17 Ağustos 2019 Cumartesi

Fish Tank


Babasını tanımıyordu bile... Annesinden nefret ediyordu. Küçük kız kardeşi ile devamlı zıtlaşıyorlardı. Tek yapmak istediği zenciler gibi dans etmekti. Ergenliğin tam ortasında öfkeli bir genç kızdı. Her okuldan atılıyordu. Alabileceği destek yok gibiydi.

Erkek arkadaşı sayılabilecek bir gencin yaşlı bir atı onun ilgisini çekti. At, sanki onun özgürlüğünü simgeleyen bir hayvandı. Beyaz olması içindeki masumiyeti anlatır gibiydi. Fırsat buldukça onun yanına giderdi... Hayatın anlamsızlığını bir an için unutturuyordu. Hiç beklemediği bir anda destek annesinin yeni erkek arkadaşından geldi. Fiziksel olarak da ilgisini çeken bu adam ona olmayan babasının vermesi gereken cesareti ve güveni vermeye başladı. Dans seçmeleri için harekete geçecek enerjiyi bulmasını sağladı. Conor ile yakınlık ona güven veriyordu ancak Conor’ın da kendi sırları vardı.

Yıllar önce kaybettiği kızının acısı hala içindeydi. Mia’ya kol kanat germek belki de Conor’ın içindeki boşluğu dolduruyordu. Her ilişkide olduğu gibi ikisi de bundan bir şeyler öğrenebilirdi. Annesi, Conor’dan olabilecek bir çocuğu aldırırken, Conor ile olan yakınlaşmaları oldukça tehlikeli bir hal almıştı. Her ikisi de ayrılık zamanının geldiğini biliyordu.


Mia için asıl soru ne yapması gerektiğiydi? Gittiği dans seçmeleri hiç onun umduğu gibi değildi. Çaresiz kızların bedenlerinin teşhir edildiği bir mekan için bir seçmeydi bu. Hemen orayı terk etti. Bambaşka bir hayat istiyordu. Hayal ettiği işi yaparak geçirmek istiyordu hayatını. Uyanık kaldığı zamanın %70-80’ni iş yaparak yaparak geçireceğinin farkındaydı. Sadece para kazanmak için değil, yaşamı hissetmek için yapması gerekeni yapacaktı; dans ederek... Conor’ın ona verdiği güçle, erkek arkadaşı ile kendilerinin belirleyecekleri bir hayata doğru adım atma cesaretleri vardı artık.

Akvaryumdan okyanusa atlayan özgür iki balık gibi hissediyorlardı...

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Palmeras En La Nieve (Kardaki Palmiyeler)


Eğer ülkelerin sınırlarına ulaşırsanız, orada haritalardaki gibi çizilmiş bir sınırların olmadığını görürsünüz. Eski şamanik kabilelerde toprağı sahiplenmek bile yoktur. Dünya ananın üzerindeki toprakları sahiplenen, onlara yüzlerce farklı ülke olarak sınır çizen insan zihniyetidir. Doğduğumuz toprakların ismi ne olursa olsun orası bizim için önemlidir. Dünyadaki hemen hemen her dilde toprak anavatan olarak geçer. Toprak anne gibidir; hayat verir, besler ve büyütür. Kendi doğduğumuz toprakların yanı sıra atalarımız doğdukları topraklar ve bizlerin daha sonra üzerinde yaşadıkları da bizler için önem arz eder.

Kardaki Palmiyeler isimli filmde babasının ölümü ile ailesinin geçmişini merak etmeye başlayan Clarence, kendini amcasının doğduğu yer olan Gine’de bulur. 1900’lü yılların başında tüm Avrupa Afrika’yı kolonileştirmiş; oradaki kaynakları sömürürken, yerli halkı da işçi gibi kullanmaktadır. Tarihte askeri güce sahip bir çok toplum, başka toprakları ele geçirmiş ve bazen nesiller boyunca o topraklarda hüküm sürmüştür. İspanyolların da Gine’de hikayesi benzerdir. Bölgede erkekleri iş için kullanırken, kadınları eğlencelerinin bir parçası yapmışlardır. Ve bir gün tüm istilacılar ülkelerine geri dönerler. Arkalarında sırlar, bırakılan itibar ve servet, işlenen suçlar...


