20 Kasım 2019 Çarşamba

The Family Stone


Bütün oğullarımın eşcinsel olmasını dilerim, böylece hiçbirini kaybetmezdim.
Bu düşünce biraz aşırı da olsa belki çoğumuzun annesi oğlunun hep yanında olması için bir mucize olmasını bekler. Anneler neden oğullarına bu kadar düşkündür? Bunun sebebi geçmişten gelen bir kısır döngüdür. İki veya üç kuşak geriye gidildiğinde ataerkil bir toplumda gerçekleşen göçler, salgın hastalıklar, savaşlar kadın olmayı ve bebek doğurmayı zor hale getirmiştir. Kendisi acı çekmesin diye kadın bir kız daha dünyaya getirmek istemez. Bunu yüzeyde bilmese bile bu derinden gelen bir içgüdü olarak derinde duruyor olabilir. Erkek çocuğu ise onu koruyacaktır. Erkek çocuk annesine bu kadar yakın olduğunda babasından alamayacaktır.

The Family Stone filminin kahramanı Meredith, evlenmek üzere olduğu sevgilisinin annesi ile amansız bir mücadelenin içerisinde bulur kendini. Ne yapsa yaranamaz, ne söylese her şey berbat olur. Bu durum onu kendinden daha da uzaklaştırır ve çabaları sonuçsuz kalır. Onların evinde kalsa olmaz, otel kalsa hiç olmaz.

Nişanlısı Everette, annesine olan öfkesini saklamaz. O da sanki bir çocuk gibi annesine küser, babasına serzenişte bulunur. Babası evde pasif olmaya devam eder. Anne ve babasını oldukları gibi kabul etmedikçe yetişkin olma ve özgürleşme şansı yoktur oğlanın. Annesinin kuzusu olarak kendine eril bir kadın bulmuştur. Bu ilişkinin de pek bir geleceği varmış gibi gözükmemektedir. Tüm olaylar Meredith’in kız kardeşini çağırmasıyla değişmeye başlar.


Annenin çocuklarını kaybetme korkusu, onlara sahip olduğu düşüncesinden gelir. Çocuklar çoğu zaman eşlerden bile önemlidir. Eşlerle yaşanan sıkıntılar çocuklarla unutulur. Oysa sistemik olarak anne-babanın ilişkisi, çocuklarla olan ilişkilerinden önce gelir. Ancak bu şekilde onlara sevgiyi ve dengeli bir ilişkiyi öğretebilirler... 

15 Kasım 2019 Cuma

Sonbahar; Değişim Zamanı


Sonbahar zamanı, değişim zamanı… Eskinin yeniye yer açtığı bir zaman. Yeniye yer açmak için eskiyi fark etmek gerek. Oysa eskiyi bırakmak istemeyen en başta kendi zihnimiz. Zihin için değişim demek tehlike. Onun için bilinen güvenli. Bilinen geçmişte oluşan kalıplaşmış duygu, düşünce ve inançlar. Tüm bunları destekleyen deneyimler… Değişim için en temel şart zihnin ötesinde, onu gözlemlemekten geçer. Duygu ve düşünceleri gözlemleyebiliyorsak, duygu ve düşünceler olamayız. Bu özdeşlemeden özgürleşildiğinde değişim için uygun ortam oluşmaya başlar.

Gözlemlemek teoride kolay gibi gözükse de, hayatımızı geride tutan, bize hizmet etmeyen gözlemlemek hiç de kolay değildir. Evren bize farkındalık sağlanabilecek harika bir metot daha vermiştir. Sevgili üstat Stafeno D’Anna bu metota Antagonist Yasası der; içeride ne varsa dışarıda da o vardır. Antagonist; hayatta düşünerek bulamayacağımız doğruları, elde edemediğimiz tecrübeleri bize gösteren karşıt kişiler. Buna olayları da ekleyebiliriz. Bizi en çok sinirlendiren, üzen, tiksindiren, çıldırtan kişiler bizler için nimettir.

İlk adım, ani tepkiye kapılmamaktır. Hislerin farkında olup harekete geçmemektir. Duyguları bastırmak çok tehlikeli olabilir. Zihinde oluşan her duygunun etkili olduğu süre 90 saniye. Biz onu beslersek öbür boyu öfke, nefret hissedebiliriz. Ancak beslemek olmazsa 90 saniye sonra bu duygunun etkisi azalacaktır. Bir hayatla kıyaslandığında bu süre çok kısa gibi görünür. Ancak insan tepkileri genelde ilk bir-iki saniye ortaya çıkar: “Bir anda öfkeyle söyledim/yaptım” deriz.

Ani tepkileri bıraktığımızda artık almamız gereken mesajı almaya hazır hale geliriz. Alınacak mesaj iki boyutludur: 1) doğrudan kendi kişisel geçmişimiz ve 2) atalarımızdan, ailemizden taşıdıklarımız. Bazı durumlarda ise her iki boyut da aynı anda mevcuttur.


Kişisel boyutta, kendimizde kabul etmediğimiz yönlerimizi diğer kişiler bize yansıtırlar. Yetiştirilme tarzımız ve eğitim sistemimize bize doğru ve yanlışı öğretir. Topluma göre ‘kötü’ olarak belirlenen özelliklerden uzak dururuz. Ailemiz deki gizli kuralları da eklersen, ismine kişilik dediğimiz maske oluşmaya başlar. [Kişilik kelimesinin İngilizcesi personality kelimesidir. Kökü persona’dan gelir. Latince persona maske demektir]. Oysa Tapduk Emre’nin söylediği gibi “Hepimizde tüm insanlığı her yüzü mevcuttur.” Örnek olarak genellikle sessiz ve sakin çocuklar uslu olarak nitelendirilir. Dolayısıyla çocuk büyümeye başladıkça kendisini ifade edemez. Duygularını ve düşüncelerini bastırır ve harekete geçmekte zorlanır. Bu durumu alışır ve kendimizi böyle kabul edersek, hayat bize mesaj vermeye devam eder. Kendimizi ifade edemediğimiz durumlar sürekli oluşmaya devam eder.

Daha yıkıcı olaylar veya kişiler ise genellikle geçmişle, ailemizin yaşadıkları ve atalarımızla ilgilidir. Kadınlar hep acı çekmişse, çektikleri acıların bazılarını ailedeki diğer kadınlar da çekebilir. Geçmişteki haksızlıklardan dolayı bizler de haksızlıkları üzerimize çekiyor olabiliriz. Ailede iflas etmiş baba ve dedeler varsa, biz de kendimizi para kaybederken bulabiliriz. Yedi ceddimizden gelen bu kadere isyan etmek isteyebiliriz, durumu mantıksız bulabiliriz. Günümüzde bilim de, psikoloji de, ait olduğumuz Aile Sisteminin günlük hayatımıza ve sağlığımıza etkisini ispatlıyor. Mark Wolynn, Seninle Başlamadı isimli kitabında genlerle aldığımız kaderi nasıl değiştirebileceğimizi anlatıyor.

İster kişisel ister ailevi olsun, problemlerin çözülmesinin en kilit aşaması geliştirdiğimiz anlayıştır. Kazanılacak veya kaybedilecek bir şey yoktur. Sadece biz olmayanı fark etmek, ardında yatan dinamikleri anlamak önemlidir. Reddetmek durumu daha da kötüleştirebilir. Fark etmek ve kabul etmek, bizi engelleyen güçlerin yumuşamasını sağlar.

Sonbahar, içimize dönüp bakmak için ideal bir mevsimdir. Sararmış, geçmişten gelen yapraklarım döküm zamanıdır. Bize mesaj veren Antagonistleri değerlendirip, sıkıntını boyutuna bakabiliriz. Kalbimizle olanı anlamak ve kabul etmek özgürlüğe açılan yelkene rüzgar olur…

12 Kasım 2019 Salı

Into The Wild


Yolu olmayan ormanlarda mutluluk vardır,
Yalnız yürünen deniz kıyısında sevinç,
Kimsenin bilmediği topluluklar vardır derin denizlerde,
Tınısında da müzik,
İnsanları sevmiyorum diyemem, ama doğayı daha fazla...
[Lord Byron]

Onları mezun oldukları okulun önünde görüyordu. Babasının ve annesinin okulun önünde görüyordu. Mezun olmak ve evlenmek üzereler. Yanlarına gidip dur demek istiyorum. Çocuklarınıza kötü şeyler yapacaksınız, hatta ölmek isteyeceksiniz. Onların yanında gidip onlara lütfen yapmayın demek istiyordu. Ancak bunu yapamazdı, yaşamak istiyordu...

