysa hala yanılsama içerisindeyizdir. Düşünceler ne kadar ulvi veya felsefi olursa olsunlar hala zihin kökenlidir. 

Tüm tanımlamalardan özgürleşmek için tek yol; zamandan bağımsız bir idraktir. Olanı olduğu gibi görmektir. Düşünce ve yorum olmaksızın bir gözlem... Başlangıçta gözleyen ve gözlenen arasındaki ayrım çatışmaya yol açsa da, farkındalık için gereklidir. Tüm şartlanmaları ve bilinç-dışı dinamikleri fark etmek için yapılan gözlemdir bu... Bilinç dışımız kolektif bilinçten etkilenmektedir. Dolayısıyla beynimizde oluşan duygu ve düşünceler bireyin ötesinde diğer kişilerden veya sistemlerden etkilenmektedir. Cinsiyet, milliyet, kültür ve inançlar genlerimize işlemiş gibidir. Birey olarak en çok etkilendiğimiz sistem ise Aile Sistemi'dir. Aile sistemi çalışmalarında ortaya çıkan hakikat, hiç bir şeyin kişisel olmadığı ve hepimizin sistemler aracılığı ile birbirimize bağlı olduğumuzdur. Aile sistemlerimiz, daha büyük sistemlere ve temelinde tek bir sistemde birleşir... 


Bu açıdan bakıldığında bu tarz çalışmalar meditasyon için temel oluşturur... Olan olayların ötesine bakmamızı sağlayan çalışma, özdeşleşmelerin süreci görmemizi sağlar... 

Tüm tanımlamalar ortadan kalktığında, geçmişin kapanından kurtulmaya başlarız. Duygu ve düşüncelerin gelip gitmesine izin verildiği bu anlayış seviyesinde, gözleyen ve gözlenen de birbirinin içinde eriyip gitmeye başlar...

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Rollerimiz ve Çocukluk


İnsan ancak sosyal bir şekilde hayatta kalabilmektedir. Bu sebeple sosyal hayat, bir aileye veya topluluğa ait olmak bizim için hayatta kalma meselesidir. Hayatımız boyunca sosyal çevremizde bir çok rolümüz olur. Aldığımız ilk rol; evlat rolüdür. Tanısak da tanımasak da hepimizin bir annesi, bir de babası vardır. Zaman içerisinde kardeş, arkadaş, sevgili, eş ve ebeveyn derken bir çok role bürünürüz. En büyük tehlike ise bu roller ile fazlaca özdeşleşerek kişilik dediğimiz sanal durum ile kendimizi tanımlamaktır.

Hayatta edindiğimiz roller gün boyunca değiştirip değiştirip kullanırız. Akranlarımızın yanında arkadaş rolüne, anne ve babamızın yanına gittiğimizde evlat rolüne gireriz. Bazen bu çocukluk rolünü iş yerinde de sergileriz. İnsanların çoğunda çocukluk veya ergenlik parçaları bulunur. Bu açıdan baktığımızda otuz yaşını geçmiş olan yetişkin/iş adamı/ebeveyn maskesi ile dolaşan bir çok çocuk veya ergene rastlayabiliriz. Tetiklenme anlarında bu kişiler hemen küsebilir, aşırı tepki gösterebilirler. Genellikle sahip oldukları maddi ve manevi metalar ile hava atabilir, dedikodu yapabilir ve sürekli kendilerini başkaları ile kıyaslayabilirler.

Psikolog Eric Berne, Transaksiyonel analizde insan iletişimini üç kategoride değerlendirir: Çocuk-Yetişkin-Ebeveyn. Yetişkin olmamıza rağmen akranlarımızla veya iş arkadaşlarımızla  olan ilişkilerimizde çocuk veya ebeveyn rolüne giriyor olabiliriz. Böyle bir durum varsa bu üzerinde çalışılması gereken bir konu olabilir.


Neden Bu Parçalar Oluşur?
İnsan beyni hayatta kalmak için tehlikeli bir durum karşısında ya savaşır ya da kaçar. Eğer her iki ihtimal de mümkün değilse son bir tepki kalır geriye: Donmak. Genellikle çocukluk döneminde savaşmak veya kaçmak çok zor olabilir. Özellikle de travmaya sebebiyet veren kişi sevdiğimiz veya muhtaç olduğumuz bir aile bireyi olursa...

Bu durumda beyin acıdan kurtulmak için travmatik parçayı ayırır ve saklar. Karşılığında hayatta kalma parçasını geliştirir. Travmatik parça ise olayın gerçekleştiği yaşta kalır. En eski parça ise en güçlü ve en hassas parçadır. Eğer o parça tetiklenirse o kısım devreye girer ve kişi birden bire çocuk gibi davranabilir.