Sırlar açığa çıkmadıkça, sessizliğe gömülmüş ifade edilmedikçe evren rahat etmez. Nesiller sonra her şey ortaya çıkmak ister sanki. Ataları, dedesinin öldüğü, amcasının doğduğu topraklar onu çağırmaktadır. Clarence’in Gine’de tanıştığı yaşlı kadın ona şöyle söyler:
“Ruhlar, gün gelecek oğullarım geçmişi öğrensin diye karar almış...”
Clarence araştırdıkça babası, amcası ve dedesi hakkındaki hikayeleri öğrenmeye başlar. Yaşlı kadının başına gelen olaylar sayısız kadının başına gelmiştir. Hiç bir şey kişisel olmasa da trajik olayların sorumluluğu alındığında ve kurbanlar olanlar karşılığında gereğinden fazlasını istemediklerinde ve olanı olduğu gibi kabul ettiklerinde kaderleri onları güçlendirir.
“Her şeyden haberim var. Üzgünüm. Senden ve atalarından, ağabeyim ve atalarım adına af diliyorum. Benim gibi adamlar tarafından aşağılanmış bütün kadınlardan af diliyorum.”

Umulmadık bir aşk tüm bu kaosun içerisinde yeşermektedir. Ayrımlar onlara karşı olsa da ruhlar birdir artık. Kısa da olsa hayatlarının en güzel zamanlarını geçirirler. Fiziken olmasa da kalben hep beraberdirler. Hem bu dünyada hem de öbüründe... Sırlar tek tek ortaya çıkar ve her şey sona erdiğinde geriye sadece sevgi kalır...
“Hayat bir kasırga. Sükunet, hiddet ve ardından yine sükunet...”

21 Temmuz 2019 Pazar

Hayatınızdaki Amacınız


Son zamanların popüler kişisel gelişim kitaplarına konu olan savlardan biri de hayatta bir amacımızın olması gerektiği. Bu bakış açısına göre hem başarı hem uzun ömür, hem de mutluluk bu şekilde gelecektir. Japonca’da ikigai kavramı da hayatta bir amaç edinmek ve genelde meşgul olmakla ilgili. 

Başarı, mutluluk ve sağlık… Hayatta  bir amacımızın olmasına mı bağlı?

Mutluluğu ele alalım. Ufak bir çocuğu hayal edin. Çok aksi bir durum yoksa çocuklar oldukça neşelidir. Son moda teknolojik oyuncaklar olmasa da hemen kendi aralarında basit oyunlarla neşelenirler. Çocukların oynadıkları oyunların katı kuralları olmaz, çoğu zaman bir amaca da hizmet etmezler. Neşelenmek onların doğasında vardır. Büyüdükçe önce topluma uyum sağlamak sonra da sınav, iş yerindeki hedefler derken karşılaştırmalı ve rekabet içerisinde bir dünyada bulurlar kendilerini. Maddi veya manevi ödülle yürütülen bu sistem, yapılan işin içeriğinden ziyade elde edilecek ödüle odaklanmamızı sağlar. Belirgin ödüllerin yanında, sosyal medyada beğeni ve takipçi elde etmek, birileri tarafından takdir gibi gizli ödüller de olabilir. Daha fazlası için koşan ve hiç tatmin olmayan bir zihinle sağlıksız bir emekli hayatına doğru giderler.

İnsanlık biriktirmeyi öğrendiği anda mutluluğunu kaybetmeye başlamıştır. Tarım hayatı ile toprağa, mahsule ve diğer insanlara sahip olma arzusu ikilemi başlatmış, zihin kalbe karşı baskın olmuştur. Kurnaz zihin, bu davranışını amaçlarla süslemiştir. “Biraz daha kazanayım, dinleneceğim, başkalarına vakit ayıracağım, başkalarına yardım edeceğim” der. Bazen de maddiyatın peşinde koşarak ev, araba, yat ve daha çok para elde edince mutlu olacağını düşünür. Oysa her ödülün ardından gelen dopamin hormonuna bağımlı hale gelen zihin durmaz. Zihin bedenden ayrıymış gibi hareket etmeye devam eder. Hedeflere ulaşamayan kişinin zihni de mutsuzluk yaratmaya devam eder.