Annesi ve babası onun hayatı için her şeyi düşünüyordu. Eğitimi; okuyacağı üniversite, alacak yeni araba... Oysa onun istekleri bunlar değildi. Kitaplarla beraber iç dünyasına yolculuk etmeyi daha çok seviyordu. Tostoy ve  Jack London gibi... O aşırı korumacı bir aileden ve para odaklı bir dünyadan uzaklaşmak istiyordu. Okumak, sistemin içerinde çalışmak, evlenmek ve mutsuzluklarını çocuklarına yansıtmak ona göre değildi. Sistem para odaklıydı... Bu hayatın gerilimi eve yansırdı. Evde şiddet dolu bir tiyatro içerisindeydiler; oyuncular hem yargıç hem de sanıktı... Anne ve babası ilk milyon dolarını kazandıktan sonra daha açgözlü oldular. Bir ara boşanmaya bile karar vermişler sonra vazgeçmişlerdi. O sırada inanılmaz bir soru sormuşlardı: “Biz boşanınca hangimizde kalmak istiyorsunuz?  Bu onu ortadan ikiye ayırmıştı. 'Keşke boşansalardı' diye düşünmüştü.


Üniversite parasını hayır kurumlarına bağışlayıp batıya doğru ilerlemeye başladı. Karşılaştığı insanlar ona ilginç bilgiler verir. Biri ona avlanmayı öğretir. Biri ona akıl verir, biri ona bilgelik verir. Hatta evlat edinmek isteyen bir yaşlı adama bile rastlar...

Küçükken anne ve babasının kavgalarını, fiziksel şiddetlerini hatırlıyordu. Anne babasının arasında problemlerin yükünü kardeşiyle beraber taşıyordu. Lise çağlarında başka birilerinden aile sırlarını öğrenmişti. Babası annesi ile tanıştığında evli olduğunu öğrendiğinde dünyası başına yıkılmıştı. Hem de bir çocukları varmış. Anneleri o zamanlar bir metres konumundayken onun karısı olup onun suçuna ortak olmuştu. İlk çocuğunu da reddetmiş olan babasına öfkeliydi. Ailede herkesin ait olma hakkı vardı. Yarım kardeşinin dışlanması, belki de onun da kendisini dışlamasıyla sonuçlanıyordu.

Tüm seyahatlerin sonunda kuzeye ve daha kuzeye gitti; Alaska’ya. Orada terk edilmiş bir otobüs buldu. Bu otobüste tek başına ancak yalnızlık hissetmeden yaşadı. Mutlu olmak için insanlara ihtiyacı yoktu, Tanrı her yerdeydi. Artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecekti...Kaderi ne olursa olsun, o yaşamı, yaşayarak ölümü seçmişti. Doğanın içinde, doğa ile bir...

Eğer insan hayatının mantık tarafından yönetildiğine inanırsak yaşama ihtimalini yok etmiş oluruz.

1 Kasım 2019 Cuma

Ram Dass, Yuvaya Dönüş

“Bizler ruhtan ibaretiz. Ruhlar olarak, zamana ve uzaya bağımlı değiliz. Biz sonsuzuz.”
Bunlar Ram Dass’ın sözleri ve farkına varanların sözleri. Ram Dass veya benzer kişilerin sözlerine baktığımızda oldukça benzer olduğunu fark edebiliriz. Nasıl farklı olabilir? Tüm kadim öğretilerin, felsefenin özünde olduğu gibi, asıl mesele bir ve tektir. Bir olma hali...
Belli biraz farkındayız, belki hiç bir fikrimiz yok ancak hepimizin içinde bir yerde bu arayış mutlaka vardır: Ben kimim? Neden buradayım? Neden tüm bunlar yaratılmış? Oysa bir süre sonra “normal” dediğimiz, bize öğretilmiş hayata geri döner, özenle inşa ettiğimiz ve inşa edilmiş kişiliğimizle devam ederiz. Her şeyi kişisel alır ve sanki bu yaşam kaçacakmış gibi koşturmaya başlarız. İşin ironik tarafı yaşamı yakalamak için yapılan her eylem, bizi ondan daha da uzaklaştırır. Çünkü olmak kelimesinin yerine yapmak geçmiştir.

Bize bir şeyler yapmak, bir şeyler başarmak zorunda olduğumuzu söyleyen nedir? Zihnimiz... Zihni incelediğimizde ise deneyim, bilgi ve anılar demetinden başka hiç bir şey bulamayız. Hatıralarını yitiren birine ne olur? Yok mu olur?..

Bize beden ve zihin olduğumuzu hissettiren düşünce ve hafızadır. Oysa Yunus Emre’nin dediği gibi ölmeden önce ölmek gerekir. Bu bağlandığımız tüm düşünceler ve anılarından özgürleşmek, kendi kavramının eriyip yok olması demektir. Daha ulvi, şifacı bir kimlik değil... Kimliksiz bir olma hali, yapma hali değil; olma hali.

Tüm bunları teorik olarak bilsek, oldukça kolay gözüken bu süreç çok zor bir hale gelebilir. Zihin oldukça kurnaz ve inatçıdır. Yavrularını korumak için her şeyi göze alan bir anne kedi gibi her yolu dener. Neden mi? Yok olmaktan korkar; ölmekten korkar. Oysa bize ölüm hakkında hiç bir şey öğretilmez. Ancak yaşamdan sonra yargılanacağımız söylenir ve korku daha artar. Sonsuz merhamet, bağışlayıcılık ve sevgi Yaradan neden bir yargıç olsun? Elbette bu sorular kolay değildir. Tüm bu soruların cevabı dışarıda değildir. Her ruh bunu kendi keşfetmelidir.

“İnme geçirmenizi istemem tabii ancak inmenin lütfunu yakalamanızı dilerim.”
Hayat, Ram Dass’ın yolculuğunda olduğu gibi bize bir çok olay, kişi vasıtası ile mesajlar vermeye devam eder durur. Defalarca kurulmuş bir saat gibi devamlı uyandırmaya çalışır bizi... Yaşadığımız olayların basit nedenlerini anlamak çok zordur. Evrende her şey birbirine bağlıdır ve birbirini etkiler. Bu Kuantum Fiziği’dir... Yaşadığı felçten sonra onun hediyeleri kabul bu ruh, şimdi yuvaya dönüş için hazırdır...
“Ruh, kalp hizasındadır, giriş noktası orasıdır.”

23 Ekim 2019 Çarşamba

Tall Girl



İnsan zihni karşılaştırma yaparak çalışır. Dualiteden oluşan dünyamızda iyi-kötü, güzel-çirkin, kısa-uzun, ince-kalın gibi düşünme kalıpları ile öğrenim başlar. Bebeklikten çocukluğu geçtiğimiz dönemde anne ve babamızın oluşturduğu sistem bizim için yeterlidir. Hayatta kalmak bu sisteme bağlıdır. Oysa okul hayatı ve ergenlik dönemi ailemizin ötesinde bir sistemle bizi karşı karşıya getirir. Hayatta kalmak artık bu sisteme uyum sağlamaktan geçer. Uyum, diğerini dışlanmayı gerektirir. Biz iyiysek, havalıysak diğerleri bizim gibi olmamalıdır. Tüm ikili kavramlar da daima görecelidir. 

Ergenlik döneminde tavan yapan kişilik (maskeler topluluğu) oluşturma derdi çoğumuz için zorlu bir süreçtir. Hele bir de sınıfın en uzun kızıysak. Tall Girl filmin kahramanı uzun boyu sebebiyle kendine sevgili bulmakta zorlanır. Ta ki Avrupa’da gelen yakışıklı ve uzun genç gelene kadar. Oysa hiç bir şey hayal ettiği gibi olmayacaktır. 

Bu eğlenceli gençlik filminde de görüldüğü gibi beden ile özdeşleşmenin en yüksek dönemleri özellikle kızları daha fazla zorlamaktadır. Makyaj, kıyafet, yüzükler, kolyeler, çantalar, ayakkabılar, saça takılan eşarplar, bileklikler, saç boyası, saç kesimi, hep ortama uygun farklı kombinasyonlar, gözlük, güneş gözlüğü, renkli lens, takma kirpik, kaş, dudak dolgunlaştırma ve gerekirse estetik ameliyatlar... Maalesef ebeveynlerin de bazı çocuklara bu konularda destek olmak adına destek verdiklerini duyuyor ve görüyoruz.