Çocukluğumuzla Barışmak
Tüm bu parçaların bütünlenmesi çocukluk dönemi ile başlamalıdır. Hatta bazen ana rahmindeki halimizle, çünkü anne hamilelik sürecinde yaşadığı endişe ve tehlikeler bebeğe aktarılır. Anne ve babamızdan aldığımız hayatı minnetle almak ilk adımdır. Bu adımı tamamladıktan sonra çocukluğumuzda olan olayların tamamını sevgiyle kabul etmek, içimizdeki parçaların bütünleşmesi için önemli bir adımdır. Çocuk anne-babasının verebildiği kadarını almalıdır. Bu zor gibi gözükse de, kalben yapabilene kadar üzerinde çalışılmalıdır.


Üzüldüğümüz, şikayet ettiğimiz, kızdığımız her olayı ve kişiyi dışlarız. Dışlanan her birey ailede temsil edilir. Bakamadığımız olaylar ve kişiler bizi zayıflatır. Oysa bu durumlara yorum yapmadan, iyi veya kötü olarak yargılamadan olduğu gibi arkasındaki derin dinamikleri de anlayarak bakarsak güçlenmeye ve zenginleşmeye başlarız. O zaman büyümeye başlarız.

Bazen durum tam tersi olabilir, anne ve babanın fazlasıyla verdiğini düşünen çocuk bunun altında ezilebilir ve devamlı geri vermek isteyebilir. Ancak çocuklar da büyüyünce kendi çocuklarına veya diğer insanlara vereceklerdir. Başkalarına verebileceğini bilen çocuklar artık gönül rahatlığı ile alabilirler...


Tüm bunlar için çalışmamız gerektiğini nasıl anlarız? Öz benliğimizi maskeleyen zırhı kaldırmak için ilk başta bu zırhın farkına varmalısınız. Onu tespit etmenin en iyi yolu kendimizi ve hareketlerimizi gözlemlemektir. Belirtiler genel olarak bizi rahatsız edenlerdir: mutsuzluk, tatminsizliktir, endişe, korku, utanç, kifayetsizlik veya depresyon... Genellikle hayatta kalma parçası, travmatik parçayı gizler. Bu parçalar kendimizi korumak, beğendirmek ve toplum tarafından kabul görmek için kullanırız. Bu belirtilere sahip olmanın normal olduğuna ilişkin kanı bizi aldatırsa, kendi parçalarımızı tespit etmek zor olabilir. Sabırlı, içten ve tarafsız olmak kilittir...

1 Ağustos 2017 Salı

Perfetti Sconosciuti / Perfect Stranger

“Kadınlarla erkekler PC ve Mac gibi.. Erkekler PC gibi; ucuz, sürekli virüs bulaşıyor ve aynı anda sadece tek bir iş yapabiliyorlar. Duş yaparken, ya yıkanıyor ya da şarkı söylüyor. Her ikisini de yaparsa donup kalıyor. Kadınlarsa Mac gibi... Sezgileri kuvvetli, hızlı ve zarif. Pahalı ve sadece birbirleriyle uyum sağlayabiliyorlar. Ayrıca bağımlılık da yapıyorlar...”
Perfect Stranger filminin Türkçe karşılığı ‘Mükemmel Yabancı’... Çok yakın arkadaşlar birbirlerine ne kadar yabancı olabileceğine dair bir hikaye. Çocuk yapma aşamasında olan yeni evli bir çift, ergen kızları olan annenin terapist olduğu diğer bir çift, küçük çocukları olan annenin gizliden alkol içtiği başka bir çift ve yeni sevgilisini bir türlü tanıştıramayan bekar bir adam... Bu yedi kişi akşam yemeğinde bir oyun oynamaya kalkar. Dürüst olmak  ama tamamen dürüst ve açık olmak için... Telefonlar masaya konur; gelecek her türlü mesaj alenen okunacak ve gelen telefon çağrıları hoparlör açık bir şekilde açılacaktır...

Herkes birer birer dökülürken bir çok konu film boyunca ortaya çıkar.

Çocuk Sahibi Olmak
Bu konulardan bir çocuk sahibi olma konusudur. Yaşlanma kaygısı mı? Yalnız kalma korkusu mu? Yoksa ezbere yapılan bir olay mı? Çözüm sorunun kendisindedir? Çocuk sahip olunacak bir şey değildir. Onlar bizim aracılığımız ile bu dünyaya gelen bireylerdir. Yetişkinliklerine kadar onlara yemek ve barınak vermek dışında yaptıklarımız boşunadır. Verebiliyorsak bilgelik vermek yeterlidir. Onları kontrol etmek, hayatta diğer kontrol etmek istediklerimiz tüm şeylerde olduğu gibi sonuç vermeyecektir.