Başarı da benzer bir dinamik ile çalışır. Başarı kelimesinin anlamında bir hedefe ulaşılması, bir pozisyon, ödül, zenginlik, statü elde etmek yatıyor. Bu elde etmek de sahiplenmek çok farklı değil. Özellikle de yaptığımız işi, sadece yapmak için değil de, herhangi bir şey elde (buna takdir edilmek, övgü almak dahil) etmek için yapıyorsak zihnimiz bize hazırladığı tuzağa düşmek an meseledir. Bu sebeple başarı ve ödül mekanizması yakinen ilgilidir. Oysa gerçekten sevdiğimizi ve gönül verdiğimiz işleri yaparsak sonuçlar başarı olarak algılanabilir. Bu göreceli bakış açısı da bizim umurumuzda olmaz. Her sabah bir gün öleceğimizi ve hatta Dünya’nın da bir gün yok olacağını kendimize hatırlatırsak, gerçekten yüreğimizden geçen iş veya işleri, davranışları ve tutumu keşfedebiliriz.


Son olarak sağlık ve uzun yaşama gelelim. Bu iki konu belki üzerinde en fazla kitap yazılan konularından başlarında geliyordur. Bu sebeple bu iki konunun sadece amaçla ilgisini inceleyelim. "Ikigai" ve "Neden ile Başla" gibi kitapları okursanız, burada belirtilen ‘amaç’, hedeften ziyade bir vizyonu yani gidilen yönü gösterir. Yer yer ulvi amaç olarak da bahsedilir. Diğer önemli bir konu ise yapılan iş ne ise -ki bazen gündelik işlerimiz de olur- onu dünyanın en önemli işi gibi yapmaktır. Bulaşıkların temiz olması için bulaşıklar yıkanmamalıdır. Sadece bulaşık yıkamak için bulaşık yıkanmalıdır. Hatta kişi bulaşık yıkama işi olmalıdır, yemeğin kendisi, banyonun kendisi olmalıdır. Yapılan her iş şiirselleşirken zihin, kişi, ego ortadan yok olur. Dolayısıyla sağlık ve uzun ömür buna hizmet eder.

21 Haziran 2019 Cuma

Three Identical Strangers



Bir gün Bobby yeni bir okula kayıt olur ve okulun ilk günü çok tuhaf bir olay ile karşılaşır. Herkes onu tanıyormuş gibi davranır. Hatta onu öpen kızlar, omzuna vuran dostları vardır. Bu oldukça inanılmaz karşılamanın şokunu atlatamadan insanların ona Eddy diye hitap ettiklerini fark eder. Eddy bu sene o okulda okumayacaktır. Eddy’nin oda arkadaşı Bobby’i görünce gözlerine inanamaz. Ona iki soru sorar: “Evlatlık mısın? Doğum günün ne zaman?” Cevaplar Eddy ile aynıdır! Hemen Eddy ve Boody’i bir araya getirir. Onlar ikizdir! Haber hemen yayılır ve gazete haber olurlar. Oysa olay bu kadarla bitmez, David isimli üçüncü bir genç tıpkı bu ikizlere benzer. Tek tek ortaya çıkan kardeşler üçüzden ziyade birbirinin kopyası gibidir. Daha sonra anlayacakları gibi altı aylıkken ayrılan ve farklı üç aileye evlatlık verilen kardeşlerdir.

19 Yaşında birbirlerini bulurlar. Kaynaşmaları için zamana bile ihtiyaçları olmaz. Hepimiz anne-babalarımız aracılığı ile birbirimize bağlıyız. Bireyler olarak en fazla ailemizden etkileniriz. Kardeşler, özellikle tek yumurta ikiz veya üçüz olunca bağları çok daha güçlü olur. Bilgileri olmasa da kader onları birleştirebilir, hiç bilmediklerini keşfedebilir.
Üçüzlerin hikayesi medyada daha fazla ilgi görmeye başlar. Her kanala konuk olurlar, bütün gazete ve dergi onları kapağa taşır. Rüyada gibidirler. Hikayenin en ilgi çekici yanlarından biri, üç kardeşin oldukça farklı ailelerde büyümelerine karşın aynı mimiklere, aynı zevklere ve ilgilere sahip olmalarıdır. Tek yumurta ikizleri aynı gen dizisine (genom) sahiplerdir. Genler anne ve babamız, dolayısıyla atalarımızdan gelen mirası içerir. Çevre önemli bir faktör olsa da genlerin – aile mirasının ne kadar etkili olduğunun bir kanıtıdır bu...


