21 Haziran 2019 Cuma

Three Identical Strangers



Bir gün Bobby yeni bir okula kayıt olur ve okulun ilk günü çok tuhaf bir olay ile karşılaşır. Herkes onu tanıyormuş gibi davranır. Hatta onu öpen kızlar, omzuna vuran dostları vardır. Bu oldukça inanılmaz karşılamanın şokunu atlatamadan insanların ona Eddy diye hitap ettiklerini fark eder. Eddy bu sene o okulda okumayacaktır. Eddy’nin oda arkadaşı Bobby’i görünce gözlerine inanamaz. Ona iki soru sorar: “Evlatlık mısın? Doğum günün ne zaman?” Cevaplar Eddy ile aynıdır! Hemen Eddy ve Boody’i bir araya getirir. Onlar ikizdir! Haber hemen yayılır ve gazete haber olurlar. Oysa olay bu kadarla bitmez, David isimli üçüncü bir genç tıpkı bu ikizlere benzer. Tek tek ortaya çıkan kardeşler üçüzden ziyade birbirinin kopyası gibidir. Daha sonra anlayacakları gibi altı aylıkken ayrılan ve farklı üç aileye evlatlık verilen kardeşlerdir.

19 Yaşında birbirlerini bulurlar. Kaynaşmaları için zamana bile ihtiyaçları olmaz. Hepimiz anne-babalarımız aracılığı ile birbirimize bağlıyız. Bireyler olarak en fazla ailemizden etkileniriz. Kardeşler, özellikle tek yumurta ikiz veya üçüz olunca bağları çok daha güçlü olur. Bilgileri olmasa da kader onları birleştirebilir, hiç bilmediklerini keşfedebilir.
Üçüzlerin hikayesi medyada daha fazla ilgi görmeye başlar. Her kanala konuk olurlar, bütün gazete ve dergi onları kapağa taşır. Rüyada gibidirler. Hikayenin en ilgi çekici yanlarından biri, üç kardeşin oldukça farklı ailelerde büyümelerine karşın aynı mimiklere, aynı zevklere ve ilgilere sahip olmalarıdır. Tek yumurta ikizleri aynı gen dizisine (genom) sahiplerdir. Genler anne ve babamız, dolayısıyla atalarımızdan gelen mirası içerir. Çevre önemli bir faktör olsa da genlerin – aile mirasının ne kadar etkili olduğunun bir kanıtıdır bu...


Ayrılık Travması
Her üç bebekte küçüklük zamanlarında benzer travma etkileri göstermiş. Anne ve babalarından ayrı olsalar da üçü beraber olarak üçüzleri altı aylıkken birbirinden ayırmak büyük bir etki yaratmış olmalı. Okul döneminde üçü de güreşçi olmuş. Yetişkinliklerinde de iniş çıkışlı halleri olur. Herkes benzerleri arar ve bulur... Öz anne ve babaları aynı olan ikizler için çok şaşılası bir durum değildir.

Çevre Rövanşı Alıyor mu?
Tamamen aynı gen dizisine sahip bu üç adam derine bakıldığında farklılıkların olduğu ortaya çıkar. Yetiştirilme tarzları onlarda aynı olmayan yanları oluşturur. Yetişme tarzını ise hayata bakışınızı, duygu ve düşüncelerinizi etkiler. Filmde yetiştirilme tarzının her şeyin ötesinde olduğu sonucuna varılır, ancak bu doğru değildir. Genler (kader) ve yetiştirilme tarzı birbirine rakip değildir. Her ikisi de etkilidir. Duygu ve düşüncelerimiz değiştikçe bazı gen gruplarını açık veya kapalı olmasını sağlanır. Bu yeni bilimin ismi epigenetik’tir...

Her ne kadar tuhaf bir düzeneğin kurbanı gibi gözüken bu gençlerin yaşam dolaylı da olsa onların elindedir...

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Five Feet Apart


“İlk iletişim yöntemimiz.
güven, korkusuzluk, huzur... Hepsi nazikçe okşayan bir parmağın ucunda. Veya dudağın değişinde. Mutluyken bizi birbirimize bağlar. Korktuğumuzda destekler. Arzuladığımız ve aşık olduğumuzda bizi heyecanlandırır. Nefes almak için havaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsak sevdiğimizin dokuşuna da ihtiyaç duyarız. Dokunuşun önemini anlamamıştım. Özellikle onunkini... Ona sahip olamayana kadar...”
Annemizin karnındayken onun tamamen içinde ve ona dokunarak, tekmeleyerek doğuma hazırlanırız. Normal doğum ardından süt emerek onun kalp atışını dinler ve onunla teması sürdürürüz. Bugün yapılan sezaryen doğumların artık küçük bir travma yarattığı ortaya çıkıyor. Anne ile kurulan ilk tensel temas bizi ona bağlarken, bizi güven veren oksitosin hormonu salgılanıyor. Anneye olan bağımlılığımız azaldıkça hayatımızda babamız bize güven vermeye başlıyor. Onun koruyucu ve şefkatli eli bize dokununca kendimize olan güvenimiz, hayata karşı duruşumuz değişir. Dokunuş duygusal ilişkilerimizde çok önemlidir.

Oysa Five Feet Apart isimli filmde iki gencin birbirlerine dokunma şansı yoktur. Birbirlerinden farklı ancak ikisi de ölümcül hastalıklara sahip olan bu iki genç birbirlerine aşık olur. Aralarındaki mesafe bir bilardo ıstakası kadar olmalıdır, yani yaklaşık 1,5 metre (five feet-beş ayak mesafe)...


Çok ciddi bir akciğer problemi ile doğan Stella, hep ölümü ensesinde hissederken ona her zaman destek olan ablası ondan önce Tanrı’ya kavuşmuştur. Bu durumun üzüntüsünü üzerinden atamayan Stella, diğer bir rahatsızlığı olan Will ile yakınlaşır. Çok zor şartlarda başlayan bu ilişki, fiziksel ve zamansal kısıtlamalara rağmen sevgilerine engel olmaz. Sevgileri tüm engelleri aşar...

Çoğu zaman hiç bir kısıtımız olmasa da sevmek ve dokunmak konusunda ihmalkar olabiliyoruz. Ya kendi ailemizden öğrendiklerimizi uyguluyor, ya da sonsuza kadar vaktimiz var zannedebiliyoruz. Bazen de çekiniyor, bazen de tepki almaktan, reddedilmekten korkuyoruz... Belki de içimizdeki yaralı çocuk engelliyor bizi. Oysa Stella’nın herkese bir mesaj veriyor...
“Eğer bunu dinliyor ve yapabiliyorsanız sevdiğinize dokunun. Hayat çok kısa...”

25 Mayıs 2019 Cumartesi

An Interview With God

İnsanların çoğunluğunun sadece zihinleri ile hareket ettiği bu dünyada, dünya nüfusunun yaklaşık %95’inin bir çeşit Tanrı’ya inanması bir çelişki gibidir. Oysa bu inanç da zihinsel bir öğrenimdir. Şahsi bir keşiften dolayı ortaya çıkmaz. Bize öğretilir. Her millet kendi resmi dini neyse onu empoze eder. Hemen hemen her organize kurumda görüldüğü gibi ilginç uyarlamalar ve kurallar ortaya çıkar. Kişinin kaç kadınla evlenebileceği, kaç yaşında ne yapabileceğine kadar dini bilgiler bu kişiler tarafından söylenir. Tanrı ve dinin özü unutulur ve sadece çıkarlar ve diğer insanlar kontrol ön plana çıkar. Din kelimesinin kökeninde bir araya gelmek, bir olmak vardır. Hepimizin geldiği kaynağa geri dönmek.

“İnanç, sahip olabileceğin bir şey değil. Bildiğin duyularla mümkün değil. Çünkü inanç amaç değildir. İnanç bir süreçtir. Tıpkı evliliğe benzer. Ettiğin yemin bir son demek değildir. Başlangıçtır. Zaman ve adanmışlık ister, hem de her gün.”
Oysa insanlara verilen inancı hiç sorgulamayız. Bugün Hindu dinine mensup birisi Fransa’da doğsaydı muhtemelen koyu bir Hristiyan olacak ve bunu hiç sorgulamayacaktı. Zihinsel de olsa bu inanç bizden daha Yüce bir yaratıcının varlığı hakkındadır... Bizler ona dua ederiz, ancak çoğu zaman işler kötü olmaya başladığında veya endişelendiğimiz bir durumda aklımıza gelir. En sonunda başımıza hep kötü olaylar gelirse isyan ederiz. Bazen yüzeyde bilmesek de içimizdeki bir parça Yaradan’a tepkilidir.