Ev sahibi olan güzel terapist 17 yaşındaki kızı ile devamlı çatışmaktadır. Kızı ise doğal olarak anneden göremediği desteği babasından alır. Babasının kızları, anasının oğulları devredir yine... Bu durum ilişkilerde derinden anne ve baba arayışlarını devam ettirir. Bu sebeple genellikle çapkın kişilerde bu tip dinamiklere rastlanır.


Bellek
Arkadaşlar kendi aralarında kıyaslamalar ve karşılaştırmalar yaparlar. Birbirlerini eskiden beri tanıdıkları bilgilere güvenerek yorumlarda ve varsayımlarda bulunurlar. Kişilik dedikleri belleğe dayalı bilgiler o kişileri tanımlar adeta... Oysa kişiliklerimiz hayat boyunca topladığımız anı ve bilgilerin toplamıdır. Bellek hayatta karşısına çıkan yeni olaylara tepki gösterir, bunlar alışkanlığa ve en sonunda kişiliğe döner. Bellek geçmişle ilgili bir depodur. Dolayısıyla kişilik bir yanılsamadır ve farkındalığımız arttığında bellekten özgüzleşebiliriz.

Maskeler
Günün sonunda hepimiz içinde bulunduğumuz toplumda bir yer edinmek, görülmek, kabul görmek için gerekli rollere bürünür, maskelerimizi takarız. Toplumun belirlediği kolektif vicdana uyarız. Maskeler yüzümüze o kadar yapışır ki, biz bile onun gerçekliğine inanmaya başlarız. Tüm bu yaşadığımız ilişkiler bize aynalık yaparken, biz kendi aynamıza bakmayı tercih ederiz. Kaçmayı tercih ederiz; bu kaçamak ise bağımlılıklar, işkoliklik olabilirken, gizli ilişkiler de olabilir...

Gecenin sonunda herkesin maskeleri düşmeye başladıkça, tüm bireyler birbirini suçlamaya başlar. Oysa sadece olan olgular vardır, herkes her şeyden sorumludur. Esas olan bu sistemi anlamaktır, bizi buraya getiren geçmişi kabul etmek... Her birey kendi maskelerden ve kendine çektiği olayın ardındaki dinamikleri keşfetmekten sorumludur...

Bir şey olma çabası, rol yapma çabası, kaçma arzusu kalmadığında rahatlama gelir... O zaman olduğumuz gibi bize hediye edilen hayatı yaşamaya başlarız... Plan yapmadan, kurnaz oyunlar oynamadan... Sadece zamanın farkında olmayan bir çocuk gibi oynamaya başlarız...

Filmin sonu ise dramatiktir. Yeniden savaş boyaları sürünür ve oyun yeniden başlar...

“Bizi bir arada tutan tek şey benim suçumdu. Yıllar boyunca hissettirdiğin suç. Neden ayrılmadık ki? İnsanlar ayrılmasını öğrenmeli.” 

30 Temmuz 2017 Pazar

The Submarine Kid


Amerika’nın küçük bir kasabasında küçük bir oğlan çocuğunun en büyük merakı suyun altında nefesini tutmakmış. Büyüdükçe nefes tutma konusunda yeteneği artmış ve bu konuda ünlenmeye başlamış. Genç yaşında tüm kalabalık önünde kasabanın gölünde yaptığı gösteri için kız arkadaşına son bir bakış atarak suya atlamış... Dakikalar geçmesine rağmen bir daha kendisini bulamamışlar... Ararlar, ararlar, aralar...

The Submarine Kid isimli film, bu efsanevi hikaye ile başlar. Kahramanımız Spencer Afganistan’tan yeni gelmiş bir askerdir. Ailesi, arkadaşları ve sevgilisi büyük bir neşe ile onu karşılar ancak Spencer farklıdır... Hayaller görmeye başlar ve bazı olaylar onu tetiklemektedir.

Savaşa katılmış askerler yaşadıkları travmatik olaylardan sonra donarlar. O anda duygulara yer yoktur. Tüm bunların üzerine başka bir insanın, özellikle sivillerin ölümünden sorumlu iseler suçluluk duygusu durumu daha da vahim hale getirebilir. Normal gibi gözükseler de bu tip durumlardan sonra bu kişilerin bu travmaları üzerinde çalışması ve yardım alması gerekir.