Yaş alıp olgunlaşmanın, olduğu gibi görünmenin yerine hep “genç kalmak ve görünmek güzeldir” bakış açısı ile çoğumuzun ergenliği tüm hayat boyu devam ediyor. Elimde tuttuğu kahvenin markasında tutun da hep alan bu kimlik arayışı bitmiyor. En sonunda hiç bir yaşa benzemeyen ve bir bakıma standart ancak tuhaf, mimiksiz bir yüzle kalıveriyoruz.

Tüm bu çabalar olması ne olurdu? Bedenle, sahip olduklarımızla özdeşmeler bittiğinde... Ne olurdu? Elimizde ne kalırdı? Hiç bir şey mi? Yoksa her şey mi? Her zaman var olan ve değerinde hiç bir şey kaybolmayan... Keşfetmek için yapılacak yegane iş özdeşleşmeleri fark etmektir. Ne ve kim olmadığımızı anlamak, zihnin çalışma mekanizmasını anlamakla başlar... İlk soru: zihin gerçekten var mı? Yoksa zihin kendi kendimi mi yaratıyor?

20 Ekim 2019 Pazar

American Woman


Evli bir adamla ilişkisi olan bir kadının en genel dinamiği annesine saygı duymamasıdır. Kendi annesine saygı duymayan bir çocuk diğer kadınlara da derinden saygı duymuyor olabilir. Bu tek ihtimal olmasa da genellikle karşılaşılan durum böyledir. Annesine olan öfkesini bu şekilde çıkarmak sık rastlanılan bir durumdur. Elbette kişi derindeki bu dinamiğin farkında olmaksızın, neden evli erkekleri hayatına çekip durduğunu merak eder.

American Woman isimli filmde annesi ile arası oldukça kötü olan, kızı ve kızının oğlu ile yaşayan düşük gelirli bir kadının (Debbie) hikayesi konu ediliyor. Başarısız ilişkilerden ilişkilere koşan Debbie, hayatına çeki düzen verebilecek midir?

Debbie, hayatında onu sadece babasının anladığını düşünmektedir. Babası ortalıkta yoktur. Bir çok ilişkide derinden babasını arar, ancak bunda başarılı olma şansı yoktur. 16 yaşında anne olmuş, kızını babasız büyütmüştür. Kızı da annesinin kaderini takip eder gibi benzer yaşta çocuğunu doğurur ve kayıplara karışır. Kızını bulamayan Debbie, torununu yetiştirirken, evlenir. Bu evlilik de başlarda güzel gözükürken, eşinin başka bir kadınlar berber olduğunu anlayınca, Debbie başladığı noktaya geri döner. Annesinden alamayan kadınlar, babasından alamayan erkekleri hayatlarına çeker. Her iki taraf da flörtöz olabilir ve bunu bir ileri safhaya ilerletme eğilimde olurlar.


Debbie kızını ararken, bir yandan kendini aramaktadır. İşte o anda hiç umulmadık bir şekilde annesinden ve kız kardeşinden destek alır. Ablasının taşıdığı yüklerin farkında olmayan kardeşi, kendince ablasına destek olmaya çalışır. Ancak asıl destek gelmesi gereken yerden gelir; anneden...

2 Eylül 2019 Pazartesi

Toplum ve Düşünce


Orman yoktur. Sadece ağaçlar vardır. Bir çok ağaç belli bir denge içerisinde belli bir alanda yaşar. Biz bu bireysel ağaçlar topluluğuna orman deriz. Ağaçların arasındaki denge ve uyum ağaçların arasındaki ilişkiye dayalıdır. Aynı durum toplum için de geçerlidir. Toplum diye adlandırdığımız somut bir nesne yoktur. Toplum insanlardan oluşur. Özelliklerini ise insan ilişkileri belirler. Ağaçların aksine insanlar arasındaki ilişkiler çoğu zaman ayrılıklar ve şiddet ile sonuçlanır. İnsanlık tarihi de bunun ispatıdır.


İlişkiler neden ötekileştirme üzerine kuruludur? Sağcı-solcu, açık-kapalı, Sünni-Alevi, kadın-erkek gibi binlerce ayrımdan ötürü çatışmalar ortaya çıkar. Tüm bunların kökeninde bireyin kendini tanımlaması yatar. Birey belli bir gruba ait hissederek o grubun üyesi olur ve kendi bağımsız davranmak yerine grupla beraber hareket eder. Kendini tanımlamak için belleğe ihtiyacıdır vardır. Ertesi sabah uyandığında hangi grupta olduğunu bilmelidir. Hatırladıkça bu tanımlamalar pekişir. Hafıza elde edilen deneyim ve bilgiler toplamıdır. Düşüncenin tek kaynağı bellektir. Düşünce belleğin yani geçmişin tepkisidir. Hayatta kalmak üzerine kafa yoran beynimiz, geçmiş bilgiler ile geleceği tahmin ederek bedenin ve daha sonraki kuşakların devamını sağlar. Kötü bir niyeti olmayan beynimiz neden bize ihanet ediyor?

Savaşların egemen olduğu son 5,000 senenin gerisine gidildiğinde, kabile halinde yaşadığımız zorlu dönemleri anladığımızda, düşüncenin evrimini de anlayabileceğiz. Kabile halinde yaşam, toplumsal yaşamın ilk tohumlarının atıldığı dönemdir. İnsanların avlanmak ve korunmak amacıyla ortaya çıkardığı kabileler 125 kişiyi geçmiyordu. Nüfus 150’yi geçtiğinde kabile bölünüyor ve iki ayrı kabile oluşuyordu. Bu sayı şempanzeler için yaklaşık 50. Demek ki bir insan topluluğu için ilişkilerin sağlıklı yürüyebileceği sayı en fazla 150...

Bu dönemde insanlar biriktiremediği için henüz toprağa sahip olma gibi bir dertleri yok. Günümüzdeki çoğu hayvan gibi avlanıp karnını doyurup güneşin tadını çıkarıyor olmalılar. İnsandaki öğrenme ve veriyi depolama kapasitesi, başlarda insanlığın çoğalmasını ve dünyaya hakim olmasına olanak verirken, daha sonraları bölünmelere sebebiyet vermiştir. Düşüncenin doğası zıtlıktır. Kısa-uzun, iyi-kötü diye karşılaştırmalar yaparak anlar zihin... Benzer ayrım kabile ait olan ve olmayan arasında da vardır ve bu çok nettir. Kabileye ait olanı korur, olmayana şüpheyle yaklaşır. İnsanlık o dönemin kalıtımsal olarak aktarımıyla oluşan beyne sahip. Günümüzde ciddi tehlikeler ile karşılaşmıyor olsak da mekanizma aynı; biz ve diğerleri... Romalı General der ki; “Artık savaşılacak kimse kalmadı, her yeri ele geçirdik.” İmparator cevap verir: “Her zaman savaşılacak birileri vardır...” Roma İmparatorluğu en sonunda kendi kendini bölmüştür.


Geçmişin tepkisi olarak ortaya çıkan düşünce oldukça, birlik beraberlik mümkün mü? Geçmişten ders çıkarmak yerine, travmaları unutmayan ve kin besleyen bir düşünce yapısı ile huzur mümkün mü? Devamlı ayıran ve konuşan bir zihin ile sevginin merkezi olan kalbin sesini duymak mümkün mü? Düşünce var olduğu sürece ayrımlar, kıyaslamalar, çatışmalar kaçınılmaz gözüküyor. Düşüncelerin esaretinden kurtuluş ancak geçmişe bağımlı olan düşüncelerden, bellekten özgür bir şekilde gözlem ile mümkün. Hiç bir cevap, önyargı, varsayım olmadan, olana olduğu gibi bakıldığında ancak düşünceden bağımsız, sevginin ortaya çıkabileceği bir ortam yaratılabilir. Toplum tüm çatışmaları zihnimizin içindeki çatışmaların yansımasıdır; çatışmaların sona ermesi için önce nöronlar arasındaki savaş bitmelidir.

23 Ağustos 2019 Cuma

Enter The Void


Freud’a göre çocukluğumuzda hayatımıza etken olaylar, yaşamın kalanını etkilemeye devam eder. Hele bir de bu olay dehşet verici bir kazada ebeveynlerin kaybıyla sonuçlanırsa... Enter The Void (Boşluk) isimli film, anne ve babasını küçük yaşta kaybeden Oscar’ın ve kız kardeşinin trajik hikayesini konu alıyor.

