1 Nisan 2020 Çarşamba

Invictus


Yaklaşık otuz sene boyunca hapse mahkum olmuştu. Ailesinden ayrı kalmış, işlediği suç ise herkesin eşit haklara sahip olması için mücadele vermekti. Oğlu öldüğünde bile cenazesine katılmasına izin verilmedi. Dışarıda ise siyahlara olan zulümler devam ediyordu. Nihayetinde hapisten çıktığında 71 yaşındaydı. İlk defa ülkesinde siyah tenli yerli halk oy kullanabiliyordu. 75 yaşında Devlet Başkanı olarak göreve geldi. Nereden başlayacaktı? Beyazlardan intikam almak isteyen taraftarları, onun göreve gelmesiyle tedirgin olan karşıtları vardı. Onun ismi Nelson Rolihlahla Mandela ya da kabile adıyla Madiba’ydı.

Biliyordu ki, herkese gönlünde bir yer vermezse bu kan davasına dönüşecek ve kısır döngü sürüp gidecekti. Bir ulusun medeniyet seviyesi azınlıklarına gösterdiği saygıyla ölçülüyordu. Ekonomik sıkıntılar altında farklı duygu yoğunluğuna sahip iki grup nasıl ortak bir payda da birleştirebilirdi. Milli marşları konusunda bile aynı fikirde değillerdi. Onları bir araya getirecek olan katalizör spor olabilirdi. Rugbi her ne kadar İngiliz kaynaklı olsa da, oyuncuların biri hariç herkesin beyaz olduğu bir dal da olsa Dünya Şampiyonasına ev sahipliği yapmak büyük bir fırsat mıydı?

Bir yandan iki grubun arasını iyileştirmeye çalışırken, taraftarlarına şu mesajı veriyordu:
“Affetmek ruhunu özgür kılar. Korkuyu siler. Bu yüzden çok güçlüdür.”

Takıma destek olmak için takım kaptanı Francois Pienaar ile iletişime geçti. Manevi destek vermek adına ona öğütler veriyor, her takım oyuncunun ismini ezberliyordu. Onun liderlik yetenekleri takım ruhunu da olumlu yönde etkiliyordu. Lakin kimse Güney Afrika takımına çeyrek finalden ötesi için şans tanımıyordu. Yeni Zelanda takımı ise tüm rakiplerini fark atarak yeniyordu.

Takım kaptanı Francois Pienaar için de bam başka bir yolculuktu bu. Mandela’nın 27 yıl kaldığı küçücük odasını, yer yatağını gördükçe onun kalbinin genişliğine anlam veremiyordu. İlk defa tüm Güney Afrika için oynayacaklardı. Yerel dildeki marşlarını da ezberlemiş, takımı sırtlamaya koyulmuştu.

“Ben, kaderimin efendisiyim, ruhumun kaptanıyım ben.”

20 Mart 2020 Cuma

A Beautiful Day in the Neighborhood

“Ebeveyn olarak yapabileceğimiz en önemli şey, kendi çocukluğumuzu hatırlamak ve onların nelerden geçtiğini hatırlamak. Kimse olduğu gibi büyümüyor.”
Ünlü psikolog Sigmund Freud insanlığın yaşadığı sıkıntıların temelini çocukluk dönemlerine dayandığını keşfetmiştir. Özellikle altı yaşımıza kadar olan dönem. Ancak anlaşılıyor ki bu etkilendiğimiz süre bu yaşla sınırlı değil. Ancak o zamanlar çözülememiş konu bu etkinin asıl sebebiydi. Sebep daha sonraları John Bowlby tarafından ortaya çıkartılmıştır: Bağlanma problemi. Çocuğun ebeveynlerine bağlanma ihtiyacı hayati derecede önemlidir. Oysa çoğu zaman anne veya babamız fiziken veya ruhen yanımızda değildir... Nadir durumlarda da her ikisi de meşguldür.

A Beautiful Day in the Neighborhood (Mahallede Güzel Bir Gün) filminin kahramanları çocuklara yönelik bir program yapan ünlü Bay Rogers ve onun hakkında bir röportaj yapacak olan Lloyd Vogel’dir... Bay Rogers çocukların muhtemel problemleri üzerinde dururken, onların bu konularda kendilerini ifade etmesi ve farklı bir bakış açısı sağlamaya çalışmaktadır.

Lloyd evli ve bir çocuk sahibidir. Bebeklerinin tüm yükünü eşinin omuzlarına teslim etmiştir. Eşi daha eril, kendisi de beceriksiz ve öfkeli bir izlenim vermektedir. Babası ile yıllardır konuşmayan Lloyd, onu bir türlü affedemez. Annesi Lloyd küçükken ölmüştür. Annesi ölmeden önce babası onları bırakıp gitmiştir.

