29 Mayıs 2019 Çarşamba

Five Feet Apart


“İlk iletişim yöntemimiz.
güven, korkusuzluk, huzur... Hepsi nazikçe okşayan bir parmağın ucunda. Veya dudağın değişinde. Mutluyken bizi birbirimize bağlar. Korktuğumuzda destekler. Arzuladığımız ve aşık olduğumuzda bizi heyecanlandırır. Nefes almak için havaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsak sevdiğimizin dokuşuna da ihtiyaç duyarız. Dokunuşun önemini anlamamıştım. Özellikle onunkini... Ona sahip olamayana kadar...”
Annemizin karnındayken onun tamamen içinde ve ona dokunarak, tekmeleyerek doğuma hazırlanırız. Normal doğum ardından süt emerek onun kalp atışını dinler ve onunla teması sürdürürüz. Bugün yapılan sezaryen doğumların artık küçük bir travma yarattığı ortaya çıkıyor. Anne ile kurulan ilk tensel temas bizi ona bağlarken, bizi güven veren oksitosin hormonu salgılanıyor. Anneye olan bağımlılığımız azaldıkça hayatımızda babamız bize güven vermeye başlıyor. Onun koruyucu ve şefkatli eli bize dokununca kendimize olan güvenimiz, hayata karşı duruşumuz değişir. Dokunuş duygusal ilişkilerimizde çok önemlidir.

Oysa Five Feet Apart isimli filmde iki gencin birbirlerine dokunma şansı yoktur. Birbirlerinden farklı ancak ikisi de ölümcül hastalıklara sahip olan bu iki genç birbirlerine aşık olur. Aralarındaki mesafe bir bilardo ıstakası kadar olmalıdır, yani yaklaşık 1,5 metre (five feet-beş ayak mesafe)...


Çok ciddi bir akciğer problemi ile doğan Stella, hep ölümü ensesinde hissederken ona her zaman destek olan ablası ondan önce Tanrı’ya kavuşmuştur. Bu durumun üzüntüsünü üzerinden atamayan Stella, diğer bir rahatsızlığı olan Will ile yakınlaşır. Çok zor şartlarda başlayan bu ilişki, fiziksel ve zamansal kısıtlamalara rağmen sevgilerine engel olmaz. Sevgileri tüm engelleri aşar...

Çoğu zaman hiç bir kısıtımız olmasa da sevmek ve dokunmak konusunda ihmalkar olabiliyoruz. Ya kendi ailemizden öğrendiklerimizi uyguluyor, ya da sonsuza kadar vaktimiz var zannedebiliyoruz. Bazen de çekiniyor, bazen de tepki almaktan, reddedilmekten korkuyoruz... Belki de içimizdeki yaralı çocuk engelliyor bizi. Oysa Stella’nın herkese bir mesaj veriyor...
“Eğer bunu dinliyor ve yapabiliyorsanız sevdiğinize dokunun. Hayat çok kısa...”

25 Mayıs 2019 Cumartesi

An Interview With God

İnsanların çoğunluğunun sadece zihinleri ile hareket ettiği bu dünyada, dünya nüfusunun yaklaşık %95’inin bir çeşit Tanrı’ya inanması bir çelişki gibidir. Oysa bu inanç da zihinsel bir öğrenimdir. Şahsi bir keşiften dolayı ortaya çıkmaz. Bize öğretilir. Her millet kendi resmi dini neyse onu empoze eder. Hemen hemen her organize kurumda görüldüğü gibi ilginç uyarlamalar ve kurallar ortaya çıkar. Kişinin kaç kadınla evlenebileceği, kaç yaşında ne yapabileceğine kadar dini bilgiler bu kişiler tarafından söylenir. Tanrı ve dinin özü unutulur ve sadece çıkarlar ve diğer insanlar kontrol ön plana çıkar. Din kelimesinin kökeninde bir araya gelmek, bir olmak vardır. Hepimizin geldiği kaynağa geri dönmek.

“İnanç, sahip olabileceğin bir şey değil. Bildiğin duyularla mümkün değil. Çünkü inanç amaç değildir. İnanç bir süreçtir. Tıpkı evliliğe benzer. Ettiğin yemin bir son demek değildir. Başlangıçtır. Zaman ve adanmışlık ister, hem de her gün.”
Oysa insanlara verilen inancı hiç sorgulamayız. Bugün Hindu dinine mensup birisi Fransa’da doğsaydı muhtemelen koyu bir Hristiyan olacak ve bunu hiç sorgulamayacaktı. Zihinsel de olsa bu inanç bizden daha Yüce bir yaratıcının varlığı hakkındadır... Bizler ona dua ederiz, ancak çoğu zaman işler kötü olmaya başladığında veya endişelendiğimiz bir durumda aklımıza gelir. En sonunda başımıza hep kötü olaylar gelirse isyan ederiz. Bazen yüzeyde bilmesek de içimizdeki bir parça Yaradan’a tepkilidir.