Hayatta kalmak için kaç veya savaş tepkisinin işe yaramayacağı durumlarda ‘donmak’ üçüncü ve son tepkidir. Beyin tehlike karşısında duyguları kapatır ve olayın daha donuk bir şekilde atlatılmasını sağlar. Yan etkisi ise bu anının korunmaya alınsa da ‘tamamlanmamış bir şekilde’ duruyor olmasıdır. Tetiklenince patlamaya hazır bir bomba gibidir. Bir parçamız o yaşta kalır... Hala anne ve baba sevgisine muhtaç. Oscar erkek çocuğu olduğu için özellikle annesini arar. Kız kardeşi Linda, anne ve baba kaybından sonra tek desteği olan abisinden zorla ayrılınca bir darbe daha alır.


Tüm bu travmalar sonunda dehşet verici sektörleri beslemektedir; uyuşturucu ve seks... Derin travmadan dolayı donan Kişiler yaşadıklarını hissetmekte zorlanırlar. Adrenalin, cinsellik ve madde bağımlılıkları sıkça görülen sonuçlardır.

Bu tür bağımlılıkların ardında yatan diğer bir faktör de ölen ebeveynleri takip etme isteği olabilir. Anne demek hayat demektir,  hayata yön ve güven veren kişi de babadır. Yoklukları bağımlılıklara sebebiyet verebilir.


Bağımlılıklar ise beyinde ve hayatta ‘boşluk’ yaratmaktadır. Düşüncelerin altına inmek, zihni susturmak için oldukça zararlı bir yöntemdir. Bu boşluk, hiçlikten farklıdır... Ölmeden ölen sufilerin ulaştıkları hiçlik ancak düşüncelerin üzerine çıkmak ile mümkün olur...
Oscar ve Linda boşluğun dibindedir... Kaderleri ne olursa olsun, hayat hala akmaya ve bir yol bulmaya devam etmektedir...

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Fish Tank


Babasını tanımıyordu bile... Annesinden nefret ediyordu. Küçük kız kardeşi ile devamlı zıtlaşıyorlardı. Tek yapmak istediği zenciler gibi dans etmekti. Ergenliğin tam ortasında öfkeli bir genç kızdı. Her okuldan atılıyordu. Alabileceği destek yok gibiydi.

Erkek arkadaşı sayılabilecek bir gencin yaşlı bir atı onun ilgisini çekti. At, sanki onun özgürlüğünü simgeleyen bir hayvandı. Beyaz olması içindeki masumiyeti anlatır gibiydi. Fırsat buldukça onun yanına giderdi... Hayatın anlamsızlığını bir an için unutturuyordu. Hiç beklemediği bir anda destek annesinin yeni erkek arkadaşından geldi. Fiziksel olarak da ilgisini çeken bu adam ona olmayan babasının vermesi gereken cesareti ve güveni vermeye başladı. Dans seçmeleri için harekete geçecek enerjiyi bulmasını sağladı. Conor ile yakınlık ona güven veriyordu ancak Conor’ın da kendi sırları vardı.

Yıllar önce kaybettiği kızının acısı hala içindeydi. Mia’ya kol kanat germek belki de Conor’ın içindeki boşluğu dolduruyordu. Her ilişkide olduğu gibi ikisi de bundan bir şeyler öğrenebilirdi. Annesi, Conor’dan olabilecek bir çocuğu aldırırken, Conor ile olan yakınlaşmaları oldukça tehlikeli bir hal almıştı. Her ikisi de ayrılık zamanının geldiğini biliyordu.


Mia için asıl soru ne yapması gerektiğiydi? Gittiği dans seçmeleri hiç onun umduğu gibi değildi. Çaresiz kızların bedenlerinin teşhir edildiği bir mekan için bir seçmeydi bu. Hemen orayı terk etti. Bambaşka bir hayat istiyordu. Hayal ettiği işi yaparak geçirmek istiyordu hayatını. Uyanık kaldığı zamanın %70-80’ni iş yaparak yaparak geçireceğinin farkındaydı. Sadece para kazanmak için değil, yaşamı hissetmek için yapması gerekeni yapacaktı; dans ederek... Conor’ın ona verdiği güçle, erkek arkadaşı ile kendilerinin belirleyecekleri bir hayata doğru adım atma cesaretleri vardı artık.

Akvaryumdan okyanusa atlayan özgür iki balık gibi hissediyorlardı...

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Palmeras En La Nieve (Kardaki Palmiyeler)


Eğer ülkelerin sınırlarına ulaşırsanız, orada haritalardaki gibi çizilmiş bir sınırların olmadığını görürsünüz. Eski şamanik kabilelerde toprağı sahiplenmek bile yoktur. Dünya ananın üzerindeki toprakları sahiplenen, onlara yüzlerce farklı ülke olarak sınır çizen insan zihniyetidir. Doğduğumuz toprakların ismi ne olursa olsun orası bizim için önemlidir. Dünyadaki hemen hemen her dilde toprak anavatan olarak geçer. Toprak anne gibidir; hayat verir, besler ve büyütür. Kendi doğduğumuz toprakların yanı sıra atalarımız doğdukları topraklar ve bizlerin daha sonra üzerinde yaşadıkları da bizler için önem arz eder.

Kardaki Palmiyeler isimli filmde babasının ölümü ile ailesinin geçmişini merak etmeye başlayan Clarence, kendini amcasının doğduğu yer olan Gine’de bulur. 1900’lü yılların başında tüm Avrupa Afrika’yı kolonileştirmiş; oradaki kaynakları sömürürken, yerli halkı da işçi gibi kullanmaktadır. Tarihte askeri güce sahip bir çok toplum, başka toprakları ele geçirmiş ve bazen nesiller boyunca o topraklarda hüküm sürmüştür. İspanyolların da Gine’de hikayesi benzerdir. Bölgede erkekleri iş için kullanırken, kadınları eğlencelerinin bir parçası yapmışlardır. Ve bir gün tüm istilacılar ülkelerine geri dönerler. Arkalarında sırlar, bırakılan itibar ve servet, işlenen suçlar...


Sırlar açığa çıkmadıkça, sessizliğe gömülmüş ifade edilmedikçe evren rahat etmez. Nesiller sonra her şey ortaya çıkmak ister sanki. Ataları, dedesinin öldüğü, amcasının doğduğu topraklar onu çağırmaktadır. Clarence’in Gine’de tanıştığı yaşlı kadın ona şöyle söyler:
“Ruhlar, gün gelecek oğullarım geçmişi öğrensin diye karar almış...”
Clarence araştırdıkça babası, amcası ve dedesi hakkındaki hikayeleri öğrenmeye başlar. Yaşlı kadının başına gelen olaylar sayısız kadının başına gelmiştir. Hiç bir şey kişisel olmasa da trajik olayların sorumluluğu alındığında ve kurbanlar olanlar karşılığında gereğinden fazlasını istemediklerinde ve olanı olduğu gibi kabul ettiklerinde kaderleri onları güçlendirir.
“Her şeyden haberim var. Üzgünüm. Senden ve atalarından, ağabeyim ve atalarım adına af diliyorum. Benim gibi adamlar tarafından aşağılanmış bütün kadınlardan af diliyorum.”

Umulmadık bir aşk tüm bu kaosun içerisinde yeşermektedir. Ayrımlar onlara karşı olsa da ruhlar birdir artık. Kısa da olsa hayatlarının en güzel zamanlarını geçirirler. Fiziken olmasa da kalben hep beraberdirler. Hem bu dünyada hem de öbüründe... Sırlar tek tek ortaya çıkar ve her şey sona erdiğinde geriye sadece sevgi kalır...
“Hayat bir kasırga. Sükunet, hiddet ve ardından yine sükunet...”

21 Temmuz 2019 Pazar

Hayatınızdaki Amacınız


Son zamanların popüler kişisel gelişim kitaplarına konu olan savlardan biri de hayatta bir amacımızın olması gerektiği. Bu bakış açısına göre hem başarı hem uzun ömür, hem de mutluluk bu şekilde gelecektir. Japonca’da ikigai kavramı da hayatta bir amaç edinmek ve genelde meşgul olmakla ilgili. 

Başarı, mutluluk ve sağlık… Hayatta  bir amacımızın olmasına mı bağlı?