An Interview With God isimli filmde sıkıntılı bir evlilik yaşayan Paul, kendini Tanrı olarak tanıtan biri ile röportaj yapmaya başlar. Onun Tanrı’ya sorduğu ilk sorulardan biri şudur: “Neden iyi insanların başına kötü olaylar gelir?” Gerek Paul karakterin Hz. İsa’ya benzemesi gerekse İncil’den atıflar filmi yapanların kendi dinlerini ön plana çıkarması şeklinde algılanabilir. Ancak önemli olarak sorgulamadır. Tüm zihinsel koşullanmalar sorgulanmadan, zihnin bizim üzerimizdeki yanılsamaları bitmez. Kalbimiz ile çıkılacak yola gürültülü bir zihin her zaman bariyer oluşturur. Öze ulaşmak için nefsin ölmesi gerekir. Yarattığımız karakterin ölümüdür bu... Ölmeden önce ölmektir.

“Bu dünya öbür dünyanın seçimleri değil. Böyleymiş gibi düşünmeyi bırakabilirsen başka şeylere de zaman ayırabilirsin. Başkalarını sevmek gibi, hayatını doyasıya yaşamak gibi.”
Paul aldığı mesajları duymaz gibidir. Devamlı kendi problemlerine odaklıdır. Karısı başka biriyle beraber olmuştur. İşin ilginç tarafı da Tanrı’dan aldığı destek ile onu affeder. Oysa affetmek kadın için daha fazla bir yüktür. Zaten hali hazırda fail durumdadır ve şimdi kocasının kendini Tanrı sanan tavrı dengeyi daha da bozmuştur. Affetmek Tanrı’ya mahsustur. Bizler için affetmek ancak kabul etmek olabilir. “Bu durumdaki sorumluluğumu kabul ediyor ve senin yaptığını telafi etmen için sana zaman veriyorum...” Hiç bir olay tek taraflı değildir. Neden sonuç ilişkisi içinde olan kadersel sistem bizim anlayışımız çok ötesindedir. Her birey kendi aile sistemden bir çok dinamik taşır ve bazen fail bazen kurban olarak uyanış yolculuğunda ilerler. Bu yolculuk ancak yalnız yapılabilecek bir yolculuktur. Bize eşlik eden insanlar olabilir ancak idrak herkesin kendi gönül gözünden görülmelidir.

Tüm bu konular ikinci önemli soruya getirir bizleri: “Özgür irade var mıdır?” Zihnin koşullanmaları ve aile sistemimizde bizlerden çok önce olan olaylardan etkilenmemiz bizim özgür irademizin olmadığı anlamına gelebilir ancak bizler bu dinamikleri ve şartlanmaları keşfettikçe özgür karar verebileceğimiz bir zemin hazırlarız. İşte o an bize hediye edilen hayatın keyfine varmaya başlarız. Zihinle kalp arasındaki fark kalkar, tüm ayrımlar erimeye başlar. Mevlana’nın dediği gibi “Allah’ın kuluyum diyerek, Allah ile kul arasında ayrım yapmaktasınız...

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Köyü Ziyaret

Anne ve babası, doğdukları ve büyüdükleri topraklara her fırsatta dönmeye can atıyorlardı. O ise şehirde doğmuş, şehirde büyüyordu. Büyük şehir yaşantısına alışmış olan ebeveynlerinin bu hevesi onu şaşırtıyordu. Ona göre köyde hiç bir şey yoktu. Hatta ilk zamanlar elektrik bile yoktu. Herkes gün ışığına göre kendini ayarlıyordu. Yazları günlerin bu kadar erken başladığını hiç fark etmemişti. Şimdi elektrik vardı ancak ortada görülecek bir şey yoktu ki. Nasıl yaşıyordu bu insanlar? Neden bu kadar fark vardı? Kendisi gibi olanlar seçilmiş kişiler miydi? Onlar da şanssız mı? Çoğu akraba sayılabilecek kadar yakın bu insan topluluğu onun düşündüğü gibi mutsuz değildi. Tam tersine oldukça keyifli gözüküyorlardı. Kafasının içinde bir çok soru ile uyuya kaldı.


Sabah büyük halası ile kümesten aldıkları yumurtaları pişirdiler. Lezzet farkının çok acıkmış olmasından olduğunu düşündü. Yemek yemek onun için önemli bir görevdi çünkü herkes aynı tabaktan yiyordu. Hızlı davranıp önce kendi yemeliydi. Nasıl birbirlerine hastalık bulaştırmıyordu bu insanlar? Kahvaltıda çorba olmadığı için daha kolaydı her şey. Sonra çocuklarla dışarı çıktı. Hem kızlı erkekli hem de sadece erkeklerle oyun oynayabiliyordu. Peki ne oynayacaktı? Babasının ona aldığı oyun cihazını veya bilgisayarını getirse hiç olmazdı. Zaten onlara anlatana kadar tatil biterdi. Onlara uyum sağlamaya çalıştı. Kendisine şehir çocuğu muamelesi yapılmasından oldum olası haz etmiyordu. Tamam, onlar gibi ağaca tırmanamıyor, onlar kadar güçlü değildi belki ancak onlar kadar hatta onlardan daha hızlı koşabiliyordu. Şehirde sokaklar yoktu sanki. Hem hemen öğreniyordu oynana oyunları.

Hem babasından aldığı harçlık ona bir avantaj sağlayabilirdi. Neydi o cam toplar? “Bilye!” dedi birden. Onlardan bolca satın aldı. Kim bilye kaybeden bir çocuğu sevmezdi? Önceleri epey kaybetti ancak günün sonuna doğru o da kazanmaya başlamıştı. O da onlardan biriydi artık. Hava hafif kararmaya başladığında ise saklambaç oynamak için harika bir fırsattı. Bu arada oradaki çocukları yakından tanımaya başlamıştı. İyi hoş olan çocukların yanı sıra, ona ilginç gelen bir-iki tanesini hiç unutmuyordu. Bir tane arada bir bir şeyler aşırıyordu. Ona dikkat etmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bir tanesi hafif deli gibiydi. Dediklerine hiç aldırmayacaktı. Bir tanesi de azıcık topallıyordu, oyunda ona denk gelirse, ona avans vermesi gerekiyordu. Kimse kimseyi dışlamıyor, tüm özelliklerine rağmen onları oldukları gibi kabul ediyor, ona göre davranıyorlardı. Hepsi de büyümeye başladığında toprakta çalışmaya başlayacak, elinden ne geliyorsa onu yapacaktı.

Ertesi gün köyün biraz dışına çıktılar. Kimse onların nerede olduğunu merak etmiyordu. Zaten yolda rastladığımız hemen hemen herkes tanıdıktı. Bir traktöre el ettiğinizde hemen duruyor ve sizi alıyordu. Biraz korkutucu olsa da çok heyecan vericiydi traktörün tepesinde seyahat etmek. Ceviz ağaçlarından beslendikten sonra nehirde balık tutmak… İşte bu konuda hiç bir bilgisi yoktu. Balık da sevmezdi zaten. Fakat tüm etkinlik, doğa ve nehir, balık avlarken anlatılanlar çok eğlenceliydi. Hatta konular babalarının, dedelerinin avlarına kadar uzanıyordu. Yine günün bittiğini anlamıştı. Onların özendikleri şehir hayatı ile köy hayatı arasında karşılaştırma yapınca kafası karışıyordu artık.


Büyükler de oldukça ilginç bir hayat yaşıyordu. Babası genellikle köy kahvesindeydi. Bu şehirde gördüklerine benzemiyordu. Havadar, kocaman bir balkonu olan bir yerdi. Her geçeni görebildiğin merkezi bir yerdeydi. Çok güzel kağıt oyunlarının yanı sıra, tarım, hayvancılık, politika hakkında konuşuluyordu. Birbirlerine takılmadan da edemiyorlardı. Tam kavga çıkacak diye düşündüğü anda patlayan kahkahalar hem onu rahatlatıyor hem de şaşırtıyordu. Kimse olmadığı bir kişiliğe bürünmeye ve buna ayakta tutmak için uğraşıyordu.