An Interview With God isimli filmde sıkıntılı bir evlilik yaşayan Paul, kendini Tanrı olarak tanıtan biri ile röportaj yapmaya başlar. Onun Tanrı’ya sorduğu ilk sorulardan biri şudur: “Neden iyi insanların başına kötü olaylar gelir?” Gerek Paul karakterin Hz. İsa’ya benzemesi gerekse İncil’den atıflar filmi yapanların kendi dinlerini ön plana çıkarması şeklinde algılanabilir. Ancak önemli olarak sorgulamadır. Tüm zihinsel koşullanmalar sorgulanmadan, zihnin bizim üzerimizdeki yanılsamaları bitmez. Kalbimiz ile çıkılacak yola gürültülü bir zihin her zaman bariyer oluşturur. Öze ulaşmak için nefsin ölmesi gerekir. Yarattığımız karakterin ölümüdür bu... Ölmeden önce ölmektir.

“Bu dünya öbür dünyanın seçimleri değil. Böyleymiş gibi düşünmeyi bırakabilirsen başka şeylere de zaman ayırabilirsin. Başkalarını sevmek gibi, hayatını doyasıya yaşamak gibi.”
Paul aldığı mesajları duymaz gibidir. Devamlı kendi problemlerine odaklıdır. Karısı başka biriyle beraber olmuştur. İşin ilginç tarafı da Tanrı’dan aldığı destek ile onu affeder. Oysa affetmek kadın için daha fazla bir yüktür. Zaten hali hazırda fail durumdadır ve şimdi kocasının kendini Tanrı sanan tavrı dengeyi daha da bozmuştur. Affetmek Tanrı’ya mahsustur. Bizler için affetmek ancak kabul etmek olabilir. “Bu durumdaki sorumluluğumu kabul ediyor ve senin yaptığını telafi etmen için sana zaman veriyorum...” Hiç bir olay tek taraflı değildir. Neden sonuç ilişkisi içinde olan kadersel sistem bizim anlayışımız çok ötesindedir. Her birey kendi aile sistemden bir çok dinamik taşır ve bazen fail bazen kurban olarak uyanış yolculuğunda ilerler. Bu yolculuk ancak yalnız yapılabilecek bir yolculuktur. Bize eşlik eden insanlar olabilir ancak idrak herkesin kendi gönül gözünden görülmelidir.

Tüm bu konular ikinci önemli soruya getirir bizleri: “Özgür irade var mıdır?” Zihnin koşullanmaları ve aile sistemimizde bizlerden çok önce olan olaylardan etkilenmemiz bizim özgür irademizin olmadığı anlamına gelebilir ancak bizler bu dinamikleri ve şartlanmaları keşfettikçe özgür karar verebileceğimiz bir zemin hazırlarız. İşte o an bize hediye edilen hayatın keyfine varmaya başlarız. Zihinle kalp arasındaki fark kalkar, tüm ayrımlar erimeye başlar. Mevlana’nın dediği gibi “Allah’ın kuluyum diyerek, Allah ile kul arasında ayrım yapmaktasınız...

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Köyü Ziyaret

Anne ve babası, doğdukları ve büyüdükleri topraklara her fırsatta dönmeye can atıyorlardı. O ise şehirde doğmuş, şehirde büyüyordu. Büyük şehir yaşantısına alışmış olan ebeveynlerinin bu hevesi onu şaşırtıyordu. Ona göre köyde hiç bir şey yoktu. Hatta ilk zamanlar elektrik bile yoktu. Herkes gün ışığına göre kendini ayarlıyordu. Yazları günlerin bu kadar erken başladığını hiç fark etmemişti. Şimdi elektrik vardı ancak ortada görülecek bir şey yoktu ki. Nasıl yaşıyordu bu insanlar? Neden bu kadar fark vardı? Kendisi gibi olanlar seçilmiş kişiler miydi? Onlar da şanssız mı? Çoğu akraba sayılabilecek kadar yakın bu insan topluluğu onun düşündüğü gibi mutsuz değildi. Tam tersine oldukça keyifli gözüküyorlardı. Kafasının içinde bir çok soru ile uyuya kaldı.