Ayrılık Travması
Her üç bebekte küçüklük zamanlarında benzer travma etkileri göstermiş. Anne ve babalarından ayrı olsalar da üçü beraber olarak üçüzleri altı aylıkken birbirinden ayırmak büyük bir etki yaratmış olmalı. Okul döneminde üçü de güreşçi olmuş. Yetişkinliklerinde de iniş çıkışlı halleri olur. Herkes benzerleri arar ve bulur... Öz anne ve babaları aynı olan ikizler için çok şaşılası bir durum değildir.

Çevre Rövanşı Alıyor mu?
Tamamen aynı gen dizisine sahip bu üç adam derine bakıldığında farklılıkların olduğu ortaya çıkar. Yetiştirilme tarzları onlarda aynı olmayan yanları oluşturur. Yetişme tarzını ise hayata bakışınızı, duygu ve düşüncelerinizi etkiler. Filmde yetiştirilme tarzının her şeyin ötesinde olduğu sonucuna varılır, ancak bu doğru değildir. Genler (kader) ve yetiştirilme tarzı birbirine rakip değildir. Her ikisi de etkilidir. Duygu ve düşüncelerimiz değiştikçe bazı gen gruplarını açık veya kapalı olmasını sağlanır. Bu yeni bilimin ismi epigenetik’tir...

Her ne kadar tuhaf bir düzeneğin kurbanı gibi gözüken bu gençlerin yaşam dolaylı da olsa onların elindedir...

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Five Feet Apart


“İlk iletişim yöntemimiz.
güven, korkusuzluk, huzur... Hepsi nazikçe okşayan bir parmağın ucunda. Veya dudağın değişinde. Mutluyken bizi birbirimize bağlar. Korktuğumuzda destekler. Arzuladığımız ve aşık olduğumuzda bizi heyecanlandırır. Nefes almak için havaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsak sevdiğimizin dokuşuna da ihtiyaç duyarız. Dokunuşun önemini anlamamıştım. Özellikle onunkini... Ona sahip olamayana kadar...”
Annemizin karnındayken onun tamamen içinde ve ona dokunarak, tekmeleyerek doğuma hazırlanırız. Normal doğum ardından süt emerek onun kalp atışını dinler ve onunla teması sürdürürüz. Bugün yapılan sezaryen doğumların artık küçük bir travma yarattığı ortaya çıkıyor. Anne ile kurulan ilk tensel temas bizi ona bağlarken, bizi güven veren oksitosin hormonu salgılanıyor. Anneye olan bağımlılığımız azaldıkça hayatımızda babamız bize güven vermeye başlıyor. Onun koruyucu ve şefkatli eli bize dokununca kendimize olan güvenimiz, hayata karşı duruşumuz değişir. Dokunuş duygusal ilişkilerimizde çok önemlidir.

Oysa Five Feet Apart isimli filmde iki gencin birbirlerine dokunma şansı yoktur. Birbirlerinden farklı ancak ikisi de ölümcül hastalıklara sahip olan bu iki genç birbirlerine aşık olur. Aralarındaki mesafe bir bilardo ıstakası kadar olmalıdır, yani yaklaşık 1,5 metre (five feet-beş ayak mesafe)...


Çok ciddi bir akciğer problemi ile doğan Stella, hep ölümü ensesinde hissederken ona her zaman destek olan ablası ondan önce Tanrı’ya kavuşmuştur. Bu durumun üzüntüsünü üzerinden atamayan Stella, diğer bir rahatsızlığı olan Will ile yakınlaşır. Çok zor şartlarda başlayan bu ilişki, fiziksel ve zamansal kısıtlamalara rağmen sevgilerine engel olmaz. Sevgileri tüm engelleri aşar...