Donma tepkisi ile dışarı salınmayan enerji, güvenli bir şekilde yavaş yavaş dışarı salınmalıdır. Aksi takdirde kişi yaşamakta zorlanmaya başlar. Donma esnasında yapılan tipik bir davranış nefes tutmaktır. Nefes, hayat demektir. Her nefeste doğar, her nefeste ölürüz... Filmin başındaki hikayede nefes – hayat neşemizi, çocuğun aranması – kaybolduğumuzun sembolleridir.


Spencer çatışma sırasında yaptıkları ile yüzleşmesi, kurbanları ile yüzleşmesi gerekmektedir. Her birey; fail veya kurban, büyük bir sistemin küçük parçalarıdır ve kader onları bir araya getirmiştir. Şimdi fail kurban durumuna düşmüştür... Her ne kadar olanlar büyük haksızlık ve çok ağır gözükse de, sadece bireyleri ve kendimizi suçlamak yapılacak en sığ bakış açısıdır.

Daha ötesine baktığımızda bu iki kişinin arkalarındaki derin ve büyük sistemleri içerisinde tam o noktada bir araya geldiklerini görürüz. İşin ilginç yanı, tüm öfke, kızgınlık, suçlama, suçlu hissetmeler serbest bırakıldığında huzurlu bir sevgi kalır geriye... Zor da olsa geçmişimizdeki olaylar ile yüzleşmek, ifade edilemeyeni ifade etmek, durumu bizden daha yüce olana taşır. Geçmişi ile barışan kişi özgürleşir. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Winter On Fire

Hiç bir devrimin gerçek bir kazananı olmamıştır. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan sözde başarılar bir süre yerini başka çatışmalara bırakmıştır. Her başkaldırı bir diğer tarafa yöneliktir. Doğası gereği birbirinin aksi fikirde iki taraf olmak zorundadır. Bu toplumsal ikilik, tüm zihinlerin kolektif olarak topluma yansımasıdır. Her iki tarafta kendini fazlasıyla haklı görür. Elbette güçlü olan taraf bunu zalimce kullandığında insanın yüreği parçalanır ve tepkiler doğar. Öte yandan hangi tarafta olursanız olun bu kutuplaşmayı destekler. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, kutuplaşma artar ve bir gün kırılma gerçekleşir. Hindistan'da veya Rusya'da olduğu gibi, Bir süre devam eden zafer sarhoşluğundan sonra yeni kutuplaşmalar başlar... Bu kaçınılmaz gözüküyor...


Winter On Fire filmi bir belgesel. Ukrayna’da gerçekleşen direnişini tüm detayları ile anlatıyor. Sivil halk ile hükumet arasındaki fazlaca şiddet içeren bu olayları seyrederken taraf olmamak mümkün değil gibi... Tüm o yaşanan acımasız ve haksız tavırlar insanın yüreğini hareket geçirirken zafer alkışları ile zihnimizde oluşan sevinci hissedebiliriz.

Oysa bu kalıcı bir çözüm müdür? Olsaydı yaklaşık 10,000 senedir ayrımlar, savaşlar, isyanlar ne getirdi? Ne götürdü? Ölümler, yaralılar ve devam eden bir intikam... Yüzlerce yıl önce olan olayların nefretle anılması. Sistemik çalışmaların öncüsü olan Bert Hellinger’in kitabında çok ilginç bir örnek var... 28 Haziran 1389 yılında Kosova Meydan Savaşında Müslüman Osmanlılar Sırp Prensi Lazar’ı öldürür. Sırplar Lazar’ı aziz ilan eder. 28 Haziran 1914’de Avusturya veliahdı Saraybosna’da Sırplar tarafında öldürülür. Osmanlılar ve Avusturya ittifak halindedir... 28 Haziran 1989’da Milosevic başa gelir... Aziz Lazar’ın kemikleri Kosova’da bir anıt mezara taşınır. Anıtta şöyle yazar: “Haziran 1389 – Haziran 1989, Müslümanlar’ın Sırp’ları yönetmesine izin vermeyiz.” Bu kuşaklar ötesi bir hafızadır...