Sabah büyük halası ile kümesten aldıkları yumurtaları pişirdiler. Lezzet farkının çok acıkmış olmasından olduğunu düşündü. Yemek yemek onun için önemli bir görevdi çünkü herkes aynı tabaktan yiyordu. Hızlı davranıp önce kendi yemeliydi. Nasıl birbirlerine hastalık bulaştırmıyordu bu insanlar? Kahvaltıda çorba olmadığı için daha kolaydı her şey. Sonra çocuklarla dışarı çıktı. Hem kızlı erkekli hem de sadece erkeklerle oyun oynayabiliyordu. Peki ne oynayacaktı? Babasının ona aldığı oyun cihazını veya bilgisayarını getirse hiç olmazdı. Zaten onlara anlatana kadar tatil biterdi. Onlara uyum sağlamaya çalıştı. Kendisine şehir çocuğu muamelesi yapılmasından oldum olası haz etmiyordu. Tamam, onlar gibi ağaca tırmanamıyor, onlar kadar güçlü değildi belki ancak onlar kadar hatta onlardan daha hızlı koşabiliyordu. Şehirde sokaklar yoktu sanki. Hem hemen öğreniyordu oynana oyunları.

Hem babasından aldığı harçlık ona bir avantaj sağlayabilirdi. Neydi o cam toplar? “Bilye!” dedi birden. Onlardan bolca satın aldı. Kim bilye kaybeden bir çocuğu sevmezdi? Önceleri epey kaybetti ancak günün sonuna doğru o da kazanmaya başlamıştı. O da onlardan biriydi artık. Hava hafif kararmaya başladığında ise saklambaç oynamak için harika bir fırsattı. Bu arada oradaki çocukları yakından tanımaya başlamıştı. İyi hoş olan çocukların yanı sıra, ona ilginç gelen bir-iki tanesini hiç unutmuyordu. Bir tane arada bir bir şeyler aşırıyordu. Ona dikkat etmesi gerektiğini söylemişlerdi. Bir tanesi hafif deli gibiydi. Dediklerine hiç aldırmayacaktı. Bir tanesi de azıcık topallıyordu, oyunda ona denk gelirse, ona avans vermesi gerekiyordu. Kimse kimseyi dışlamıyor, tüm özelliklerine rağmen onları oldukları gibi kabul ediyor, ona göre davranıyorlardı. Hepsi de büyümeye başladığında toprakta çalışmaya başlayacak, elinden ne geliyorsa onu yapacaktı.

Ertesi gün köyün biraz dışına çıktılar. Kimse onların nerede olduğunu merak etmiyordu. Zaten yolda rastladığımız hemen hemen herkes tanıdıktı. Bir traktöre el ettiğinizde hemen duruyor ve sizi alıyordu. Biraz korkutucu olsa da çok heyecan vericiydi traktörün tepesinde seyahat etmek. Ceviz ağaçlarından beslendikten sonra nehirde balık tutmak… İşte bu konuda hiç bir bilgisi yoktu. Balık da sevmezdi zaten. Fakat tüm etkinlik, doğa ve nehir, balık avlarken anlatılanlar çok eğlenceliydi. Hatta konular babalarının, dedelerinin avlarına kadar uzanıyordu. Yine günün bittiğini anlamıştı. Onların özendikleri şehir hayatı ile köy hayatı arasında karşılaştırma yapınca kafası karışıyordu artık.


Büyükler de oldukça ilginç bir hayat yaşıyordu. Babası genellikle köy kahvesindeydi. Bu şehirde gördüklerine benzemiyordu. Havadar, kocaman bir balkonu olan bir yerdi. Her geçeni görebildiğin merkezi bir yerdeydi. Çok güzel kağıt oyunlarının yanı sıra, tarım, hayvancılık, politika hakkında konuşuluyordu. Birbirlerine takılmadan da edemiyorlardı. Tam kavga çıkacak diye düşündüğü anda patlayan kahkahalar hem onu rahatlatıyor hem de şaşırtıyordu. Kimse olmadığı bir kişiliğe bürünmeye ve buna ayakta tutmak için uğraşıyordu.