Lloyd iş yerinde de müdürü ile sıkıntı yaşar. Gayet otoriter bir karakter ile çalışmaktadır. Babası kız kardeşinin düğününde ortaya çıkar ve oğluyla geç de olsa bir bağ kurmaya çalışır. Lloyd’un hayatı Bay Rogers ile tanışmasıyla değişmeye başlar. Bay Rogers Lloyd’un geçmişte yaşadıkları ile ona destek olmak ister..

“Baban da senin bugünkü insan olmana katkıda bulundu.”
Lloyd öfkelidir; her öfkenin ardında bir acı yatar. Onun acısı ise annesinin kaybıdır. Babasının onları terk etmesi acısını ve dolayısıyla öfkesini canlı tutmasına sebep olmaktadır. Bay Rogers ile görüştüğü sıralarda annesinin vizyonunu görür. Annesi hasta yatağında yatmaktadır ve oğluna şöyle der:
“Bunu benim yaptığını biliyorum. Öfkeyi tutuyorsun. Buna ihtiyacım yok.”
Kimse her zaman iyi veya her zaman kötü değildir. Lloyd’un babası yıllar sonra değişmiş, yaptıklarından pişman bir duruma gelmiştir. Ölmeden önce tek isteği oğlu ile barışabilmektir...

“Çocuklar şunu bilmeli: yetişkinler bazen plan yaparlar ve işler umdukları gibi gitmez.”

18 Mart 2020 Çarşamba

La Enfermedad Del Domingo


“Bazı anılar akıp gider ve yaşamamıza yardımcı olur. Diğerleri ise durgundurlar. Çok güçlüdür. Tekrar hareketlendirmezsek bizi perişan ederler.”
Annesi hep daha fazlasını istemişti. Daha zengin olmak, daha başarılı, daha düzenli...
İstediklerini elde etmek her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdı. Taşradan çıkıp zengin bir kadın olmak için her şeyi göze almıştı.

Bir türlü aklı almıyordu. Buna değmiş miydi? Artık bilmek istiyordu. Yıllar sonra onu sekiz yaşındayken terk eden annesini bulmuştu. Tüm yüzleşme için sadece on gün yeterliydi. Sanki bir parçası sekiz yaşında takılı kalmıştı. Her türlü detayı hatırlıyordu. Sakin duruşunun ardında yüreği öfkeden alev topuna dönüşmüş bir kız çocuğu vardı.

Annesi ise güç ve para sahibiydi, ancak mutlu görünmüyordu. Hep daha fazlası gerekiyordu sanki. Yorgundu... İkinci kızıyla da arasında samimi bir ilişkileri yoktu. Şimdi farklı bir planı vardı. Artık görülmek istiyordu. Denklemde eksik olan biri daha vardı; babası...

Annesi ile geçmişin hiç tozlanmamış yapraklarına bakmaları, öfke patlamaları ve sonunda “anne” ve “kızım” sözcükleri... Oysa o artık çok hastaydı. Annesinin yokluğunda, hayatı hiç bir zaman dolu dolu yaşayamamıştı. Vasat işler, bağımlılıklar, sıradan ilişkiler... O da fazlasıyla yorgundu.

Annesini tüm yaptıklarından sonra zor bir görev bekliyordu...

“Hepimiz dinlenmeyi hak ediyoruz...”

16 Mart 2020 Pazartesi

Honey Boy



Hayatımızda başımıza gelen olaylar, seçtiğimiz meslekler, ilişkilerimiz... Hepsi ailemizle ilgilidir. Aile dinamikleri, çocukken yaşadıklarımız veya kök ailemizin geçmişinde olan travmatik olayların yarattığı bir olgudur. Bunun farkında olmadıkça, neden bu mesleği seçtiğimizi ve neden sürekli bazı olayları üzerimize çektiğimizi anlamayız.

Tehlikeli durumlar içeren meslekler bu gruba dahildir. Aksiyon sahnelerinde rol alanlar çoğu zaman ölümle hayatı ayıran çizgiye yaklaşırlar. Honey Boy isimli filmde kahramanımız riskli sahnelerde rol almanın yanı sıra özel hayatında da zor durumlarda kalır. Bunlardan biri de içkili araba kullanarak kaza yapmasıdır. Bazı durumlar, olaylar Otis’i tetikler.