Çoğu zaman hiç bir kısıtımız olmasa da sevmek ve dokunmak konusunda ihmalkar olabiliyoruz. Ya kendi ailemizden öğrendiklerimizi uyguluyor, ya da sonsuza kadar vaktimiz var zannedebiliyoruz. Bazen de çekiniyor, bazen de tepki almaktan, reddedilmekten korkuyoruz... Belki de içimizdeki yaralı çocuk engelliyor bizi. Oysa Stella’nın herkese bir mesaj veriyor...
“Eğer bunu dinliyor ve yapabiliyorsanız sevdiğinize dokunun. Hayat çok kısa...”

25 Mayıs 2019 Cumartesi

An Interview With God

İnsanların çoğunluğunun sadece zihinleri ile hareket ettiği bu dünyada, dünya nüfusunun yaklaşık %95’inin bir çeşit Tanrı’ya inanması bir çelişki gibidir. Oysa bu inanç da zihinsel bir öğrenimdir. Şahsi bir keşiften dolayı ortaya çıkmaz. Bize öğretilir. Her millet kendi resmi dini neyse onu empoze eder. Hemen hemen her organize kurumda görüldüğü gibi ilginç uyarlamalar ve kurallar ortaya çıkar. Kişinin kaç kadınla evlenebileceği, kaç yaşında ne yapabileceğine kadar dini bilgiler bu kişiler tarafından söylenir. Tanrı ve dinin özü unutulur ve sadece çıkarlar ve diğer insanlar kontrol ön plana çıkar. Din kelimesinin kökeninde bir araya gelmek, bir olmak vardır. Hepimizin geldiği kaynağa geri dönmek.

“İnanç, sahip olabileceğin bir şey değil. Bildiğin duyularla mümkün değil. Çünkü inanç amaç değildir. İnanç bir süreçtir. Tıpkı evliliğe benzer. Ettiğin yemin bir son demek değildir. Başlangıçtır. Zaman ve adanmışlık ister, hem de her gün.”
Oysa insanlara verilen inancı hiç sorgulamayız. Bugün Hindu dinine mensup birisi Fransa’da doğsaydı muhtemelen koyu bir Hristiyan olacak ve bunu hiç sorgulamayacaktı. Zihinsel de olsa bu inanç bizden daha Yüce bir yaratıcının varlığı hakkındadır... Bizler ona dua ederiz, ancak çoğu zaman işler kötü olmaya başladığında veya endişelendiğimiz bir durumda aklımıza gelir. En sonunda başımıza hep kötü olaylar gelirse isyan ederiz. Bazen yüzeyde bilmesek de içimizdeki bir parça Yaradan’a tepkilidir.

An Interview With God isimli filmde sıkıntılı bir evlilik yaşayan Paul, kendini Tanrı olarak tanıtan biri ile röportaj yapmaya başlar. Onun Tanrı’ya sorduğu ilk sorulardan biri şudur: “Neden iyi insanların başına kötü olaylar gelir?” Gerek Paul karakterin Hz. İsa’ya benzemesi gerekse İncil’den atıflar filmi yapanların kendi dinlerini ön plana çıkarması şeklinde algılanabilir. Ancak önemli olarak sorgulamadır. Tüm zihinsel koşullanmalar sorgulanmadan, zihnin bizim üzerimizdeki yanılsamaları bitmez. Kalbimiz ile çıkılacak yola gürültülü bir zihin her zaman bariyer oluşturur. Öze ulaşmak için nefsin ölmesi gerekir. Yarattığımız karakterin ölümüdür bu... Ölmeden önce ölmektir.