Mutluluğu ele alalım. Ufak bir çocuğu hayal edin. Çok aksi bir durum yoksa çocuklar oldukça neşelidir. Son moda teknolojik oyuncaklar olmasa da hemen kendi aralarında basit oyunlarla neşelenirler. Çocukların oynadıkları oyunların katı kuralları olmaz, çoğu zaman bir amaca da hizmet etmezler. Neşelenmek onların doğasında vardır. Büyüdükçe önce topluma uyum sağlamak sonra da sınav, iş yerindeki hedefler derken karşılaştırmalı ve rekabet içerisinde bir dünyada bulurlar kendilerini. Maddi veya manevi ödülle yürütülen bu sistem, yapılan işin içeriğinden ziyade elde edilecek ödüle odaklanmamızı sağlar. Belirgin ödüllerin yanında, sosyal medyada beğeni ve takipçi elde etmek, birileri tarafından takdir gibi gizli ödüller de olabilir. Daha fazlası için koşan ve hiç tatmin olmayan bir zihinle sağlıksız bir emekli hayatına doğru giderler.

İnsanlık biriktirmeyi öğrendiği anda mutluluğunu kaybetmeye başlamıştır. Tarım hayatı ile toprağa, mahsule ve diğer insanlara sahip olma arzusu ikilemi başlatmış, zihin kalbe karşı baskın olmuştur. Kurnaz zihin, bu davranışını amaçlarla süslemiştir. “Biraz daha kazanayım, dinleneceğim, başkalarına vakit ayıracağım, başkalarına yardım edeceğim” der. Bazen de maddiyatın peşinde koşarak ev, araba, yat ve daha çok para elde edince mutlu olacağını düşünür. Oysa her ödülün ardından gelen dopamin hormonuna bağımlı hale gelen zihin durmaz. Zihin bedenden ayrıymış gibi hareket etmeye devam eder. Hedeflere ulaşamayan kişinin zihni de mutsuzluk yaratmaya devam eder.

Başarı da benzer bir dinamik ile çalışır. Başarı kelimesinin anlamında bir hedefe ulaşılması, bir pozisyon, ödül, zenginlik, statü elde etmek yatıyor. Bu elde etmek de sahiplenmek çok farklı değil. Özellikle de yaptığımız işi, sadece yapmak için değil de, herhangi bir şey elde (buna takdir edilmek, övgü almak dahil) etmek için yapıyorsak zihnimiz bize hazırladığı tuzağa düşmek an meseledir. Bu sebeple başarı ve ödül mekanizması yakinen ilgilidir. Oysa gerçekten sevdiğimizi ve gönül verdiğimiz işleri yaparsak sonuçlar başarı olarak algılanabilir. Bu göreceli bakış açısı da bizim umurumuzda olmaz. Her sabah bir gün öleceğimizi ve hatta Dünya’nın da bir gün yok olacağını kendimize hatırlatırsak, gerçekten yüreğimizden geçen iş veya işleri, davranışları ve tutumu keşfedebiliriz.


Son olarak sağlık ve uzun yaşama gelelim. Bu iki konu belki üzerinde en fazla kitap yazılan konularından başlarında geliyordur. Bu sebeple bu iki konunun sadece amaçla ilgisini inceleyelim. "Ikigai" ve "Neden ile Başla" gibi kitapları okursanız, burada belirtilen ‘amaç’, hedeften ziyade bir vizyonu yani gidilen yönü gösterir. Yer yer ulvi amaç olarak da bahsedilir. Diğer önemli bir konu ise yapılan iş ne ise -ki bazen gündelik işlerimiz de olur- onu dünyanın en önemli işi gibi yapmaktır. Bulaşıkların temiz olması için bulaşıklar yıkanmamalıdır. Sadece bulaşık yıkamak için bulaşık yıkanmalıdır. Hatta kişi bulaşık yıkama işi olmalıdır, yemeğin kendisi, banyonun kendisi olmalıdır. Yapılan her iş şiirselleşirken zihin, kişi, ego ortadan yok olur. Dolayısıyla sağlık ve uzun ömür buna hizmet eder.

21 Haziran 2019 Cuma

Three Identical Strangers



Bir gün Bobby yeni bir okula kayıt olur ve okulun ilk günü çok tuhaf bir olay ile karşılaşır. Herkes onu tanıyormuş gibi davranır. Hatta onu öpen kızlar, omzuna vuran dostları vardır. Bu oldukça inanılmaz karşılamanın şokunu atlatamadan insanların ona Eddy diye hitap ettiklerini fark eder. Eddy bu sene o okulda okumayacaktır. Eddy’nin oda arkadaşı Bobby’i görünce gözlerine inanamaz. Ona iki soru sorar: “Evlatlık mısın? Doğum günün ne zaman?” Cevaplar Eddy ile aynıdır! Hemen Eddy ve Boody’i bir araya getirir. Onlar ikizdir! Haber hemen yayılır ve gazete haber olurlar. Oysa olay bu kadarla bitmez, David isimli üçüncü bir genç tıpkı bu ikizlere benzer. Tek tek ortaya çıkan kardeşler üçüzden ziyade birbirinin kopyası gibidir. Daha sonra anlayacakları gibi altı aylıkken ayrılan ve farklı üç aileye evlatlık verilen kardeşlerdir.

19 Yaşında birbirlerini bulurlar. Kaynaşmaları için zamana bile ihtiyaçları olmaz. Hepimiz anne-babalarımız aracılığı ile birbirimize bağlıyız. Bireyler olarak en fazla ailemizden etkileniriz. Kardeşler, özellikle tek yumurta ikiz veya üçüz olunca bağları çok daha güçlü olur. Bilgileri olmasa da kader onları birleştirebilir, hiç bilmediklerini keşfedebilir.
Üçüzlerin hikayesi medyada daha fazla ilgi görmeye başlar. Her kanala konuk olurlar, bütün gazete ve dergi onları kapağa taşır. Rüyada gibidirler. Hikayenin en ilgi çekici yanlarından biri, üç kardeşin oldukça farklı ailelerde büyümelerine karşın aynı mimiklere, aynı zevklere ve ilgilere sahip olmalarıdır. Tek yumurta ikizleri aynı gen dizisine (genom) sahiplerdir. Genler anne ve babamız, dolayısıyla atalarımızdan gelen mirası içerir. Çevre önemli bir faktör olsa da genlerin – aile mirasının ne kadar etkili olduğunun bir kanıtıdır bu...


Ayrılık Travması
Her üç bebekte küçüklük zamanlarında benzer travma etkileri göstermiş. Anne ve babalarından ayrı olsalar da üçü beraber olarak üçüzleri altı aylıkken birbirinden ayırmak büyük bir etki yaratmış olmalı. Okul döneminde üçü de güreşçi olmuş. Yetişkinliklerinde de iniş çıkışlı halleri olur. Herkes benzerleri arar ve bulur... Öz anne ve babaları aynı olan ikizler için çok şaşılası bir durum değildir.

Çevre Rövanşı Alıyor mu?
Tamamen aynı gen dizisine sahip bu üç adam derine bakıldığında farklılıkların olduğu ortaya çıkar. Yetiştirilme tarzları onlarda aynı olmayan yanları oluşturur. Yetişme tarzını ise hayata bakışınızı, duygu ve düşüncelerinizi etkiler. Filmde yetiştirilme tarzının her şeyin ötesinde olduğu sonucuna varılır, ancak bu doğru değildir. Genler (kader) ve yetiştirilme tarzı birbirine rakip değildir. Her ikisi de etkilidir. Duygu ve düşüncelerimiz değiştikçe bazı gen gruplarını açık veya kapalı olmasını sağlanır. Bu yeni bilimin ismi epigenetik’tir...

Her ne kadar tuhaf bir düzeneğin kurbanı gibi gözüken bu gençlerin yaşam dolaylı da olsa onların elindedir...

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Five Feet Apart


“İlk iletişim yöntemimiz.
güven, korkusuzluk, huzur... Hepsi nazikçe okşayan bir parmağın ucunda. Veya dudağın değişinde. Mutluyken bizi birbirimize bağlar. Korktuğumuzda destekler. Arzuladığımız ve aşık olduğumuzda bizi heyecanlandırır. Nefes almak için havaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsak sevdiğimizin dokuşuna da ihtiyaç duyarız. Dokunuşun önemini anlamamıştım. Özellikle onunkini... Ona sahip olamayana kadar...”
Annemizin karnındayken onun tamamen içinde ve ona dokunarak, tekmeleyerek doğuma hazırlanırız. Normal doğum ardından süt emerek onun kalp atışını dinler ve onunla teması sürdürürüz. Bugün yapılan sezaryen doğumların artık küçük bir travma yarattığı ortaya çıkıyor. Anne ile kurulan ilk tensel temas bizi ona bağlarken, bizi güven veren oksitosin hormonu salgılanıyor. Anneye olan bağımlılığımız azaldıkça hayatımızda babamız bize güven vermeye başlıyor. Onun koruyucu ve şefkatli eli bize dokununca kendimize olan güvenimiz, hayata karşı duruşumuz değişir. Dokunuş duygusal ilişkilerimizde çok önemlidir.