Artık onun derinindeki probleme bakmak için bir yardım eli gerekmektedir. Psikoloji konusunda uzman biri onun çocukluk hikayesi ile başlar. Otis’in anne ve babası ayrıdır. Babası ile yaşayan Otis, içsel olarak anne ve babasının arasında kalmıştır. Babası anne hakkında olumsuz konuşmalar yaparak oğlunu yanına çeker. 12 yaşındaki oğluna bir paket sigara hediye eden bir babadır. Otis ise oynadığı küçük rollerle az da olsa tanınmaktadır. Babası onun üzerinden para kazanır ve onu devamlı mesleği konusunda zorlar. Otis bu durumdan ve ilişkilerinden hiç mutlu değildir. Babasında daha iyi bir baba olmasını talep ettiğinde ise aldığı yanıt fiziksel şiddettir.

“Hep gerçek bir baba olarak davranmanı bekledim. Bunu bir kez olsun yapmadın. Seni uzun zamandır özlüyorum baba...”
Otis’in babası sabıkalı biridir. Bir çok bağımlığı olan biri. Onun annesi (Otis’in babaannesi) yazar ve şair... ve bir alkolik. Annesi oğlu 11 yaşındayken kadınlardan hoşlandığını açıklar. Annesinin sevgilisi olan kadın da alkoliktir ve çocuğu her seferinde döver. Çocukluğunda elinin alçıdan kurtulduğu zamanları hatırlayamaz. Annesi camdan otobana düşer. Ölümünden sonra askere gider. Tüm bunlar onu uyuşturucu bağımlısı olmaya sürükler. Kendinden geçtiği bir anda, bir kızın arabadan atlamasına sebep olduğundan kendini dört yıla yakın bir süre hapishanede bulur. Kapalı kaldığı dönemde Tanrı’ya yaklaşır ve kendi oğlunu – Otis’i – elinden geldiğince büyütmeye çalışır.
“Babamın bana verdiği tek değerli şey; acı... Şimdi benden onu almaya mı çalışıyorsunuz?”
Her ne kadar Otis çocukken babasına karşı öfkeli olsa da, ona yakın olmak onun için hayatta kalmak demekti; hayatta kalmak anlamına geliyordu bu. Ailemizdeki duygu durumunu takip etmek bir şekilde aileye olan bağlılığımızı gösterir. Aileye bağlanmanın çok ilginç ancak sık görülen bir yoludur... Oysa atalarımızı, onların kaderlerini, yaşadıklarına rağmen hayatta kaldıklarını gördükçe, anladıkça, kabul ettikçe kaderimiz bize güç vermeye başlar. Bu uzamış çocukluktan yetişkinliğe geçişte en önemli etkendir.
“Sen bir alkolikler soyundan geliyorsun oğlum. Acı çeken ve ne yapacağını bilemediği için çok içen iyi insanlardan oluşan kocaman bir sülaleden. Her birimiz kin tuttuk. Her birimize kazık atan biri oldu."

7 Mart 2020 Cumartesi

Grâce à Dieu - Yüzleşme



Neyi bastırırsanız karşınıza o çıkar.

Özellikle Hristiyanlıkta papazların Tanrı’ya yakınlaşmak için münzevi hayata çekilip, basit bir hayat yaşadıklarını izleriz. Bir çoğu bu yolculuğa özümseyerek, Tanrı’yı ve Evren’i anlayarak değil, başkalarından öğrenerek, başkalarını takip ederek yapmaya çalışmaktadır. Paraya, cinselliğe, mevkiye olan istekler bastırılır. Oysa sık sık ortaya çıkan cinsel taciz skandalları bu tip sözüm ona din insanlarının nasıl yanlış bir yolda olduğunu ortaya çıkarır. Diğer iki konu olan para ve itibar için de benzer durumlara rastlanır. Elbette taciz kadar sansasyonel olmayan bu iki konu bazen göz ardı edilir.

Grâce à Dieu – Yüzleşme isimli yapım, erken yaşlarda bir papaz tarafından taciz edilen erkek çocuklarının günümüzdeki hikayesine dayanıyor. Yıllar boyunca sessiz kalan bu erkekler, daha fazla dayanamayarak seslerini çıkarmaya başlar. Özellikle de tacizci papazın hala görevinde olması onları daha da tetiklemektedir.