“Bu dünya öbür dünyanın seçimleri değil. Böyleymiş gibi düşünmeyi bırakabilirsen başka şeylere de zaman ayırabilirsin. Başkalarını sevmek gibi, hayatını doyasıya yaşamak gibi.”
Paul aldığı mesajları duymaz gibidir. Devamlı kendi problemlerine odaklıdır. Karısı başka biriyle beraber olmuştur. İşin ilginç tarafı da Tanrı’dan aldığı destek ile onu affeder. Oysa affetmek kadın için daha fazla bir yüktür. Zaten hali hazırda fail durumdadır ve şimdi kocasının kendini Tanrı sanan tavrı dengeyi daha da bozmuştur. Affetmek Tanrı’ya mahsustur. Bizler için affetmek ancak kabul etmek olabilir. “Bu durumdaki sorumluluğumu kabul ediyor ve senin yaptığını telafi etmen için sana zaman veriyorum...” Hiç bir olay tek taraflı değildir. Neden sonuç ilişkisi içinde olan kadersel sistem bizim anlayışımız çok ötesindedir. Her birey kendi aile sistemden bir çok dinamik taşır ve bazen fail bazen kurban olarak uyanış yolculuğunda ilerler. Bu yolculuk ancak yalnız yapılabilecek bir yolculuktur. Bize eşlik eden insanlar olabilir ancak idrak herkesin kendi gönül gözünden görülmelidir.

Tüm bu konular ikinci önemli soruya getirir bizleri: “Özgür irade var mıdır?” Zihnin koşullanmaları ve aile sistemimizde bizlerden çok önce olan olaylardan etkilenmemiz bizim özgür irademizin olmadığı anlamına gelebilir ancak bizler bu dinamikleri ve şartlanmaları keşfettikçe özgür karar verebileceğimiz bir zemin hazırlarız. İşte o an bize hediye edilen hayatın keyfine varmaya başlarız. Zihinle kalp arasındaki fark kalkar, tüm ayrımlar erimeye başlar. Mevlana’nın dediği gibi “Allah’ın kuluyum diyerek, Allah ile kul arasında ayrım yapmaktasınız...

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Köyü Ziyaret

Anne ve babası, doğdukları ve büyüdükleri topraklara her fırsatta dönmeye can atıyorlardı. O ise şehirde doğmuş, şehirde büyüyordu. Büyük şehir yaşantısına alışmış olan ebeveynlerinin bu hevesi onu şaşırtıyordu. Ona göre köyde hiç bir şey yoktu. Hatta ilk zamanlar elektrik bile yoktu. Herkes gün ışığına göre kendini ayarlıyordu. Yazları günlerin bu kadar erken başladığını hiç fark etmemişti. Şimdi elektrik vardı ancak ortada görülecek bir şey yoktu ki. Nasıl yaşıyordu bu insanlar? Neden bu kadar fark vardı? Kendisi gibi olanlar seçilmiş kişiler miydi? Onlar da şanssız mı? Çoğu akraba sayılabilecek kadar yakın bu insan topluluğu onun düşündüğü gibi mutsuz değildi. Tam tersine oldukça keyifli gözüküyorlardı. Kafasının içinde bir çok soru ile uyuya kaldı.


Sabah büyük halası ile kümesten aldıkları yumurtaları pişirdiler. Lezzet farkının çok acıkmış olmasından olduğunu düşündü. Yemek yemek onun için önemli bir görevdi çünkü herkes aynı tabaktan yiyordu. Hızlı davranıp önce kendi yemeliydi. Nasıl birbirlerine hastalık bulaştırmıyordu bu insanlar? Kahvaltıda çorba olmadığı için daha kolaydı her şey. Sonra çocuklarla dışarı çıktı. Hem kızlı erkekli hem de sadece erkeklerle oyun oynayabiliyordu. Peki ne oynayacaktı? Babasının ona aldığı oyun cihazını veya bilgisayarını getirse hiç olmazdı. Zaten onlara anlatana kadar tatil biterdi. Onlara uyum sağlamaya çalıştı. Kendisine şehir çocuğu muamelesi yapılmasından oldum olası haz etmiyordu. Tamam, onlar gibi ağaca tırmanamıyor, onlar kadar güçlü değildi belki ancak onlar kadar hatta onlardan daha hızlı koşabiliyordu. Şehirde sokaklar yoktu sanki. Hem hemen öğreniyordu oynana oyunları.