Annesi ise her yerde olabilirdi. Kadınlar kilitleri olmayan ve doğrudan açılan ev kapılarının herhangi birinin ardında olabilirdi. Kadınlar kendi aralarında ne konuşuyorlar, bu bir sırdı. Belki de tüm erkekler için bir sır. Gerçi annesi de sorduğunda, o bütün ne konuştuklarını kendi de bilmiyor gibi görünüyordu. En azından elinde ona hediye edilmiş el yazmaları, baş örtüsü ve erişte vardı. Bunlar günün karıydı… Her şeye rağmen özlemişti evini. Çok ilginç olan bu hayata geri dönecek miydi?

Yıllar sonra buraya geri geldi. Navigasyonu kullanmak zorunda kalmıştı çünkü yollar değişmişti. Oradaydı ama bir çok şey değişmişti. Evler biraz daha yüksek ve betonarmeydi. Köyün ilkokulu yoktu artık. Herkes çevre kasabalardaki okullara gönderiyordu çocuğunu. Artık elektik de, akıllı telefon da, İnternet de vardı köyde… Teknoloji gelmişti köyüne. Oysa nüfus daha az ve daha donuktu sanki. Büyük halası hala hayattaydı. Bir asıra yakın bir zaman görmüş bu kadın doğduğunda babasının savaştan dönmesini bekliyordu. Şimdi kalan tavuklardan bir yumurta almaya gitti. Bir yandan kahvaltı hazırlıyor, bir yandan söylenip duruyordu.

“Benim başım yaşlılıktan düştü peki ya bunlara ne oluyor?”

8 Mayıs 2019 Çarşamba

On the Basis of Sex

“Annem bana iki şey söylerdi.
Biri kadın olmak, ve diğeri de bağımsız olmak.”
Çok eski çağlarda kadın kabileye hayat verirken, erkek de avlanır ve kabileyi korurdu. Sahip olmanın, hırsların, iş hayatının, politikanın, paranın olmadığı o dönemlerde muhtemelen kadın erkek arasında büyük bir sorun yoktu. Herkes içgüdüsel olarak kendi cinsiyetinin rolünü bilirdi.

Oysa Tarım devriminden sonra değişen insan hayatı sahip olmayı, çoğalmayı ve çoğaldıkça savaşmayı ortaya çıkartan bir ortama doğru sürüklendi. Bu ortamın baş rolünde elbette erkek olacaktı. Kendinde daha yaratıcı, empati yeteneği yüksek, şefkat dolu kadının ezilmesi kaçınılmaz gibi görünüyordu. Sadece 100 yıl öncesine kadar Kadın Hakları diğer temel kanunların yanında hatırlanmıyordu bile. Halen bir çok ülkede kadınlar maalesef ailenin veya erkeği egemenliği altında eziliyor.

On the basis of sex, Amerika’nın en ünlü hukuk okullarından birinde okuyan bir kadının hikayesi. Annesini çok genç yaşında kaybetmiş bir kadının... Belki de annesiz kalmanın verdiği zor dönemler ona başka hediyeler vermişti. Hiç bir zaman vazgeçmeyen bir kadındı. Erken yaşlarda testis kanserine yakalanan eşine verdiği destek ve kanunlardaki cinsiyete bağlı eşitsizliklere verdiği mücadele sıra dışı bir hikaye ortaya çıkartıyor.


Yargıç: “Amerikan anayasasında bir kere bile –kadın- kelimesi geçmiyor.”         Ruth: “Özgürlük kelimesi de geçmiyor Sayın Yargıç.”

Erkek egemen bir adalet sistemi ile boğuşurken sertleşen Ruth Bader Ginsburg, oldukça tepkiseldir. Ona destek olan kişilerle beraber başarılı bir savunma tarzı geliştirir. Oysa evde işler pek de yolunda değildir. Eşi de hukukçu olan Ruth, tüm bu yoğunluğunun arasında kızı ile ilişkilerinde sıkıntılar yaşar. Arayı yumuşatan babadır. Evde sanki roller değişmiştir. Muhtemelen babası ile sıkı bağları olmayan kocası Martin, evin annesi gibidir. Kızları Jane de annesi ile çatışmaktadır ve bir yandan aynı annesine benzemeye başlar. Aile dinamikleri kopyalanarak devam etmektedir sanki...

Kaderimiz ne olursa olsun, geçmişte yaşanmış zor olayların gizli bir hediyesi de vardır. Atalarımızdan getirdiklerimizi olduğu gibi kabul ettiğimizde bu hediyeler devreye girer ve her şeyin yeniden dengeye gelmesi bir kıvılcım çakmış oluruz. Ruth gibi kişiler belki kendi yaşamalarında göremeyecekleri denge ve huzur adına bir dalga başlatırlar... Kadın kadın gibi, erkeğin erkek gibi olduğu ve oldukları gibi birbirlerine saygı ve sevgi gösterdikleri bir dünya...
Mahkeme o günün hava durumundan etkilenmez, ancak dönem iklim değişikliğinden etkilenir.”