Annesi ise her yerde olabilirdi. Kadınlar kilitleri olmayan ve doğrudan açılan ev kapılarının herhangi birinin ardında olabilirdi. Kadınlar kendi aralarında ne konuşuyorlar, bu bir sırdı. Belki de tüm erkekler için bir sır. Gerçi annesi de sorduğunda, o bütün ne konuştuklarını kendi de bilmiyor gibi görünüyordu. En azından elinde ona hediye edilmiş el yazmaları, baş örtüsü ve erişte vardı. Bunlar günün karıydı… Her şeye rağmen özlemişti evini. Çok ilginç olan bu hayata geri dönecek miydi?

Yıllar sonra buraya geri geldi. Navigasyonu kullanmak zorunda kalmıştı çünkü yollar değişmişti. Oradaydı ama bir çok şey değişmişti. Evler biraz daha yüksek ve betonarmeydi. Köyün ilkokulu yoktu artık. Herkes çevre kasabalardaki okullara gönderiyordu çocuğunu. Artık elektik de, akıllı telefon da, İnternet de vardı köyde… Teknoloji gelmişti köyüne. Oysa nüfus daha az ve daha donuktu sanki. Büyük halası hala hayattaydı. Bir asıra yakın bir zaman görmüş bu kadın doğduğunda babasının savaştan dönmesini bekliyordu. Şimdi kalan tavuklardan bir yumurta almaya gitti. Bir yandan kahvaltı hazırlıyor, bir yandan söylenip duruyordu.

“Benim başım yaşlılıktan düştü peki ya bunlara ne oluyor?”

8 Mayıs 2019 Çarşamba

On the Basis of Sex

“Annem bana iki şey söylerdi.
Biri kadın olmak, ve diğeri de bağımsız olmak.”
Çok eski çağlarda kadın kabileye hayat verirken, erkek de avlanır ve kabileyi korurdu. Sahip olmanın, hırsların, iş hayatının, politikanın, paranın olmadığı o dönemlerde muhtemelen kadın erkek arasında büyük bir sorun yoktu. Herkes içgüdüsel olarak kendi cinsiyetinin rolünü bilirdi.

Oysa Tarım devriminden sonra değişen insan hayatı sahip olmayı, çoğalmayı ve çoğaldıkça savaşmayı ortaya çıkartan bir ortama doğru sürüklendi. Bu ortamın baş rolünde elbette erkek olacaktı. Kendinde daha yaratıcı, empati yeteneği yüksek, şefkat dolu kadının ezilmesi kaçınılmaz gibi görünüyordu. Sadece 100 yıl öncesine kadar Kadın Hakları diğer temel kanunların yanında hatırlanmıyordu bile. Halen bir çok ülkede kadınlar maalesef ailenin veya erkeği egemenliği altında eziliyor.

On the basis of sex, Amerika’nın en ünlü hukuk okullarından birinde okuyan bir kadının hikayesi. Annesini çok genç yaşında kaybetmiş bir kadının... Belki de annesiz kalmanın verdiği zor dönemler ona başka hediyeler vermişti. Hiç bir zaman vazgeçmeyen bir kadındı. Erken yaşlarda testis kanserine yakalanan eşine verdiği destek ve kanunlardaki cinsiyete bağlı eşitsizliklere verdiği mücadele sıra dışı bir hikaye ortaya çıkartıyor.


Yargıç: “Amerikan anayasasında bir kere bile –kadın- kelimesi geçmiyor.”         Ruth: “Özgürlük kelimesi de geçmiyor Sayın Yargıç.”

Erkek egemen bir adalet sistemi ile boğuşurken sertleşen Ruth Bader Ginsburg, oldukça tepkiseldir. Ona destek olan kişilerle beraber başarılı bir savunma tarzı geliştirir. Oysa evde işler pek de yolunda değildir. Eşi de hukukçu olan Ruth, tüm bu yoğunluğunun arasında kızı ile ilişkilerinde sıkıntılar yaşar. Arayı yumuşatan babadır. Evde sanki roller değişmiştir. Muhtemelen babası ile sıkı bağları olmayan kocası Martin, evin annesi gibidir. Kızları Jane de annesi ile çatışmaktadır ve bir yandan aynı annesine benzemeye başlar. Aile dinamikleri kopyalanarak devam etmektedir sanki...

Kaderimiz ne olursa olsun, geçmişte yaşanmış zor olayların gizli bir hediyesi de vardır. Atalarımızdan getirdiklerimizi olduğu gibi kabul ettiğimizde bu hediyeler devreye girer ve her şeyin yeniden dengeye gelmesi bir kıvılcım çakmış oluruz. Ruth gibi kişiler belki kendi yaşamalarında göremeyecekleri denge ve huzur adına bir dalga başlatırlar... Kadın kadın gibi, erkeğin erkek gibi olduğu ve oldukları gibi birbirlerine saygı ve sevgi gösterdikleri bir dünya...
Mahkeme o günün hava durumundan etkilenmez, ancak dönem iklim değişikliğinden etkilenir.”

7 Mayıs 2019 Salı

Karma


Hayatta kötülük yapanlar karma yaratırlar. Karmanın bedeli eninde sonunda ödenecektir. Bu bedel bazen kuşaktan kuşağa aktarılır. Dolayısıyla şu anda ortaya çıkan bizim aklımızın çok ötesinde bir bilgelikle çalışan bir mekanizma ile yönetilir. “Her şey de bir hayır vardır” sözü bizim kısa vadedeki olayları yorumlama yeteneğimizin zayıf kaldığı anda devreye girer gibidir. 

İyilik için de aynı durum söz konusudur. İyi düşünce için de... İyilik yapan, sağduyu ile duran mükafatına kavuşur. Mevlana misali kalp gözüyle bakana hiç bir şey işlemez. Cehalet ve kötülük de onun kalbinde erir gider... Öte yandan öfke, nefret güçlendirir kötüyü; karşı tarafa güç uygularsanız o tarafında güçlenmesi için fırsat yaratırsınız.
Önemli olan bir adım geriden olanların seviyesinin ötesinden bakıp iyilik yapmaya devam edebilmektir. Aydınlık vardır; karanlık sadece aydınlığı bırakmaktır... 

23 Nisan 2019 Salı

Parental Guidance



Bugünün anne ve babaları muazzam bir bilgi okyanusu içerisinde yürüyorlar. Gerek farkındalık seviyesi gerekse psikoloji bilgileri ve tonlarca kitap günümüzün ebeveynlerini profesör seviyesine çıkardı. Belki de kendileri çocukken maruz kaldıkları muameleyi kendi çocuklarına göstermeyeceklerdir. Kendi ebeveynlerinden daha bilmek onları çocuk büyütme konusunda yeni bir tarz yaratması ile sonuçlanabiliyor. Sonuçta anneanne/babaanne ve dedeler ile çelişebiliyorlar. En uç nokta ise onları reddetmek ve uzak durmaya çalışmak.

Parental Guidance isimli filmde çocuklarını hafta sonu için anne ve babasına bırakmak zorunda kalan yeni nesil ebeveynleri ilginç bir deneyim bekler. Üç farklı yaşta olan çocukların kendilerine özgü problemleri vardır ve ebeveynleri kendi yöntemleri ile çözüm ararlar. Anneanne ve dedenin onların ruh hallerine zarar vermesinden korkarlar.
Anne, kendi anne babasınına hiç bir şey bilmiyorlarmış gibi davranır ve der ki,  Hayır demek yerine -bütün sonuçlarını düşündün mü- deriz, yapma yerine –şunu da bir dene- deriz, sus yerine –kelimelerini kullan- deriz”...


Kötü kelimeler yok, kavga etmek yok, vurmak yok, renkli giyinmek yok, çılgınlık yok, pasta yok, kazanmak yok, kaybetmek yok... Sağlıksız olan yiyeceklerden ve kötü diye adlandırılan her şeyden uzak tutmak isteyen anne ve babanın çocukları okula başladığında ise diğerleri ile uyum sağlama problemleri yaşarlar. Yaşlı ebeveynler ise kendi üslupları ile onlara yakınlaşmaya çalışır.