Hem babasından aldığı harçlık ona bir avantaj sağlayabilirdi. Neydi o cam toplar? “Bilye!” dedi birden. Onlardan bolca satın aldı. Kim bilye kaybeden bir çocuğu sevmezdi? Önceleri epey kaybetti ancak günün sonuna doğru o da kazanmaya başlamıştı. O da onlardan biriydi artık. Hava hafif kararmaya başladığında ise saklambaç oynamak için harika bir fırsattı. Bu arada oradaki çocukları yakından tanımaya başlamıştı. İyi hoş olan çocukların yanı sıra, ona ilginç gelen bir-iki tanesini hiç unutmuyordu. Bir tane arada bir bir şeyler aşırıyordu. Ona dikkat etmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bir tanesi hafif deli gibiydi. Dediklerine hiç aldırmayacaktı. Bir tanesi de azıcık topallıyordu, oyunda ona denk gelirse, ona avans vermesi gerekiyordu. Kimse kimseyi dışlamıyor, tüm özelliklerine rağmen onları oldukları gibi kabul ediyor, ona göre davranıyorlardı. Hepsi de büyümeye başladığında toprakta çalışmaya başlayacak, elinden ne geliyorsa onu yapacaktı.

Ertesi gün köyün biraz dışına çıktılar. Kimse onların nerede olduğunu merak etmiyordu. Zaten yolda rastladığımız hemen hemen herkes tanıdıktı. Bir traktöre el ettiğinizde hemen duruyor ve sizi alıyordu. Biraz korkutucu olsa da çok heyecan vericiydi traktörün tepesinde seyahat etmek. Ceviz ağaçlarından beslendikten sonra nehirde balık tutmak… İşte bu konuda hiç bir bilgisi yoktu. Balık da sevmezdi zaten. Fakat tüm etkinlik, doğa ve nehir, balık avlarken anlatılanlar çok eğlenceliydi. Hatta konular babalarının, dedelerinin avlarına kadar uzanıyordu. Yine günün bittiğini anlamıştı. Onların özendikleri şehir hayatı ile köy hayatı arasında karşılaştırma yapınca kafası karışıyordu artık.


Büyükler de oldukça ilginç bir hayat yaşıyordu. Babası genellikle köy kahvesindeydi. Bu şehirde gördüklerine benzemiyordu. Havadar, kocaman bir balkonu olan bir yerdi. Her geçeni görebildiğin merkezi bir yerdeydi. Çok güzel kağıt oyunlarının yanı sıra, tarım, hayvancılık, politika hakkında konuşuluyordu. Birbirlerine takılmadan da edemiyorlardı. Tam kavga çıkacak diye düşündüğü anda patlayan kahkahalar hem onu rahatlatıyor hem de şaşırtıyordu. Kimse olmadığı bir kişiliğe bürünmeye ve buna ayakta tutmak için uğraşıyordu.

Annesi ise her yerde olabilirdi. Kadınlar kilitleri olmayan ve doğrudan açılan ev kapılarının herhangi birinin ardında olabilirdi. Kadınlar kendi aralarında ne konuşuyorlar, bu bir sırdı. Belki de tüm erkekler için bir sır. Gerçi annesi de sorduğunda, o bütün ne konuştuklarını kendi de bilmiyor gibi görünüyordu. En azından elinde ona hediye edilmiş el yazmaları, baş örtüsü ve erişte vardı. Bunlar günün karıydı… Her şeye rağmen özlemişti evini. Çok ilginç olan bu hayata geri dönecek miydi?

Yıllar sonra buraya geri geldi. Navigasyonu kullanmak zorunda kalmıştı çünkü yollar değişmişti. Oradaydı ama bir çok şey değişmişti. Evler biraz daha yüksek ve betonarmeydi. Köyün ilkokulu yoktu artık. Herkes çevre kasabalardaki okullara gönderiyordu çocuğunu. Artık elektik de, akıllı telefon da, İnternet de vardı köyde… Teknoloji gelmişti köyüne. Oysa nüfus daha az ve daha donuktu sanki. Büyük halası hala hayattaydı. Bir asıra yakın bir zaman görmüş bu kadın doğduğunda babasının savaştan dönmesini bekliyordu. Şimdi kalan tavuklardan bir yumurta almaya gitti. Bir yandan kahvaltı hazırlıyor, bir yandan söylenip duruyordu.

“Benim başım yaşlılıktan düştü peki ya bunlara ne oluyor?”