Oysa Five Feet Apart isimli filmde iki gencin birbirlerine dokunma şansı yoktur. Birbirlerinden farklı ancak ikisi de ölümcül hastalıklara sahip olan bu iki genç birbirlerine aşık olur. Aralarındaki mesafe bir bilardo ıstakası kadar olmalıdır, yani yaklaşık 1,5 metre (five feet-beş ayak mesafe)...


Çok ciddi bir akciğer problemi ile doğan Stella, hep ölümü ensesinde hissederken ona her zaman destek olan ablası ondan önce Tanrı’ya kavuşmuştur. Bu durumun üzüntüsünü üzerinden atamayan Stella, diğer bir rahatsızlığı olan Will ile yakınlaşır. Çok zor şartlarda başlayan bu ilişki, fiziksel ve zamansal kısıtlamalara rağmen sevgilerine engel olmaz. Sevgileri tüm engelleri aşar...

Çoğu zaman hiç bir kısıtımız olmasa da sevmek ve dokunmak konusunda ihmalkar olabiliyoruz. Ya kendi ailemizden öğrendiklerimizi uyguluyor, ya da sonsuza kadar vaktimiz var zannedebiliyoruz. Bazen de çekiniyor, bazen de tepki almaktan, reddedilmekten korkuyoruz... Belki de içimizdeki yaralı çocuk engelliyor bizi. Oysa Stella’nın herkese bir mesaj veriyor...
“Eğer bunu dinliyor ve yapabiliyorsanız sevdiğinize dokunun. Hayat çok kısa...”

25 Mayıs 2019 Cumartesi

An Interview With God

İnsanların çoğunluğunun sadece zihinleri ile hareket ettiği bu dünyada, dünya nüfusunun yaklaşık %95’inin bir çeşit Tanrı’ya inanması bir çelişki gibidir. Oysa bu inanç da zihinsel bir öğrenimdir. Şahsi bir keşiften dolayı ortaya çıkmaz. Bize öğretilir. Her millet kendi resmi dini neyse onu empoze eder. Hemen hemen her organize kurumda görüldüğü gibi ilginç uyarlamalar ve kurallar ortaya çıkar. Kişinin kaç kadınla evlenebileceği, kaç yaşında ne yapabileceğine kadar dini bilgiler bu kişiler tarafından söylenir. Tanrı ve dinin özü unutulur ve sadece çıkarlar ve diğer insanlar kontrol ön plana çıkar. Din kelimesinin kökeninde bir araya gelmek, bir olmak vardır. Hepimizin geldiği kaynağa geri dönmek.

“İnanç, sahip olabileceğin bir şey değil. Bildiğin duyularla mümkün değil. Çünkü inanç amaç değildir. İnanç bir süreçtir. Tıpkı evliliğe benzer. Ettiğin yemin bir son demek değildir. Başlangıçtır. Zaman ve adanmışlık ister, hem de her gün.”
Oysa insanlara verilen inancı hiç sorgulamayız. Bugün Hindu dinine mensup birisi Fransa’da doğsaydı muhtemelen koyu bir Hristiyan olacak ve bunu hiç sorgulamayacaktı. Zihinsel de olsa bu inanç bizden daha Yüce bir yaratıcının varlığı hakkındadır... Bizler ona dua ederiz, ancak çoğu zaman işler kötü olmaya başladığında veya endişelendiğimiz bir durumda aklımıza gelir. En sonunda başımıza hep kötü olaylar gelirse isyan ederiz. Bazen yüzeyde bilmesek de içimizdeki bir parça Yaradan’a tepkilidir.

An Interview With God isimli filmde sıkıntılı bir evlilik yaşayan Paul, kendini Tanrı olarak tanıtan biri ile röportaj yapmaya başlar. Onun Tanrı’ya sorduğu ilk sorulardan biri şudur: “Neden iyi insanların başına kötü olaylar gelir?” Gerek Paul karakterin Hz. İsa’ya benzemesi gerekse İncil’den atıflar filmi yapanların kendi dinlerini ön plana çıkarması şeklinde algılanabilir. Ancak önemli olarak sorgulamadır. Tüm zihinsel koşullanmalar sorgulanmadan, zihnin bizim üzerimizdeki yanılsamaları bitmez. Kalbimiz ile çıkılacak yola gürültülü bir zihin her zaman bariyer oluşturur. Öze ulaşmak için nefsin ölmesi gerekir. Yarattığımız karakterin ölümüdür bu... Ölmeden önce ölmektir.

“Bu dünya öbür dünyanın seçimleri değil. Böyleymiş gibi düşünmeyi bırakabilirsen başka şeylere de zaman ayırabilirsin. Başkalarını sevmek gibi, hayatını doyasıya yaşamak gibi.”
Paul aldığı mesajları duymaz gibidir. Devamlı kendi problemlerine odaklıdır. Karısı başka biriyle beraber olmuştur. İşin ilginç tarafı da Tanrı’dan aldığı destek ile onu affeder. Oysa affetmek kadın için daha fazla bir yüktür. Zaten hali hazırda fail durumdadır ve şimdi kocasının kendini Tanrı sanan tavrı dengeyi daha da bozmuştur. Affetmek Tanrı’ya mahsustur. Bizler için affetmek ancak kabul etmek olabilir. “Bu durumdaki sorumluluğumu kabul ediyor ve senin yaptığını telafi etmen için sana zaman veriyorum...” Hiç bir olay tek taraflı değildir. Neden sonuç ilişkisi içinde olan kadersel sistem bizim anlayışımız çok ötesindedir. Her birey kendi aile sistemden bir çok dinamik taşır ve bazen fail bazen kurban olarak uyanış yolculuğunda ilerler. Bu yolculuk ancak yalnız yapılabilecek bir yolculuktur. Bize eşlik eden insanlar olabilir ancak idrak herkesin kendi gönül gözünden görülmelidir.

Tüm bu konular ikinci önemli soruya getirir bizleri: “Özgür irade var mıdır?” Zihnin koşullanmaları ve aile sistemimizde bizlerden çok önce olan olaylardan etkilenmemiz bizim özgür irademizin olmadığı anlamına gelebilir ancak bizler bu dinamikleri ve şartlanmaları keşfettikçe özgür karar verebileceğimiz bir zemin hazırlarız. İşte o an bize hediye edilen hayatın keyfine varmaya başlarız. Zihinle kalp arasındaki fark kalkar, tüm ayrımlar erimeye başlar. Mevlana’nın dediği gibi “Allah’ın kuluyum diyerek, Allah ile kul arasında ayrım yapmaktasınız...

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Köyü Ziyaret

Anne ve babası, doğdukları ve büyüdükleri topraklara her fırsatta dönmeye can atıyorlardı. O ise şehirde doğmuş, şehirde büyüyordu. Büyük şehir yaşantısına alışmış olan ebeveynlerinin bu hevesi onu şaşırtıyordu. Ona göre köyde hiç bir şey yoktu. Hatta ilk zamanlar elektrik bile yoktu. Herkes gün ışığına göre kendini ayarlıyordu. Yazları günlerin bu kadar erken başladığını hiç fark etmemişti. Şimdi elektrik vardı ancak ortada görülecek bir şey yoktu ki. Nasıl yaşıyordu bu insanlar? Neden bu kadar fark vardı? Kendisi gibi olanlar seçilmiş kişiler miydi? Onlar da şanssız mı? Çoğu akraba sayılabilecek kadar yakın bu insan topluluğu onun düşündüğü gibi mutsuz değildi. Tam tersine oldukça keyifli gözüküyorlardı. Kafasının içinde bir çok soru ile uyuya kaldı.