Öncelikle sevgi vererek yaşamı, yaşamayı öğretirler. Onları belli bir alanda özgür bırakıp onların kendileri olmaları için için verirler. Birbirlerini severek onlara sözleriyle değil davranışlarıyla onlara örnek olurlar. Kadının şefkati, yumuşaklığının yanına erkeğin çocukları hayata hazırlaması ve onlara özgüven vermesi...

Anneannenin kızına verdiği en önemli öğüt ise, anne ve babanın arasındaki ilişkinin, ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkiden daha önemli olduğu. Çocuklara sevgiyi öğretmenin en iyi yolunun eşlerinin sevmek olduğunu içgüdüsel olarak biliyor gibilerdir. Evet belki en iyi anne ve baba olmamışlar ancak ellerinden gelenin en iyisini vermişlerdir. Mükemmel ebeveyn, veya mükemmel çocuk yoktur... Şimdi torunları için iş başındadırlar.

“Anne bana yalan söyledin! Yoğurt dondurmanın aynısı değilmiş!”

19 Nisan 2019 Cuma

Bilinç Bilmecesi


İnsanlık beyni anlamaya devam ediyor. Nörobilim ilerledikçe, insan davranışları, hormonlar, tepkilerimiz açıklanabilir hale geliyor. Oysa bu buluşların sonuçlarını ispatlayan deneylerde her zaman denekleri %70 veya daha fazlası o davranışı gösterir. Asla %100 değil... Bunun cevabı bizler beynimizin sayesinde otomatik pilotta yaşarken, bazen devreye girip, beyinden fırlayan tepkiyi veto edip başka türlü davranma özgürlüğüne sahibiz. Çünkü bir bilince sahibiz. Öyle değil mi? Peki bilinç nedir?


Bilincin tanımı kendini bilmektir. Kendini bilmek ise ne olmadığını anlamakla başlar. Taktığımız tüm maskeleri görmek. Bunlar çocukken hayatta kalmak için oluşturduğumuz savunma mekanizmaları. Tanrı, görmenin ta kendisidir. Her şeye her an şahit ol. Şahit olmaya başladığında gözlediğin “ben” ayrıdır. Giderek duygu ve düşünceler gelip gitmeye başlar. Onları sahiplenmediğinde, beslemediğinde zayıflamaya başlarlar. Düşünce devamlı değildir. Zihni oluşturan duygu ve düşünceler devamlı değildir. Kesik kesik ve çelişkilidir. Özden bağımsız bir şekilde ortaya çıkar. Düşünce geçmişin bir tepkisidir. Hafızadaki bilgi ve deneyimlere dayanarak bedeni hayatta tutmak ve keyifli hormonları üretmeye odaklanmıştır. Hedef odaklı beyin dopamin, sosyal statüye odaklı zihin testeron ve serotonin, insan bağlarına düşkün zihin oksitosin bağımlıdır. Sürücü koltuğundan kalmak istemeyen zihin kendi varlığını kurmak ister. En büyük silahı düşüncedir. Bedenimizin hiç bir parçası ile bu kadar özdeşleşmeyiz. “Düşünüyorum” deriz.. Öte yandan “elim kaşınıyor” deriz... Kendimizi ve eli ayırırız. Duygu ve düşünceleri kendimizden genellikle ayırmayız.


Düşünce sürekli bir “ben” yanılsaması ortaya çıkartır. Gözlersen, gözlediğinden ayrı olursun. Ben gözleniyorsa ve düşünceler sürekli değilse, yıllarca inandığın “ben” yok olur. Ben’in gerçekten var olduğunu ispat edemezsiniz. “Ben bedenim diyebilirsiniz.” Beden fiziksel olarak %99’u boşluktan oluşan enerji ve ilişkiler sistemidir. Bedende madde dediğimiz ne varsa toplayıp bir kutuya koyarsak içinde ancak bir toplu iğne başı görürüz, belki onu da göremeyiz. Kuantum fizikçilerinin sözlüğünde “madde” kelimesi kaldırılmıştır. Diğer bir açıdan bakarsak beden her 7 senede bir tüm hücreleri yenilenir. 7 sene sonra şu andaki hücrelerden hiç bir kalmaz. Devamlı bir fiziksel varlık olduğumuzu bize anılarımız söyler. Bugün hafızanız silinse kim olurdunuz? Tüm bu sorulara ilk tepki elbette zihinden gelir. Ben’in  gerçekten olmadığı gerçeği ona çok zor gelecektir. Mimar inşa ettiği binayı yıkmak istemez. Hemen restorasyona gider ve bilge veya ulvi bir ben ile gözleyeni ikan eder. Bu artık harika bir yanılsamadır. Kim güzel bir rüyadan uyanmak istemez? Ancak rüya yine rüyadır. Bu aşama ilkinden de zordur. “Tamam, pes ettim, beni yakaladın. Sen harikasın ve bilgesin. Seçilmiş kişisin.” der... Artık keşfedilecek bir konunun bile farkında olmadan keyifli bir şekilde uyumaya devam ederiz. Oysa her rüyada ikilik vardır. Zıtlıklar, iniş çıkışlar olmadan o senaryo onaylanmaz.

Ancak uyanıklık hali ortaya çıkarsa, kelimelerin gerekmediği huzurlu ve kalıcı bir durum ortaya çıkar. Bir zamanlar bebekken bildiğimizi hatırla zamanı...

17 Nisan 2019 Çarşamba

Unicorn Store


Çocukluğunu hatırlıyordu. Ailesinin tek kızıydı. Çocukken herkesin sevgisi ve ilgisi onun üzerindeydi. Havada uçuşan köpük balonların peşinden gider, boyama yapmaya bayılırdı. Neşe onun doğasında vardı. En büyük hayali ise tek boynuzlu bir ata sahip olmaktı. Ailesi onun bu istediğini reddetmek durumunda kaldıklarında hayal kırıklığına uğramıştı.

Yaşı büyümüş, çalışma zamanı gelmişti. Halen onunla arkadaş gibi olmaya çalışan anne ve babasının yanında yaşıyordu. Anne ve babasının onu başkaları ile kıyaslamasından bıkıp usanmıştı. Ayrıca onların bu arkadaş tavırları hiç de hoşuna gitmiyordu. Evde anne ve babasına ihtiyacı vardı, arkadaşa değil... Resim kursu almış, ancak tuvalin dışına taşan boyama stili ile hemen dışlanmıştı. Her zaman kendini başarısız hissediyordu. Artık hiç bir şey yapmak istemiyordu. Bütün gün televizyonun başında otururken bir iş ilanı dikkatini çekti. Tam anne ve babasının takdir edebileceği bir işe benziyordu.

Ertesi sabah iş kıyafetlerini giydi, greyfurt suyu ve kutu kutu pense... Fotokopi çekerek başladığı ilk iş gününde şirketin başkan yardımcısı ile tanıştı. Duygusuz gibi olan bu adam ilginç bir şekilde firmanın tek düzeliğinden ve yaratıcı bir iş çıkaramamaktan bunalmıştı. Onlarca kişinin kutu kutu bölünmüş masalarda oturması ve cansız renkler giyerek iş yapmasını yadırgamıştı ama bir işi vardı en azından. İşte tam o sırada ilginç kartlar almaya başladı. “Dükkan” isimli bir yerden gelen mesajlardı bunlar. Merakına yenik düştü ve dükkana gitti. Oradaki ilginç satıcı ona tek boynuzlu bir at vadediyordu! Ancak koşullar vardı.


Önce bir ev yapması gerekiyordu. Bu ev belki de ona yaşaması gereken evi simgeliyordu. Artık yetişkindi; kendisi de biliyordu ki anne ve babasının evinde daima çocuk olacaktı. İş yerinde ise işler yolunda gibiydi. Onu kıskanan çalışanlar hariç... Bakan yardımcısı ondan yeni bir elektrikli süpürge tasarlamasını istedi. Renk cümbüşü bir çizimden sonra kendini toparladı ve kendine kareli bir defter aldı. İş ciddi bir şeydi; çizgilerin içinde kalması gerektiğini düşündü.

Boynuzlu at için gereken ikinci görev kalbini sevgi ile doldurmaktı. “Kalbindeki nefret onunki için bir hançer olabilir”demişti satıcı. Evde de aile ile de ilişkilerinde aynı durum geçerli olmalıydı. Çok kolay gibi görünen bu görev için biraz derine inmesi gerektiğini anlamıştı. Hem tasarım konusunda hem de verilen görevlerde hayal kırıklığına uğramaya başladığında en büyük kaynağı devreye girdi: Annesi...


