8 Şubat 2019 Cuma

Bohemian Rhapsody



80’li yıllarda ergenliğe giren bir genç olarak o da Rock’n Roll müziğin etkisinde kaldı. Bir şarkıcıyı ve grubu dergilerden takip ederdi. Duvarlarını posterler süslerdi. Sadece müzikleri değil, onların özel hayatlarını da bildiğini düşünürdü. Bazılarının müzikleri harika olsa da grup üyelerine karşı çok da olumlu duyguları olmazdı. Hele bir tanesi vardı ki, dillere destan: Eski moda bir bıyığı, garip garip kıyafetleri, ilginç sahne şovuyla eşcinsel bir İngiliz... Şimdi onun öldüğü yaştaydı. Kendisi için yolun yarısı sayılabilecek bir yaşta ölmüştü.

Gerçek adını sonradan öğrenecekti: Farrokh Bulsara... İngiliz olmasına İngilizdi ancak Zanzibar’da doğmuş, farsi hint’li olduğu için ailesi anavatanlarından sürülmüştü. Evet eşcinselliği de doğruydu ancak bir zamanlar bir kız arkadaşı vardı ve hatta ona evlenme teklifinde bulunmuştu. Bir zamanlar bıyıksız ve uzun saçlıydı...

Bu kişi bilinen ismi Freddie Mercury, Queen grubunun solisti. Onu tanımadığı gibi grup üyelerini, aralarındaki dengeyi, onların katkılarını hiç bilmiyordu. Tüm bu hit parçaların ardında bir sürü hikaye ve çalışma vardı. Seyirci ile inanılmaz bir bağ kuruluyordu. Belki kendi gibi dışlanmış kişilere hitap edebiliyor. Şarkı sözleri, cesur davranışı, olduğu gibi olması, kendilerini ifade edemeyen milyonları etkiliyordu.


Babası ile bir türlü anlaşamayan ve onun rızasını alamayan Freddie, annesine öylesine bağlıydı. Ailevi sıkıntıları yüzünden bir kurban olmamış, belki de karşılığında edindiği şevk ile müziğe hayatını adamıştı. Bir çok ünlü şarkıcının düştüğü kibir ve bağımlılıklarla bir süreliğine o da yakalanmış. Tam her şey yoluna gireceği sıra bu sefer amansız bir hastalığa yakalanır Freddie... Daha derindeki sıkıntısı ise yalnızlıktır. Milyonlarca hayran ve yanındaki çıkarcı insanlar onun yalnızlığına çözüm olamıyordu. Eski kız arkadaşı ile dost olarak ilişkisini yürütmeye çalışıyordu ancak bu da her zaman mümkün olmuyordu. Bir çocuk gibi kıskanıyordu onu. Çılgın partiler, içki ve diğerleri... Sanki geçici rüyalardı. Yıllar sonra gerçek bir dost buldu, az da olsa mutluluğu yakalamıştı artık.

Babası geç de olsa oğlunun Live Aid konseri ile Afrika’daki aç çocuklar için şarkı söylemesi ile gurur duymuştu. Bu şov onun en anlamlı performanslarından biriydi belki de, Queen sahneye çıktıktan sonra bağışlar yağmaya başladı...


[Bohemian Rhapsody parçasını dinledikten sonra]
Ray Foster: Sonsuza kadar gidiyor, altı lanet dakika!
Freddie Mercury: Altı dakikayı sonsuz olarak değerlendiriyorsan, karına acırım. 

7 Şubat 2019 Perşembe

Green Book


“Eğer yeterince siyah değilsem ve yeterince beyaz değilsem, yeterince erkek değilsem, söyle bana, Tony, kimim ben?”
Her bireyin eşit derecede ait olma hakkı vardır. Ait olmak hayatta kalmak ile eş-değerdir. Nereye ait olabiliriz? Öncelikle ailemize, etkin kökenimize, geldiğimiz topraklara, yaşadığımız topluma... Oysa ayrımlar, karşıtlıklar her zaman insanları ötekileştirmiştir. Amerika kıtasını işkal eden Avrupa kökenli halk, daha sonra getirdikleri veya kendileri gelen bazı azınlık grupları dışlamıştır. Bu kesimler ikinci sınıf vatandaş ve hatta köle olarak nitelendirilmiştir. 1960’lı yıllarda Amerika’nın belli bölgelerinde ırkçılık zirvededir. Çoğu mekana siyahlar kabul edilmez, hatta tuvaletleri bile ayrıdır.

Green Book isimli film, azınlıkta olan iki gruptan, birbirleri ile hiç ilgisi olmayan iki insanın kesişmesini konu almaktadır. Kahramanımız Tony, İtalyan’dan gelen bir ailenin kuşaklardır Bronx’da yaşayan bir üyesidir. Bir barda güvenlik görevlisi olarak çalışırken birden bire kendini işsiz buluverir. Siyahi insanlara karşı son derece ön yargılıdır. Oysa karşısına çıkan yeni iş fırsatı bu ön-yargısını sınayacaktır. Uzun bir turnede şoförlüğünü yapacağı kişi Doktor lakaplı siyahi bir piyanisttir. Dr. Don Shirley, daha üç yaşında annesi sayesinde öğrendiği piyano sevdasını mesleğe çevirecektir. Dokuz yaşında annesini kaybeden Shirley, Rusya’ya piyano eğitimi için kabul edilen tek siyahi çocuktur. Muhtemelen babasından uzak bir şekilde büyüyen Shirley erkeklere de ilgi duymaktadır.


Bu ilginç ikilinin yolculuğu ikisinin de hayatını değiştirecektir. Dahi piyaniste sadece siyahi olduğu için ayrımcılık devam ederken, Shirley’nin son derece nazik davranışları Tony’i çileden çıkarır. Tony ona hayattan keyif almasını öğretirken, Shirley de Tony’nin karısına romantik mektuplar yazmasına yardımcı olur. Her kilometrede ırkçılığın dozajı artmaktadır. Tony, Shirley’nin neden böyle bir zahmete katlandığını anlamamaktadır. Her çatışmayı şiddetle çözmeyi deneyen Tony, Shirley’nin mağrur duruşunu hiç anlamaz. Shirley ile beraber çalan Rus Oleg şöyle söyler:
“Dahi olmak yetmez, insanların kalplerini değiştirmek cesaret ister.”
Martin Luther King’in de tanıştığı Shirley, dışlanan azınlığı sanatı ile temsil eder. Oysa kendi içinde son derece yalnızdır. Her gece içmektedir. Zencilerin arasında da dışlanmaktadır. Gittikleri son yerde çıkan olaylardan sonra Tony ve Shirley bir zenci barına gider ve belki de Shirley’in yüzü uzun yıllardan sonra ilk defa güler. Ait olma duygusunu yeniden hisseder.


Tony ile hayat boyunca arkadaş kalırlar. Uzun yıllar sonra birbirlerine çok yakın zamanlarda ışık olup bu dünyaya veda ederler. Tony sadece bir arkadaş değil, Shirley’e sanki bir baba olmuştur. Birbirlerine ters düşen bu iki insanın hayatları karşılıklı olarak dönüşmüştür...
Tony: “Babam şöyle derdi. Ne yapıyorsan yap; %100 yap. Çalışıyorsan çalış. Gülüyorsan gül. Yemek yiyorsan, sanki yiyeceğin son yemekmiş gibi ye.”