Sabah büyük halası ile kümesten aldıkları yumurtaları pişirdiler. Lezzet farkının çok acıkmış olmasından olduğunu düşündü. Yemek yemek onun için önemli bir görevdi çünkü herkes aynı tabaktan yiyordu. Hızlı davranıp önce kendi yemeliydi. Nasıl birbirlerine hastalık bulaştırmıyordu bu insanlar? Kahvaltıda çorba olmadığı için daha kolaydı her şey. Sonra çocuklarla dışarı çıktı. Hem kızlı erkekli hem de sadece erkeklerle oyun oynayabiliyordu. Peki ne oynayacaktı? Babasının ona aldığı oyun cihazını veya bilgisayarını getirse hiç olmazdı. Zaten onlara anlatana kadar tatil biterdi. Onlara uyum sağlamaya çalıştı. Kendisine şehir çocuğu muamelesi yapılmasından oldum olası haz etmiyordu. Tamam, onlar gibi ağaca tırmanamıyor, onlar kadar güçlü değildi belki ancak onlar kadar hatta onlardan daha hızlı koşabiliyordu. Şehirde sokaklar yoktu sanki. Hem hemen öğreniyordu oynana oyunları.

Hem babasından aldığı harçlık ona bir avantaj sağlayabilirdi. Neydi o cam toplar? “Bilye!” dedi birden. Onlardan bolca satın aldı. Kim bilye kaybeden bir çocuğu sevmezdi? Önceleri epey kaybetti ancak günün sonuna doğru o da kazanmaya başlamıştı. O da onlardan biriydi artık. Hava hafif kararmaya başladığında ise saklambaç oynamak için harika bir fırsattı. Bu arada oradaki çocukları yakından tanımaya başlamıştı. İyi hoş olan çocukların yanı sıra, ona ilginç gelen bir-iki tanesini hiç unutmuyordu. Bir tane arada bir bir şeyler aşırıyordu. Ona dikkat etmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bir tanesi hafif deli gibiydi. Dediklerine hiç aldırmayacaktı. Bir tanesi de azıcık topallıyordu, oyunda ona denk gelirse, ona avans vermesi gerekiyordu. Kimse kimseyi dışlamıyor, tüm özelliklerine rağmen onları oldukları gibi kabul ediyor, ona göre davranıyorlardı. Hepsi de büyümeye başladığında toprakta çalışmaya başlayacak, elinden ne geliyorsa onu yapacaktı.

Ertesi gün köyün biraz dışına çıktılar. Kimse onların nerede olduğunu merak etmiyordu. Zaten yolda rastladığımız hemen hemen herkes tanıdıktı. Bir traktöre el ettiğinizde hemen duruyor ve sizi alıyordu. Biraz korkutucu olsa da çok heyecan vericiydi traktörün tepesinde seyahat etmek. Ceviz ağaçlarından beslendikten sonra nehirde balık tutmak… İşte bu konuda hiç bir bilgisi yoktu. Balık da sevmezdi zaten. Fakat tüm etkinlik, doğa ve nehir, balık avlarken anlatılanlar çok eğlenceliydi. Hatta konular babalarının, dedelerinin avlarına kadar uzanıyordu. Yine günün bittiğini anlamıştı. Onların özendikleri şehir hayatı ile köy hayatı arasında karşılaştırma yapınca kafası karışıyordu artık.


Büyükler de oldukça ilginç bir hayat yaşıyordu. Babası genellikle köy kahvesindeydi. Bu şehirde gördüklerine benzemiyordu. Havadar, kocaman bir balkonu olan bir yerdi. Her geçeni görebildiğin merkezi bir yerdeydi. Çok güzel kağıt oyunlarının yanı sıra, tarım, hayvancılık, politika hakkında konuşuluyordu. Birbirlerine takılmadan da edemiyorlardı. Tam kavga çıkacak diye düşündüğü anda patlayan kahkahalar hem onu rahatlatıyor hem de şaşırtıyordu. Kimse olmadığı bir kişiliğe bürünmeye ve buna ayakta tutmak için uğraşıyordu.

Annesi ise her yerde olabilirdi. Kadınlar kilitleri olmayan ve doğrudan açılan ev kapılarının herhangi birinin ardında olabilirdi. Kadınlar kendi aralarında ne konuşuyorlar, bu bir sırdı. Belki de tüm erkekler için bir sır. Gerçi annesi de sorduğunda, o bütün ne konuştuklarını kendi de bilmiyor gibi görünüyordu. En azından elinde ona hediye edilmiş el yazmaları, baş örtüsü ve erişte vardı. Bunlar günün karıydı… Her şeye rağmen özlemişti evini. Çok ilginç olan bu hayata geri dönecek miydi?

Yıllar sonra buraya geri geldi. Navigasyonu kullanmak zorunda kalmıştı çünkü yollar değişmişti. Oradaydı ama bir çok şey değişmişti. Evler biraz daha yüksek ve betonarmeydi. Köyün ilkokulu yoktu artık. Herkes çevre kasabalardaki okullara gönderiyordu çocuğunu. Artık elektik de, akıllı telefon da, İnternet de vardı köyde… Teknoloji gelmişti köyüne. Oysa nüfus daha az ve daha donuktu sanki. Büyük halası hala hayattaydı. Bir asıra yakın bir zaman görmüş bu kadın doğduğunda babasının savaştan dönmesini bekliyordu. Şimdi kalan tavuklardan bir yumurta almaya gitti. Bir yandan kahvaltı hazırlıyor, bir yandan söylenip duruyordu.

“Benim başım yaşlılıktan düştü peki ya bunlara ne oluyor?”

8 Mayıs 2019 Çarşamba

On the Basis of Sex

“Annem bana iki şey söylerdi.
Biri kadın olmak, ve diğeri de bağımsız olmak.”
Çok eski çağlarda kadın kabileye hayat verirken, erkek de avlanır ve kabileyi korurdu. Sahip olmanın, hırsların, iş hayatının, politikanın, paranın olmadığı o dönemlerde muhtemelen kadın erkek arasında büyük bir sorun yoktu. Herkes içgüdüsel olarak kendi cinsiyetinin rolünü bilirdi.

Oysa Tarım devriminden sonra değişen insan hayatı sahip olmayı, çoğalmayı ve çoğaldıkça savaşmayı ortaya çıkartan bir ortama doğru sürüklendi. Bu ortamın baş rolünde elbette erkek olacaktı. Kendinde daha yaratıcı, empati yeteneği yüksek, şefkat dolu kadının ezilmesi kaçınılmaz gibi görünüyordu. Sadece 100 yıl öncesine kadar Kadın Hakları diğer temel kanunların yanında hatırlanmıyordu bile. Halen bir çok ülkede kadınlar maalesef ailenin veya erkeği egemenliği altında eziliyor.

On the basis of sex, Amerika’nın en ünlü hukuk okullarından birinde okuyan bir kadının hikayesi. Annesini çok genç yaşında kaybetmiş bir kadının... Belki de annesiz kalmanın verdiği zor dönemler ona başka hediyeler vermişti. Hiç bir zaman vazgeçmeyen bir kadındı. Erken yaşlarda testis kanserine yakalanan eşine verdiği destek ve kanunlardaki cinsiyete bağlı eşitsizliklere verdiği mücadele sıra dışı bir hikaye ortaya çıkartıyor.


Yargıç: “Amerikan anayasasında bir kere bile –kadın- kelimesi geçmiyor.”         Ruth: “Özgürlük kelimesi de geçmiyor Sayın Yargıç.”

Erkek egemen bir adalet sistemi ile boğuşurken sertleşen Ruth Bader Ginsburg, oldukça tepkiseldir. Ona destek olan kişilerle beraber başarılı bir savunma tarzı geliştirir. Oysa evde işler pek de yolunda değildir. Eşi de hukukçu olan Ruth, tüm bu yoğunluğunun arasında kızı ile ilişkilerinde sıkıntılar yaşar. Arayı yumuşatan babadır. Evde sanki roller değişmiştir. Muhtemelen babası ile sıkı bağları olmayan kocası Martin, evin annesi gibidir. Kızları Jane de annesi ile çatışmaktadır ve bir yandan aynı annesine benzemeye başlar. Aile dinamikleri kopyalanarak devam etmektedir sanki...

Kaderimiz ne olursa olsun, geçmişte yaşanmış zor olayların gizli bir hediyesi de vardır. Atalarımızdan getirdiklerimizi olduğu gibi kabul ettiğimizde bu hediyeler devreye girer ve her şeyin yeniden dengeye gelmesi bir kıvılcım çakmış oluruz. Ruth gibi kişiler belki kendi yaşamalarında göremeyecekleri denge ve huzur adına bir dalga başlatırlar... Kadın kadın gibi, erkeğin erkek gibi olduğu ve oldukları gibi birbirlerine saygı ve sevgi gösterdikleri bir dünya...
Mahkeme o günün hava durumundan etkilenmez, ancak dönem iklim değişikliğinden etkilenir.”