Yapabileceğin en yetişkince şey önemsediğin şeylerde başarısız olmaktır” dedi annesi. Bu onun en iyi yaptığı işti. Yeniden şarj olmuş gibiydi. Zihnini dinlemeyi bıraktı ve içindeki yaratıcılığı dinlemeye karar verdi. Onun elektrikli süpürgesi insanların içindeki korkuları ve endişeleri süpürecekti...

Artık kendini tek boynuzlu bir at gibi hissediyordu; masum, saf ve ilahi...

15 Nisan 2019 Pazartesi

Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim


Kadınların erkek, erkeklerin de kadın gibi davrandığı bir Dünya hayal edebilir misiniz? Kadınlar, her firmada önemli pozisyonları almış, araba, para ve güce önem veriyor. Erkeklere laf atıyor, onları sıkıştırıyor. Erkekler ise daha duygusal, uzun soluklu ilişkiler arıyor. Kadınlar gece barlarda dans eden erkekleri izliyor ve yanlarına kısa şortlu bacakları pürüzsüz erkekleri götürüyorlar. Kasap kadın, kasada ise erkek var. Arabanın lastiği kadın değiştiriyor, erkek arabadan bu durumu izliyor. Kadın eski sevgilisini çocuğu ile bırakıp gitmiş, kendi hayatını yaşıyor. Yapılan haksızlıklara dayanamayan bir grup erkek, erkek haklarını savunmak için gösteri yapıyor. Erkekler kişisel bakım ve kıyafete fazlasıyla düşkün, kadınlar ise bu konuda hiç bir şey yapmıyor, sadece kaslarını güçlendiriyorlar. Evrimsel olarak da bu Dünya’nın geçmişinde kadınlar avlanmış, erkekler ise mağarada çocuk bakmışlar.

Yoksa sizin hayatınızda buna benzer durumlar var mı?
Ataerkil dünyada çok uzun süreden beri erkeklerin baskılarına karşı duran kadınlar, en azından bazı durumlarda erkeklerin eskiden yaptığını şimdi erkeklere yapıyorlar. Bu eril kadınlar elbette dişil adamlar çekiyorlar. Tersine dönmüş bu durum da sağlıklı mıdır? Kadın yüzbinlerce yılın öcünü çıkarmalı mıdır? Oysa aile sistemi dinamiklerinde ortaya çıkan denge ve düzen kuralı bize huzuru getirebilir. Her iki taraf arasında alma ve verme dengesi olmalıdır. Bert Hellinger’in aile sistemi izlenimlerine göre; kadın erkeği takip etmeli, erkek de kadına hizmet etmelidir. İster bu fikri katılalım ister katılmayalım, kadın kadınlığını, erkek de erkekliğini bildiği sürece ilişkiler iki tarafın özelliklerine saygı duyulduğu bir ortamda daha derinleşecek gibi duruyor.


Orijinal ismi Je ne suis pas un homme facile olan filmdeki erkek kahramanımız tabiri yerindeyse nefes alan her kadına ilgi gösterir ve iş yerindeki erkek hakimiyetinden pek memnundur. Ta ki önüne bakmak yerine bir kıza bakarken kafasını vurana kadar. İşte bu hayatının tepe taklak olduğu andır. Bütün roller değişmiştir. Buna anne ve babası da dahildir. Başlarda bu duruma alışamaz ve isyan eder. Oysa zaman geçtikçe o da hayatta kalmak için yapılan en önemli stratejiyi içsel olarak devreye alır: Uyum...

9 Nisan 2019 Salı

Anı Yakalarken Anı Kaçırmak


Tüm iş dünyası deneyim ekonomisi üzerinden işlemeye başladı. Yapılan her satış, verilen her ürün veya hizmet bir deneyim içeriyor. İçermiyorsa da çok fazla ayakta kalmak mümkün gözükmüyor. Deneyim başlıyor ve bitiyor. Doğası gereği böyle olmak zorunda; dolayısıyla deneyim varsa, zaman kavramı otomatik olarak devreye giriyor. Yaşanan deneyim paylaşılıyor, bazen anında bazen de sonra... Hatta bazen yıllar sonra. Sosyal medyanın bize sağladığı muazzam beceri ile gerçek zamanlı veya banttan video yayınlayabiliyor, fotoğraf halinde paylaşabiliyoruz. Fotoğrafı da süsleyerek mevcut deneyime ilave değer de yaratabiliyoruz.

Her şey harika, oysa arka planda işlev gören bilinçaltımız, bizi bir kısır döngüye sokuyor. Deneyim olumluysa, zihin yeniden arzulamaya başlıyor. Olumsuz ise kaçınmaya çalışıyor. Zihnimiz yüz binlerce yıldır böyle çalışıyor. Ancak hiç zaman deneyim hayatımıza bu denli girmemişti ve bu kadar kolay ve bu kadar etkili bir yolla paylaşılmıyordu. Deneyim zamanı içeriyor, tıpkı düşünce gibi. Bir yemeğin tadını yaşamak, yemekle bir olmak yerine o yemeğin fotoğrafları çekiliyor, filtreden geçiriliyor ve hop bir sürü insanın ekranına düşüyor. Sanki her gün harika bir yemek yeniyor, harika bir yere gidiliyor, veya farklı bir aktivite yapılıyormuş gibi bir izlenim oluşuyor. Bu da yetmiyor; kim beğendi, kaç kişi beğendi, kim gördü ve görmesine rağmen beğenmediye kadar gidiyor iş. Hatta daha detaylı raporlar veren programlar bile var piyasada...

“Paylaşıyorum öyleyse varım” diyen bu fenomen insanlığı yakalamış durumda. Dervişlik yolunda ölmesi gereken ben (sahte kişilik), selfie ile daha da güçleniyor. Zihin kendini bedeni ile, yaşama tarzı ile, yarattığı filtrelerden geçmiş bir imaj ile tanımlıyor. Bu son derece büyük bir tehlike: (1) Düşünceye ve zamana bağlı bu kavram bizi geçmişte veya gelecek hülyasında tutuyor. Anı yaşamayan insan hayatı da kaçırmış oluyor. (2) Dopamin ile güdülen ve ödüllendirilen zihin, ulaştığı zafere hemen alışıyor ve daha fazlasını arzuluyor. Aldığınız ilacın sizi artık kesmemesi gibi, dozajın artması gerekiyor. Devamlı çaba kronik mutsuzluğa yol açarken, sağlığımız da elden gidiyor.


Bunu aşmak ancak dönüşüm ekonomisi ile mümkün. Kişi –zamandan bağımsız- olarak dönüştüğünde kalıcı bir huzura sahip olmaya başlıyor. Mutluluk demek yanlış olur, lakin hayatta tatlı ve acı yönler her zaman olacaktır. Bizler ikisini de saygıyla karşılamazsak sakındığımız bizi takip edecektir. Oysa kişi idrak ettiğinde artık anlayışı kalıcı olarak değişir. Bunun için bir zaman gerekmez. Meyve ağaçta olgunlaşır ve bir anda dalından kopar. Evet, olgunlaşma için bir zaman gerekiyormuş gibi gözükebilir ancak kopuş sadece bir anda olur.

Dönüşüm ancak farkındalıkla olur. Bu kavram içselleştirilmelidir. Ezbere söylenen kelimeler anlatmak istediği kavramların kendisi değildir. Ağızlara sakız olan kelimeler sadece yüzeyde bir değişim oluşturur. Dönüşüm değil. Neyin farkına varacağız? En temel soru içtenlikle tekrar tekrar sorulmalı: “Ben neyim? Ben Kimin?” İşin ironik tarafı bu soruların cevaplarına olumsuz sorularla ile varılması. Ne ve kim olmadığımızın farkına varırsan, en sonunda elimizden özümüz kalır. “İlim bilmek kendin bilmektir” diyen Yunus Emre’nin verdiği mesaj budur.