7 Mayıs 2019 Salı

Karma


Hayatta kötülük yapanlar karma yaratırlar. Karmanın bedeli eninde sonunda ödenecektir. Bu bedel bazen kuşaktan kuşağa aktarılır. Dolayısıyla şu anda ortaya çıkan bizim aklımızın çok ötesinde bir bilgelikle çalışan bir mekanizma ile yönetilir. “Her şey de bir hayır vardır” sözü bizim kısa vadedeki olayları yorumlama yeteneğimizin zayıf kaldığı anda devreye girer gibidir. 

İyilik için de aynı durum söz konusudur. İyi düşünce için de... İyilik yapan, sağduyu ile duran mükafatına kavuşur. Mevlana misali kalp gözüyle bakana hiç bir şey işlemez. Cehalet ve kötülük de onun kalbinde erir gider... Öte yandan öfke, nefret güçlendirir kötüyü; karşı tarafa güç uygularsanız o tarafında güçlenmesi için fırsat yaratırsınız.
Önemli olan bir adım geriden olanların seviyesinin ötesinden bakıp iyilik yapmaya devam edebilmektir. Aydınlık vardır; karanlık sadece aydınlığı bırakmaktır... 

23 Nisan 2019 Salı

Parental Guidance



Bugünün anne ve babaları muazzam bir bilgi okyanusu içerisinde yürüyorlar. Gerek farkındalık seviyesi gerekse psikoloji bilgileri ve tonlarca kitap günümüzün ebeveynlerini profesör seviyesine çıkardı. Belki de kendileri çocukken maruz kaldıkları muameleyi kendi çocuklarına göstermeyeceklerdir. Kendi ebeveynlerinden daha bilmek onları çocuk büyütme konusunda yeni bir tarz yaratması ile sonuçlanabiliyor. Sonuçta anneanne/babaanne ve dedeler ile çelişebiliyorlar. En uç nokta ise onları reddetmek ve uzak durmaya çalışmak.

Parental Guidance isimli filmde çocuklarını hafta sonu için anne ve babasına bırakmak zorunda kalan yeni nesil ebeveynleri ilginç bir deneyim bekler. Üç farklı yaşta olan çocukların kendilerine özgü problemleri vardır ve ebeveynleri kendi yöntemleri ile çözüm ararlar. Anneanne ve dedenin onların ruh hallerine zarar vermesinden korkarlar.
Anne, kendi anne babasınına hiç bir şey bilmiyorlarmış gibi davranır ve der ki,  Hayır demek yerine -bütün sonuçlarını düşündün mü- deriz, yapma yerine –şunu da bir dene- deriz, sus yerine –kelimelerini kullan- deriz”...


Kötü kelimeler yok, kavga etmek yok, vurmak yok, renkli giyinmek yok, çılgınlık yok, pasta yok, kazanmak yok, kaybetmek yok... Sağlıksız olan yiyeceklerden ve kötü diye adlandırılan her şeyden uzak tutmak isteyen anne ve babanın çocukları okula başladığında ise diğerleri ile uyum sağlama problemleri yaşarlar. Yaşlı ebeveynler ise kendi üslupları ile onlara yakınlaşmaya çalışır.

Öncelikle sevgi vererek yaşamı, yaşamayı öğretirler. Onları belli bir alanda özgür bırakıp onların kendileri olmaları için için verirler. Birbirlerini severek onlara sözleriyle değil davranışlarıyla onlara örnek olurlar. Kadının şefkati, yumuşaklığının yanına erkeğin çocukları hayata hazırlaması ve onlara özgüven vermesi...

Anneannenin kızına verdiği en önemli öğüt ise, anne ve babanın arasındaki ilişkinin, ebeveynlerle çocuklar arasındaki ilişkiden daha önemli olduğu. Çocuklara sevgiyi öğretmenin en iyi yolunun eşlerinin sevmek olduğunu içgüdüsel olarak biliyor gibilerdir. Evet belki en iyi anne ve baba olmamışlar ancak ellerinden gelenin en iyisini vermişlerdir. Mükemmel ebeveyn, veya mükemmel çocuk yoktur... Şimdi torunları için iş başındadırlar.