7 Mayıs 2019 Salı

Karma


Hayatta kötülük yapanlar karma yaratırlar. Karmanın bedeli eninde sonunda ödenecektir. Bu bedel bazen kuşaktan kuşağa aktarılır. Dolayısıyla şu anda ortaya çıkan bizim aklımızın çok ötesinde bir bilgelikle çalışan bir mekanizma ile yönetilir. “Her şey de bir hayır vardır” sözü bizim kısa vadedeki olayları yorumlama yeteneğimizin zayıf kaldığı anda devreye girer gibidir. 

İyilik için de aynı durum söz konusudur. İyi düşünce için de... İyilik yapan, sağduyu ile duran mükafatına kavuşur. Mevlana misali kalp gözüyle bakana hiç bir şey işlemez. Cehalet ve kötülük de onun kalbinde erir gider... Öte yandan öfke, nefret güçlendirir kötüyü; karşı tarafa güç uygularsanız o tarafında güçlenmesi için fırsat yaratırsınız.
Önemli olan bir adım geriden olanların seviyesinin ötesinden bakıp iyilik yapmaya devam edebilmektir. Aydınlık vardır; karanlık sadece aydınlığı bırakmaktır... 

23 Nisan 2019 Salı

Parental Guidance



Bugünün anne ve babaları muazzam bir bilgi okyanusu içerisinde yürüyorlar. Gerek farkındalık seviyesi gerekse psikoloji bilgileri ve tonlarca kitap günümüzün ebeveynlerini profesör seviyesine çıkardı. Belki de kendileri çocukken maruz kaldıkları muameleyi kendi çocuklarına göstermeyeceklerdir. Kendi ebeveynlerinden daha bilmek onları çocuk büyütme konusunda yeni bir tarz yaratması ile sonuçlanabiliyor. Sonuçta anneanne/babaanne ve dedeler ile çelişebiliyorlar. En uç nokta ise onları reddetmek ve uzak durmaya çalışmak.

Parental Guidance isimli filmde çocuklarını hafta sonu için anne ve babasına bırakmak zorunda kalan yeni nesil ebeveynleri ilginç bir deneyim bekler. Üç farklı yaşta olan çocukların kendilerine özgü problemleri vardır ve ebeveynleri kendi yöntemleri ile çözüm ararlar. Anneanne ve dedenin onların ruh hallerine zarar vermesinden korkarlar.
Anne, kendi anne babasınına hiç bir şey bilmiyorlarmış gibi davranır ve der ki,  Hayır demek yerine -bütün sonuçlarını düşündün mü- deriz, yapma yerine –şunu da bir dene- deriz, sus yerine –kelimelerini kullan- deriz”...


Kötü kelimeler yok, kavga etmek yok, vurmak yok, renkli giyinmek yok, çılgınlık yok, pasta yok, kazanmak yok, kaybetmek yok... Sağlıksız olan yiyeceklerden ve kötü diye adlandırılan her şeyden uzak tutmak isteyen anne ve babanın çocukları okula başladığında ise diğerleri ile uyum sağlama problemleri yaşarlar. Yaşlı ebeveynler ise kendi üslupları ile onlara yakınlaşmaya çalışır.

Öncelikle sevgi vererek yaşamı, yaşamayı öğretirler. Onları belli bir alanda özgür bırakıp onların kendileri olmaları için için verirler. Birbirlerini severek onlara sözleriyle değil davranışlarıyla onlara örnek olurlar. Kadının şefkati, yumuşaklığının yanına erkeğin çocukları hayata hazırlaması ve onlara özgüven vermesi...

Anneannenin kızına verdiği en önemli öğüt ise, anne ve babanın arasındaki ilişkinin, ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkiden daha önemli olduğu. Çocuklara sevgiyi öğretmenin en iyi yolunun eşlerinin sevmek olduğunu içgüdüsel olarak biliyor gibilerdir. Evet belki en iyi anne ve baba olmamışlar ancak ellerinden gelenin en iyisini vermişlerdir. Mükemmel ebeveyn, veya mükemmel çocuk yoktur... Şimdi torunları için iş başındadırlar.

“Anne bana yalan söyledin! Yoğurt dondurmanın aynısı değilmiş!”

19 Nisan 2019 Cuma

Bilinç Bilmecesi


İnsanlık beyni anlamaya devam ediyor. Nörobilim ilerledikçe, insan davranışları, hormonlar, tepkilerimiz açıklanabilir hale geliyor. Oysa bu buluşların sonuçlarını ispatlayan deneylerde her zaman denekleri %70 veya daha fazlası o davranışı gösterir. Asla %100 değil... Bunun cevabı bizler beynimizin sayesinde otomatik pilotta yaşarken, bazen devreye girip, beyinden fırlayan tepkiyi veto edip başka türlü davranma özgürlüğüne sahibiz. Çünkü bir bilince sahibiz. Öyle değil mi? Peki bilinç nedir?


Bilincin tanımı kendini bilmektir. Kendini bilmek ise ne olmadığını anlamakla başlar. Taktığımız tüm maskeleri görmek. Bunlar çocukken hayatta kalmak için oluşturduğumuz savunma mekanizmaları. Tanrı, görmenin ta kendisidir. Her şeye her an şahit ol. Şahit olmaya başladığında gözlediğin “ben” ayrıdır. Giderek duygu ve düşünceler gelip gitmeye başlar. Onları sahiplenmediğinde, beslemediğinde zayıflamaya başlarlar. Düşünce devamlı değildir. Zihni oluşturan duygu ve düşünceler devamlı değildir. Kesik kesik ve çelişkilidir. Özden bağımsız bir şekilde ortaya çıkar. Düşünce geçmişin bir tepkisidir. Hafızadaki bilgi ve deneyimlere dayanarak bedeni hayatta tutmak ve keyifli hormonları üretmeye odaklanmıştır. Hedef odaklı beyin dopamin, sosyal statüye odaklı zihin testeron ve serotonin, insan bağlarına düşkün zihin oksitosin bağımlıdır. Sürücü koltuğundan kalmak istemeyen zihin kendi varlığını kurmak ister. En büyük silahı düşüncedir. Bedenimizin hiç bir parçası ile bu kadar özdeşleşmeyiz. “Düşünüyorum” deriz.. Öte yandan “elim kaşınıyor” deriz... Kendimizi ve eli ayırırız. Duygu ve düşünceleri kendimizden genellikle ayırmayız.


Düşünce sürekli bir “ben” yanılsaması ortaya çıkartır. Gözlersen, gözlediğinden ayrı olursun. Ben gözleniyorsa ve düşünceler sürekli değilse, yıllarca inandığın “ben” yok olur. Ben’in gerçekten var olduğunu ispat edemezsiniz. “Ben bedenim diyebilirsiniz.” Beden fiziksel olarak %99’u boşluktan oluşan enerji ve ilişkiler sistemidir. Bedende madde dediğimiz ne varsa toplayıp bir kutuya koyarsak içinde ancak bir toplu iğne başı görürüz, belki onu da göremeyiz. Kuantum fizikçilerinin sözlüğünde “madde” kelimesi kaldırılmıştır. Diğer bir açıdan bakarsak beden her 7 senede bir tüm hücreleri yenilenir. 7 sene sonra şu andaki hücrelerden hiç bir kalmaz. Devamlı bir fiziksel varlık olduğumuzu bize anılarımız söyler. Bugün hafızanız silinse kim olurdunuz? Tüm bu sorulara ilk tepki elbette zihinden gelir. Ben’in  gerçekten olmadığı gerçeği ona çok zor gelecektir. Mimar inşa ettiği binayı yıkmak istemez. Hemen restorasyona gider ve bilge veya ulvi bir ben ile gözleyeni ikan eder. Bu artık harika bir yanılsamadır. Kim güzel bir rüyadan uyanmak istemez? Ancak rüya yine rüyadır. Bu aşama ilkinden de zordur. “Tamam, pes ettim, beni yakaladın. Sen harikasın ve bilgesin. Seçilmiş kişisin.” der... Artık keşfedilecek bir konunun bile farkında olmadan keyifli bir şekilde uyumaya devam ederiz. Oysa her rüyada ikilik vardır. Zıtlıklar, iniş çıkışlar olmadan o senaryo onaylanmaz.

Ancak uyanıklık hali ortaya çıkarsa, kelimelerin gerekmediği huzurlu ve kalıcı bir durum ortaya çıkar. Bir zamanlar bebekken bildiğimizi hatırla zamanı...