Bedenin hayatta kalmak için geliştirdiği taktiklerden en önemlisi bir kişilik yaratmaktır. Bir kısmı genlerle atalarımızdan gelen, bir kısmı da yaşadıklarımızla şekillenen kişilik özelliklerimizle özdeşleşmek sağlam ve sinsi bir yanılsamadır. Oysa bu kişilik özellikleri an ve an değişen maskelerdir. Taptuk Emre “Hiç uzağa bakma, bir insana baktın mı tüm insanlığı görürsün. Her insanda insanlığın tüm halleri vardır”demiştir. Tüm bu maskelerin ötesine geçildiğinde insanlığın tüm halleri gelebilir, sorun yoktur. Gelen gider. Hiç bir şey kalıcı bir kişilik özelliği değildir. Biz bilinçli bir şekilde sahiplenip beslemiyorsak. Tüm bu çaba durduğunda zihin sakinleşir, an geri gelir. İşte o anda sadece yaşam vardır... Ne geçmiş ne de gelecek.

2 Nisan 2019 Salı

Puzzle


Evlenmiş ve iki oğlan sahibi olmuştu. Evin yemeklerini yapar, üç erkeğin bulaşığını, çamaşırlarını yıkardı. Oğlanlar büyümüştü. Kenar mahallede, ağır işçi olan kocasının yanında tam bir ev hanımı olarak yemekleri yapıyor, aile içi ilişkileri dengeliyordu. Belki de bir kadının yapması gerekenlerdi bunlar. Her şeye rağmen şükrediyordu. Öte yandan her günü birbirinin aynısıydı. Vermekten yorulmuştu. Bu rutin onu bunaltıyordu. Ufak oğlunu şımartan kocasına kendini ifade edemiyordu. Büyük oğlu da annesinden farklı değildi. Sanki oğlu onu kopyalıyor, onun gibi davranarak ona yakın oluyordu. Bazen tüm bunlar güvenli geliyordu. Bildiği, alışık olduğu durum güvenliydi.

Doğum gününde umulmadık bir hediye alır Agnes... Bu bir yap-boz bulmacadır. Sanki kendi hayatıydı bu bulmaca... Anlamsız gözüken bir çok parçayı birleştirmesi gerekiyordu. Hemen biten yap-boz’dan sonra bir yenisini aldı. Yap-boz’u aldığı yerde gördüğü ilanda yap-boz için ekip arkadaşı arayan bir kişi vardır. Bu kişiyi arar ve tanışır...

Ailesinden saklı bir şekilde yeni arkadaşı Robert ile buluşmaya başlar. Bu ortaklık Agnes için hem romantik bir yönde ilerler hem de Agnes, kendini bulmaya başlar. Onun en büyük sıkıntısı olan ifade problemi yap-boz ile çözülüyordu sanki. Robert ona ne demişti?

“Normalde zihnin çok hızlı çalışıyor, nereye gittiğini gerçekten bilmiyorsun. Kendini ifade edecek hiç bir yer yok. Onu ifade edecek kimse yok. Bu seni delirtiyor. Basit işlere odaklan. Yap-boz senin için basit bir iş, ona odaklanabilirsin. Sonuçlar çok memnun edici, seveceksin...”
Artık hiç bir şey aynı olmayacaktı. Evde köle gibi çalışmayacaktı. Kocasının onu sadece bir hizmetçi gibi görmesini engelleyecekti. Bu oğluna da büyük örnek olacaktı. Büyük oğlu aileye daha önce gelendi. Abi olarak evde kardeşine göre daha öncelikli bir pozisyonu vardı. Zorla babasının yanında çalışmak yerine istediği gibi aşçılık okuluna gidecektir.

Artık Robert ile arkadaşlığına devam edemez, evine döner. Ancak artık durum farklıdır. Doğru veya yanlış seçimler yoktur. Sadece doğru bakış açısı vardır. Artık evdeki olayları farklı görmektedir ve bu bilgelikle da kendini ifade edebilmektedir.

“Yap-boz yaparken ne kadar yanlış parça seçerseniz seçin en sonunda her parça doğru yerini bulur ve bütün resim ortaya çıkar...”

21 Mart 2019 Perşembe

Psycho


“Bir oğlanın en iyi arkadaşı annesidir.”
Hayata geldiğinde her bebek anneye bağımlıdır. Anne Tanrı gibidir. Bebek kendisini annesi ile aynı beden sahip olduğunu düşünür. Büyüdükçe farklı bir birey olduğunu kavrar ve daha sonraları kendine bir kişilik oluşturur. Yaşadıklarıyla bu kişilik katmanlı bir şekilde gelişir. Ebeveynlerinin onayladıkları davranışların üzerine otorite ve toplum değer yargıları eklenir. Onaylanmayan yönleri derinlere gömülür. Derinlere attığımız gölge taraf onun peşini bırakmaz. Özellikle de içimizde ayrı birer kişilik gibi hareket etmeye başlayan parçalar. Bu parçalar travmatik bir olaydaki anda donup kalmış olabilir. En güçlü parçalar ise en eski parçalardır. Çocukluk zamanlarında olan olaylar bu yüzden daha önemli olabilir. 

The Psycho, sadece basit bir korku filmi değildir. Filmin genelinde zihnin bölünmelerini, gölgeleri ve zıtlıkları yansıtan bir film. Filmin bir çok karesinde ayna veya cam da oyuncuların yansıması ve duvarlarda net gölgeler belirir. Kendi çocukluğunda Katolik bir anne ve baba tarafından sık sık cezalandırılan ve genelde yalnız bir çocuk olan dahi yönetmen Hitchcock, Psycho romanı ile hemen etkilenir.


Filmin başrol oyuncusu Marion, son derece dürüst ve ailesine itaat etmek etmek isteyen bir kadın portresi çizerken yaşadığı uygunsuz ilişki ve sonrasında yaptığı hırsızlık ile zıtlaşan yönleri ortaya çıkar. Yolda onu durduran polis, onun karşı gelmek istediği otoriteyi temsil eder. Otelde karşılaştığı Norman ise onun hayatının tam ters gibidir... Yani Gölgesi. İki birbirinin gölgesi gibidir. Herkesin içinde bir Norman ve bir Marion olabilir. Bastırılan her yön mutlaka karşımıza çıkar. Diğer insanlar ve olaylar bize hatırlatmaya devam eder.

Öte yandan Norman’ın durumu oldukça vahimdir. Norman yıllar önce kaybettiği annesini garip bir şekilde içinde yaşatır. İçindeki parça annesine tehdit olan her kadını yok eder...

“Beni kandırmış olabilir ancak annemi kandıramadı.”

19 Mart 2019 Salı

Bilmediklerinin Kölesiydi


Yolun yarısı dedikleri noktayı geçeli epey olmuştu. Ne kadar da çabuk geçiyordu vakit? Bir dakikalık bir videoyu bile sabırla izlemekte zorlanırken, yılların geçmiş olduğuna inanmak zor geliyordu. Döndü baktı çocukluluğa. Neredeyse herkes 5 yaşından öncesini pek hatırlamıyordu. O yıllar kayıptı sanki. Düşündü kendi kendine, “hatırlamadığımız yıllar yaşanmamış sayılır mıydı?”... Geçen hafta aynı gün hakkında neler hatırlıyordu? Zorladı kendini. Bir görüşmeye gittiğini hatırladı. Vapura bindiğini. Ne yediğini hatırlayamadı. Koskoca bir günden hatırladıkları sadece bir-iki saati doldurdu. Kaldı ki bu sadece geçen haftaydı. O geçen yılları düşününce sadece ve sadece aşırı yoğun duygu yüklü anları hatırladığını fark etti. Ne tuhaftı?

Devamlı geçmişte yaşadıklarını anlatan anneannesi geldi aklına. Bozuk bir plak gibi devamlı aynı olayları anlatıp duruyordu. Belki de unutmamak içindi bu tekrar. Dedesi sık sık araya girer, “Senin anlattığın gibi olmadı” derdi. Hangisi doğru söylüyordu? Daha sonra okuduğu bir kitapta hafızanın – hikayesel hafızanın – anılar her hatırlandığında değiştiğini öğrendi. Yaşadığımız hayatı parçık purçuk hatırlarken bir de bu anıları az da olsa değiştiren bir organa sahip olduğumuz gerçeği durumu daha da tuhaflaştırıyordu.