“Anne bana yalan söyledin! Yoğurt dondurmanın aynısı değilmiş!”

19 Nisan 2019 Cuma

Bilinç Bilmecesi


İnsanlık beyni anlamaya devam ediyor. Nörobilim ilerledikçe, insan davranışları, hormonlar, tepkilerimiz açıklanabilir hale geliyor. Oysa bu buluşların sonuçlarını ispatlayan deneylerde her zaman denekleri %70 veya daha fazlası o davranışı gösterir. Asla %100 değil... Bunun cevabı bizler beynimizin sayesinde otomatik pilotta yaşarken, bazen devreye girip, beyinden fırlayan tepkiyi veto edip başka türlü davranma özgürlüğüne sahibiz. Çünkü bir bilince sahibiz. Öyle değil mi? Peki bilinç nedir?


Bilincin tanımı kendini bilmektir. Kendini bilmek ise ne olmadığını anlamakla başlar. Taktığımız tüm maskeleri görmek. Bunlar çocukken hayatta kalmak için oluşturduğumuz savunma mekanizmaları. Tanrı, görmenin ta kendisidir. Her şeye her an şahit ol. Şahit olmaya başladığında gözlediğin “ben” ayrıdır. Giderek duygu ve düşünceler gelip gitmeye başlar. Onları sahiplenmediğinde, beslemediğinde zayıflamaya başlarlar. Düşünce devamlı değildir. Zihni oluşturan duygu ve düşünceler devamlı değildir. Kesik kesik ve çelişkilidir. Özden bağımsız bir şekilde ortaya çıkar. Düşünce geçmişin bir tepkisidir. Hafızadaki bilgi ve deneyimlere dayanarak bedeni hayatta tutmak ve keyifli hormonları üretmeye odaklanmıştır. Hedef odaklı beyin dopamin, sosyal statüye odaklı zihin testeron ve serotonin, insan bağlarına düşkün zihin oksitosin bağımlıdır. Sürücü koltuğundan kalmak istemeyen zihin kendi varlığını kurmak ister. En büyük silahı düşüncedir. Bedenimizin hiç bir parçası ile bu kadar özdeşleşmeyiz. “Düşünüyorum” deriz.. Öte yandan “elim kaşınıyor” deriz... Kendimizi ve eli ayırırız. Duygu ve düşünceleri kendimizden genellikle ayırmayız.


Düşünce sürekli bir “ben” yanılsaması ortaya çıkartır. Gözlersen, gözlediğinden ayrı olursun. Ben gözleniyorsa ve düşünceler sürekli değilse, yıllarca inandığın “ben” yok olur. Ben’in gerçekten var olduğunu ispat edemezsiniz. “Ben bedenim diyebilirsiniz.” Beden fiziksel olarak %99’u boşluktan oluşan enerji ve ilişkiler sistemidir. Bedende madde dediğimiz ne varsa toplayıp bir kutuya koyarsak içinde ancak bir toplu iğne başı görürüz, belki onu da göremeyiz. Kuantum fizikçilerinin sözlüğünde “madde” kelimesi kaldırılmıştır. Diğer bir açıdan bakarsak beden her 7 senede bir tüm hücreleri yenilenir. 7 sene sonra şu andaki hücrelerden hiç bir kalmaz. Devamlı bir fiziksel varlık olduğumuzu bize anılarımız söyler. Bugün hafızanız silinse kim olurdunuz? Tüm bu sorulara ilk tepki elbette zihinden gelir. Ben’in  gerçekten olmadığı gerçeği ona çok zor gelecektir. Mimar inşa ettiği binayı yıkmak istemez. Hemen restorasyona gider ve bilge veya ulvi bir ben ile gözleyeni ikan eder. Bu artık harika bir yanılsamadır. Kim güzel bir rüyadan uyanmak istemez? Ancak rüya yine rüyadır. Bu aşama ilkinden de zordur. “Tamam, pes ettim, beni yakaladın. Sen harikasın ve bilgesin. Seçilmiş kişisin.” der... Artık keşfedilecek bir konunun bile farkında olmadan keyifli bir şekilde uyumaya devam ederiz. Oysa her rüyada ikilik vardır. Zıtlıklar, iniş çıkışlar olmadan o senaryo onaylanmaz.

Ancak uyanıklık hali ortaya çıkarsa, kelimelerin gerekmediği huzurlu ve kalıcı bir durum ortaya çıkar. Bir zamanlar bebekken bildiğimizi hatırla zamanı...