İnanılmaz ancak bir bahane ile ortaya çıkan ayrımlar yüzyıllar boyunca süregelen nefreti ve şiddeti besliyor. İnsan zihnindeki ayrımlar ve karşıtlıklar olmak durumunda, beyin bu şekilde öğreniyor ve çalışıyor. Oysa ki asıl problem zihin ile kendini özdeşleştiren insanlarda... Zihin sadece bedenimizi hayatta tutmaya çalışıyor... Bizler bedenin çok ötesinde bir öz değil miyiz? Tarih boyunca geriye yeteri kadar gittiğimizde hepimiz aynı anne ve babaya ulaşmaz mıyız? Daha da öteye gittiğimizde hepimiz aynı Yaradan’ı bulmaz mıyız? Sistemik olarak da balsak, ruhani olarak da baksak hepimiz aynı kaynaktan geliriz ve oraya döneriz. Sistemik olarak bakıldığında hiç bir şey kişisel değildir... Kabul etmesi çok zor olsa da, her birey daha büyük bir sistemin parçasıdır... Tüm bu şiddetten sadece birkaç kişi sorumlu değildir... Elbette yapılan hareketin sorumluluğunu alırız ancak olanı olduğu gibi görüp orada bırakmadıkça geçmişin kölesi olmaktan kurtulamayız...

Bu anlayış geliştiğinde, tüm özdeşleşmeler, tanımlamalar bittiğinde, bellek tarafından yönetilmediğimizde sadece bizi birbirine bağlayan bağ kalır; sevgi... Bu ruhsal bir klişe değildir... Her bir birey bu anlayışı kazanırsa tüm toplum kolektif olarak değişmeye başlayacaktır... İşte o zaman gördüğümüz kabusları beslemeyi bırakırız...

19 Temmuz 2017 Çarşamba

The Ticket

“Sahip olduklarım için sana şükürler olsun. Kendimi kimseyle karşılaştırmıyorum. Bana verdiklerinden dolayı tatminkarım Tanrım...”


Dünyada insanların büyük bir çoğunluğu kendisi yaratan yüce bir gücün varlığına inanıyor. Neredeyse bütün dinlerin ortak öğretilerinden birisi de şükretmektir. Bazen sadece başımız sıkıştığında dua ederiz, iyi zamanlarda unuturuz şükretmeyi... Bazen ağzımızdan şükür hiç eksilmezken, aynı anda şikayet etmeye devam ederiz. Çoğu filozof fakirlerin daha fazla şükrettiğini ve fazla bir şey sahip olmadıkları için daha mutlu olduklarını iddia ederler. Belki de doğrudur... Ancak bir şekilde büyük ikramiye çıktığında zengin olan böyle kişilerin hayatları bir anda değişir. Bu para ile yatırım yapma gereği duyarlar, yeni bir iş, daha lüks tüketim ve belki de yeni bir eş veya sevgili... Eninde sonunda ilk oldukları duruma göre daha mutsuzdur bu kişiler... Bu durum da sanki filozofları destekler gibi gözüküyor. O halde halimize şükredelim.

Öte yandan insan zihni çok sinsidir. Sahip olduklarına şükretmek, gerçek anlamda bir minnet duygusu mudur? Yoksa daha fazlasını zaten elde edemeyeceğini varsaydığı için, zihin mevcut duruma adapte olmakta mıdır? Sahip olmak gerçek midir?

The Ticket filminin kahramanı James kördür, güzel bir karısı, ailesi, masa-başı bir işi, kendisi gibi kör olan bir dosttu vardır. Sık sık yukarıdaki şekilde dua eden biridir. Bir gün piyano ona vurur ve görmeye başlar... Bundan sonra onun hayatı değişmeye başlar. İşinde yeni fikirler geliştirerek terfi alır ve hırslı bir şekilde hayat tarzını değiştirir. Eşini terk edip iş yerindeki bir kadın ile ilişkisi başlar. En iyi arkadaşı ile arası açılır...


Gözlerin açılması egonun uyanışı gibidir. Başta daha fazlasını elde edemeyeceğini düşünerek kendini mutlu sayarken artık ego doymak bilmez... Kabuğun içindeki ego, kabuğun dışındadır... Her iki uç da birbirinden çok da farklı değildir. Yanılsamanın temel sahip olma fikrinde yatmaktadır. Oysa gerçekten bir şeyin, bir kimsenin sahibi olabilir miyiz? Bedenimiz bile bize geçici bir süre hizmet etmektedir. Sahip olmak fikri beraberinde kaybetme korkusunu getirir. Korkunun olduğu yerde ise sevgi var olamaz. Davranışlarımız sevgi yerine korkudan beslenir. Dolayısıyla kıyaslama, kontrol etme, kıskanma, yargılama ve arzuların peşinde koşma devreye girer...

Tüm bunlar bütünden kopuk olduğumuzda gerçekleşir. Bütünün bir parçası olduğumuzu anladığımızda hiç bir şeye sahip olmadığımız gibi sahip olmaya gerek olmadığını görürüz. Kendimizi olduğumuz hali ile tanımlamalardan uzak bir şekilde tam ve bütün hissedebiliriz.
Gerçek anlamda minnet duygusu, tüm korkulardan özgürleştiğimizde ortaya çıkar.