Yeniden döndü çocukluğuna... En çok balıklara yem atmayı, koşmayı, oyuncakları ile oynamayı seviyordu. Okul başlamadan önceki en büyük yaşının kıymetini ta o zamanlar biliyordu. İçten içe havuç devrinin başlayacağını biliyordu sanki. Önce derslerde başarı olması gerekiyordu. Sonra iyi bir üniversite, son iyi bir iş, sonra alacağı terfi, sonra sıra evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya gelmişti... Tüm havuçları tek tek topluyordu. Ancak iş aile kurmaya gelince duruyordu. O konuda kendini hazır hissetmiyordu. Bu yaşına rağmen hala bekar bir kaç arkadaşını buluyor çapkınlık yapıp, video oyunları oynamaya bayılıyordu.

Topladığı havuçlar – yani ödüller – da onu tatmin etmiyordu. Son kullanma tarihleri pek kısaydı bu ödüllerin. Giderek de azalıyordu. Daha da yıpratıcı oluyordu. Değerlerini hiç saymaya başlamıştı. Rekabet içerisinde olduğu ortama, diğer insanlara yabancılaşmaya başlamıştı. Kendi dediği bu anılar ve özellikler yığını içini sıkıyordu artık. Yapmak istediklerini yapamıyor, yapmak istemediği davranışları da yaparken buluyordu kendini. Zihninin nadiren sessizleştiği anlarda geriye tek bir soru kalıyordu: “Ben kimim?”


İlginç bir şekilde çocukluğu aklına geliyordu yine. Babasının hiç olmadığı, ablasının ona kötü davrandığı anlar. Tek sıcak duygusu annesine sarıldığı anlardı. Onun yanında kalıp oyun oynadığı o keyifli hatıralar... Belki de tüm sıkıntıların kaynağı çok daha derindeydi. Freud’un takıntılı olduğu insanın çocukluk dönemi onun da hayatını etkilemeye devam ediyor olabilir miydi? Gittiği bir çalışmada, bir erkeğin erkek olabilmesi için babasına ihtiyacı olduğunu duymuştu. Evet bedenin bir babası vardı, ancak devamlı seyahat eden ve geldiğinde de sanki orada başka bir yerdeymiş gibi oturan bir babası olmuştu. Kızıyordu bunları düşündükçe. Ancak öfkesi uzun sürmedi. Babası da kötü bir insan sayılmazdı. Göçmen bir anne ve babadan dünyaya gelmiş, babasını erken yaşta kaybetmişti. Belki de seyahat etmesi ve sanki devamlı birinin ardından bakıyormuş gibi uzaklara bakmasının sebebi kendi kaderiydi.

Babasının kaderini görmeye başladıkça onu anlamaya başladı. Sanki sihirli bir şey oluyordu. Onu daha çok hissetmeye, hiç tanımadığı dedesini ve hatta daha gerisindeki babaları görüyordu. Birden içinde  ona yabancı bir güç belirmeye başladı. Gözlerini kapattı ve hepsine sarıldı. Sanki hepsi bambaşka bir diyardaydı. Hiç gitmese de anladı birden; burası göç edilen topraklardı... Ana-vatan, tüm bu insanlar, hepsi birbirine bir şekilde bağlıydı.

Günler geçmeye başladı. Hayattan keyif alıyordu. Havuçlar umurunda değildi artık; anılar da... Hatıra biriktirmek yerine yolun tadını çıkarmaya başladı. Ona çocuk gibi davranan müdürü ile yola çoktan ayrılmıştı. Artık düzenli ilişkisi de vardı. Her şey toz pembe değildi elbet, ancak içinde kalıcı bir huzur hissediyordu. Ona bir hocasının söylediği geldi aklına:
“Bilmediklerimizin kölesi, bildiklerimizin efendisiyiz.”

27 Şubat 2019 Çarşamba

Wildlife


Babası bir golf kulübündeki çalışıyordu. Annesi artık çalışmak zorunda değildi. Yeni geldikleri bu yerde oğlu ile ilgilenebilecekti. Zar zor geçiniyor olsalar da oğulları Joe mutluydu. Yeni geldikleri için kendini biraz yalnız hissediyor ancak derslerde ileride olduğu için kendine güveniyordu.

Çok  süre geçmeden babası çalıştığı yerden çıkarıldı. Mazeret olarak da müşteriler ile fazla samimi olduğu söylenmişti. Evdeki huzur bir anda bitti. Anne ve babasının arasındaki gerginliğin tam ortasında kalmış, babası bu sürede uygun bir iş için bekliyordu. Annesi babasının gururlu tavrından sıkılmış ne iş olsa yapmasını istiyordu. Eski iş yeri onun geri çağırmış, ancak bu teklifi de reddetmişti. Babası ailenin reisi olarak nasıl böyle bir karar alabiliyordu?


Eşi ve çocuğu onun sabit iş bulmasını beklerken, babası tehlike bir göreve gidiyordu. Büyük bir yangını söndürmek ve kontrol altına almak için çalışacak ekibe katıldı. Annesi bir işte çalışmaya başlamış, kendisi de babasının yokluğunda annesinin arkadaşı ve sırdaşı olmuştu. Ergenliğinde babasına ihtiyacı olan genç için bu yük onun için fazlaydı. Anne ve babasının arasındaki cinsel hayatın azlığını bile biliyordu. Bir çocuğun duymaması, duysa da unutması gereken bu bilgileri kafasından atamıyordu bir türlü. Okuldaki başarı düşmeye başladı, dersleri yerine anne ve babasının arasındaki duruma kafasını takıyordu. Sınavda arkadaşında kopya çekmek zorunda kalmıştı.

Annesinin sabrı tükenmiş, zengin fakat evli bir adam ile yakınlaşmaya başlamıştı. Kocasının yerine onu koruyacak ve belki de sevecek birilerini arıyordu. Arada bir telefon açan babasının sesini duyunca sevinen oğlunun ruhu, anne ve babasının arasında ortadan ikiye ayrılmak üzereydi...


Böyle olmamalıydı diye hayal ediyordu genç çocuk... O büyüdüğünde biraz farklı yapacaktı. Onu takip edecek bir sevgili bulacak, o da sevgilisine hizmet edecekti. Evi geçindirecek, ailesini koruyacaktı. Çocuklarını ebeveynlerinin kendi arasındaki meselelerden uzak tutacaktı. Kendisi de duymaması gerekenleri şimdiden unutmaya başlamıştı...

17 Şubat 2019 Pazar

The Square - Kare


“İnsanlığınıza erişmek için, insanlıktan ne kadar çıkmak gerek?”
İnsanların arasındaki ayrım giderek artıyor. Mağaralardaki yaşam tarzımız mağazalarda yaşamaya başlayınca oldukça değişti. Sahip olmayı öğrenen insanlık için ayrımın temelleri atıldı. Belki hayatta kalmak için uğraş veriyordu atalarımız... Ancak avlanmak ve beslenmek dışındaki zamanda hayatın tadını çıkarıyor olmalılar. Bu kadar uzak geçmişi tahmin etmemize bile gerek yok. Ortak özellikler gösteren günümüzdeki kabileler ya da yüz sene önceki köy hayatı da aşağı yukarı benzer bir yaşam tarzını gösteriyor bize. Hemen hemen hiç sınıf ayrımının olmadığı, benzer gelir düzeyleri ile kilitsiz kapılar ve güvenilir bir ortam. Doğa ve hayvanlar ile daha yakın ve saygılı bir yaşam.

Artık ebeveynler çocuklarını dışarıya tek başlarına bırakmıyor veya bıraktıklarında korkunç bir endişe duyuyorlar. Zenginle fakir arasındaki fark artarken, şehirde yaşayan insanlar birbirlerine yabancılaşıyorlar. İş yerinde, sanatta, ilişkilerde ve hatta cinsel hayatta. Gelir düzeylerindeki muazzam uçurum, en alt gelir düzeyindeki kişileri hırsızlığa veya zorbalığa iterken, güven sarsılıyor ve kısır döngü arayı daha da açıyor. Dilenen veya yardım isteyen insanlara dönüp bakmıyoruz bile. Bu kişi gerçek bir dilenci olmasa bile. İş hayatında güvensizlikten dolayı, insanlar robot gibi davranıyor, gerçek fikirlerini söylemek veya samimi geri-bildirim yerine, olması gereken rollerini oynuyorlar.


Teknoloji ile yakaladığımız gelişim ve hakimiyet insanlığın gözünü kör etmiş durumda. En büyük derdi güç elde etmek olan zihniyet bunu para, pozisyon, unvan, ödül veya şöhret ile elde etmeye çalışıyor. İnsanın zihnin yaratmaya çalıştığı sahte kimliğin yükünden tek bir anda kurtuluyor; o da kendinden geçtiğinde. Eğlence mekanları, tüketilen maddeler ve ismini bile hatırlayamadığı biri ile beraber olmak...

The Square isimli film son derece lüks bir müzenin yöneticisinin iş yerinde ve özel hayatında yaşadığı krizi konu alıyor. Meydan yardım dilenen insanlara bozukluğu olmadığını söylerken, Tesla arabasına binip papyonu ile dolaşan, kendini üstün gören bir yapısı vardır. Yaşadığı olaylar onun biraz daha duyarlı olmasını sağlayacaktır.


İnsanlığı hatırlamak için daha ne kadar insanlıktan çıkmak gerekiyor? 

8 Şubat 2019 Cuma

Bohemian Rhapsody



80’li yıllarda ergenliğe giren bir genç olarak o da Rock’n Roll müziğin etkisinde kaldı. Bir şarkıcıyı ve grubu dergilerden takip ederdi. Duvarlarını posterler süslerdi. Sadece müzikleri değil, onların özel hayatlarını da bildiğini düşünürdü. Bazılarının müzikleri harika olsa da grup üyelerine karşı çok da olumlu duyguları olmazdı. Hele bir tanesi vardı ki, dillere destan: Eski moda bir bıyığı, garip garip kıyafetleri, ilginç sahne şovuyla eşcinsel bir İngiliz... Şimdi onun öldüğü yaştaydı. Kendisi için yolun yarısı sayılabilecek bir yaşta ölmüştü.

Gerçek adını sonradan öğrenecekti: Farrokh Bulsara... İngiliz olmasına İngilizdi ancak Zanzibar’da doğmuş, farsi hint’li olduğu için ailesi anavatanlarından sürülmüştü. Evet eşcinselliği de doğruydu ancak bir zamanlar bir kız arkadaşı vardı ve hatta ona evlenme teklifinde bulunmuştu. Bir zamanlar bıyıksız ve uzun saçlıydı...

Bu kişi, bilinen ismi ile Freddie Mercury, Queen grubunun solisti. Onu tanımadığı gibi grup üyelerini, aralarındaki dengeyi, onların katkılarını hiç bilmiyordu. Tüm bu hit parçaların ardında bir sürü hikaye ve çalışma vardı. Seyirci ile inanılmaz bir bağ kuruluyordu. Belki kendi gibi dışlanmış kişilere hitap edebiliyor. Şarkı sözleri, cesur davranışı, olduğu gibi olması, kendilerini ifade edemeyen milyonları etkiliyordu.


Babası ile bir türlü anlaşamayan ve onun rızasını alamayan Freddie, annesine öylesine bağlıydı. Ailevi sıkıntıları yüzünden bir kurban olmamış, belki de karşılığında edindiği şevk ile müziğe hayatını adamıştı. Bir çok ünlü şarkıcının düştüğü kibir ve bağımlılıklarla bir süreliğine o da yakalanmış. Tam her şey yoluna gireceği sıra bu sefer amansız bir hastalığa yakalanır Freddie... Daha derindeki sıkıntısı ise yalnızlıktır. Milyonlarca hayran ve yanındaki çıkarcı insanlar onun yalnızlığına çözüm olamıyordu. Eski kız arkadaşı ile dost olarak ilişkisini yürütmeye çalışıyordu ancak bu da her zaman mümkün olmuyordu. Bir çocuk gibi kıskanıyordu onu. Çılgın partiler, içki ve diğerleri... Sanki geçici rüyalardı. Yıllar sonra gerçek bir dost buldu, az da olsa mutluluğu yakalamıştı artık.

Babası geç de olsa oğlunun Live Aid konseri ile Afrika’daki aç çocuklar için şarkı söylemesi ile gurur duymuştu. Bu şov onun en anlamlı performanslarından biriydi belki de, Queen sahneye çıktıktan sonra bağışlar yağmaya başladı...


[Bohemian Rhapsody parçasını dinledikten sonra]
Ray Foster: Sonsuza kadar gidiyor, altı lanet dakika!
Freddie Mercury: Altı dakikayı sonsuz olarak değerlendiriyorsan, karına acırım. 

7 Şubat 2019 Perşembe

Green Book


“Eğer yeterince siyah değilsem ve yeterince beyaz değilsem, yeterince erkek değilsem, söyle bana, Tony, kimim ben?”
Her bireyin eşit derecede ait olma hakkı vardır. Ait olmak hayatta kalmak ile eş-değerdir. Nereye ait olabiliriz? Öncelikle ailemize, etkin kökenimize, geldiğimiz topraklara, yaşadığımız topluma... Oysa ayrımlar, karşıtlıklar her zaman insanları ötekileştirmiştir. Amerika kıtasını işkal eden Avrupa kökenli halk, daha sonra getirdikleri veya kendileri gelen bazı azınlık grupları dışlamıştır. Bu kesimler ikinci sınıf vatandaş ve hatta köle olarak nitelendirilmiştir. 1960’lı yıllarda Amerika’nın belli bölgelerinde ırkçılık zirvededir. Çoğu mekana siyahlar kabul edilmez, hatta tuvaletleri bile ayrıdır.

Green Book isimli film, azınlıkta olan iki gruptan, birbirleri ile hiç ilgisi olmayan iki insanın kesişmesini konu almaktadır. Kahramanımız Tony, İtalyan’dan gelen bir ailenin kuşaklardır Bronx’da yaşayan bir üyesidir. Bir barda güvenlik görevlisi olarak çalışırken birden bire kendini işsiz buluverir. Siyahi insanlara karşı son derece ön yargılıdır. Oysa karşısına çıkan yeni iş fırsatı bu ön-yargısını sınayacaktır. Uzun bir turnede şoförlüğünü yapacağı kişi Doktor lakaplı siyahi bir piyanisttir. Dr. Don Shirley, daha üç yaşında annesi sayesinde öğrendiği piyano sevdasını mesleğe çevirecektir. Dokuz yaşında annesini kaybeden Shirley, Rusya’ya piyano eğitimi için kabul edilen tek siyahi çocuktur. Muhtemelen babasından uzak bir şekilde büyüyen Shirley erkeklere de ilgi duymaktadır.


Bu ilginç ikilinin yolculuğu ikisinin de hayatını değiştirecektir. Dahi piyaniste sadece siyahi olduğu için ayrımcılık devam ederken, Shirley’nin son derece nazik davranışları Tony’i çileden çıkarır. Tony ona hayattan keyif almasını öğretirken, Shirley de Tony’nin karısına romantik mektuplar yazmasına yardımcı olur. Her kilometrede ırkçılığın dozajı artmaktadır. Tony, Shirley’nin neden böyle bir zahmete katlandığını anlamamaktadır. Her çatışmayı şiddetle çözmeyi deneyen Tony, Shirley’nin mağrur duruşunu hiç anlamaz. Shirley ile beraber çalan Rus Oleg şöyle söyler:
“Dahi olmak yetmez, insanların kalplerini değiştirmek cesaret ister.”
Martin Luther King’in de tanıştığı Shirley, dışlanan azınlığı sanatı ile temsil eder. Oysa kendi içinde son derece yalnızdır. Her gece içmektedir. Zencilerin arasında da dışlanmaktadır. Gittikleri son yerde çıkan olaylardan sonra Tony ve Shirley bir zenci barına gider ve belki de Shirley’in yüzü uzun yıllardan sonra ilk defa güler. Ait olma duygusunu yeniden hisseder.


Tony ile hayat boyunca arkadaş kalırlar. Uzun yıllar sonra birbirlerine çok yakın zamanlarda ışık olup bu dünyaya veda ederler. Tony sadece bir arkadaş değil, Shirley’e sanki bir baba olmuştur. Birbirlerine ters düşen bu iki insanın hayatları karşılıklı olarak dönüşmüştür...
Tony: “Babam şöyle derdi. Ne yapıyorsan yap; %100 yap. Çalışıyorsan çalış. Gülüyorsan gül. Yemek yiyorsan, sanki yiyeceğin son yemekmiş gibi ye.”