İşin ilginç yanı, çocukların genellikle bu tip olayları yıllarca sır olarak tutmasıdır. Öncelikle utanç duygusu bu olayın etrafını sarar. Cesaret edip birine söyleyenlere sıklıkla yalan söyledikleri veya yanlış anladıkları varsayılır. Yıllar geçtikçe bu tip olayların yeniden açılmasına tepki gösterenler bile çıkar. Zaten kanunlar 20 seneyi aşkın vakaların dava edilemeyeceğine kanaat getirmiştir. Basına duyurursanız dine karşı bir kampanya gibi algılanma tehlikesi ile karşı karlı kalınabilir. Oysa sırlar artık açığa çıkmak ister, lakin bu travmatik anılar hala tap tazedir. Tüm bu erkekleri de etkilemektedir.


İçinizdeki neyi görmek istemezseniz hayatınıza onu size gösterecek kişileri hayatımıza çekmeye devam ederiz.

Cinsel tacize maruz kalmış her kurbanın yaşamı ciddi derecede zedelenmiştir. Çoğunun ailevi problemleri, güven eksikleri bulunmaktadır. Muhtemelen de geçmişlerinde sağlam bir baba figürünün eksikliği olabilir. Kimisi evlenmiş, kimisi bekar kalmıştır. Ancak işin net bir tarafı şudur: Ya kendileri gibi kurbanlar seçmişlerdir (benzer geçmişi paylaşan), ya kendilerine bir kurtarıcı (muhtemel ebeveyn rolünde) bulmuşlar ya da son seçenek  olan kendileri de onlara bu olayı gerçekleştiren failler gibi yapmaktadırlar... Bu son durum belki de en zor olanıdır. Kendileri de şiddet uygular veya tacizci olurlar.

Çözüm nedir? Çözüm failin af dilemesi ve kurbanın onu affetmesi midir? Kesinlikle hayır... Bu onların arasındaki uçurumu daha da derinleştirir. Çözüm herkesin olanı olduğu gibi görmesi, anlamasıdır. Kurbanların onurlandırılması, faillerin kendilerine düşen sorumluluk/ceza neyse yüklenmeleridir. Ancak bu şekilde anılar güveni bir şekilde kütüphanedeki yerini alır, içimizdeki çocuklar büyür...
“Onu affedersen onun kölesi olursun, sonsuza kadar...”

27 Şubat 2020 Perşembe

Meditasyon Nedir?

Meditasyon kelimesi Latince meditatio kelimesinden türetilmiştir. Batı’da tercümesi ‘derin düşünme’ olarak yapılsa da, mistik öğretilerde ‘içe dönme, öz varlığa ulaşma, iç huzuruna kavuşma’ gibi anlamlar taşır.


Son zamanlarda popülerliliği artan bir kelime olan meditasyonun anlamı konusunda Batı’dan Doğu’ya uzanan bu bakış açısının arasında bir yerlerde olabiliriz? Bizim için bu kelime ne anlama geliyor? Dua gibi bir şey mi? Gözleri kapatıp bağdaş kurup oturmak mı? Belli bir müzik ve sözcükler tekrarlayarak yapılan bir şey mi? Anlamını kavramadan meditasyon tekniklerine başlamak bizi daha derin ve tehlikeli yanılsamalara götürebilir.

Meditasyona Neden İhtiyaç Duyarız?
Genellikle iç huzurumuzu elde etmek için, kısaca sakinleşmek için bir arayış içerisine girmiş olabilir. Peki neden sakinleşmeye ihtiyaç var? Bu koşuşturmacanın temelinde ne yatıyor? Stres... Gerilim... Neden gerilmiş durumdayız? Gerilmek için iki kutup gerekir. 

Gerilmemize sebep olan en temel çelişki, olduğumuz kişi ile olmak istediğimiz kişi arasındaki farktır. Olmak istediğimiz kişi ise genellikle bize dışarıdan empoze edilen –meli ve –malı ekleri ile gelir. Devamlı hedefe koşma üzerine kurulmuş bu sistemde herkes zirveye oynar. Oysa zirvede fazla yer yoktur. Oraya ulaşan da çok da mutlu sayılmaz. Jim CarreyKeşke herkes benim gibi ünlü ve zengin olsa ve tüm bunların bir anlam ifade etmediğini görse” demiştir. Kendimizi bedenimiz ve zihnimizle özdeşleştirdiğimiz sürece bu gerilim kaçınılmazdır. Tüketime yönelik sistem, bu durumu fazlasıyla kullanır, maddi ve manevi bir çok araç gereç ile bizlere bir şeyler satarlar. Maddi tarafın farkına varmak nispeten daha kolaydır. Oysa manevi dünya çok daha sinsi olabilir. Zihin bu sefer kendini ulvi bir makamla, şifacı olmakla, seçilmiş kişi olduğunu hayal ederek tanımlamaya devam eder. Başkalarıyla kıyaslama daha zordur, bu sebeple kişinin bu yanılsamadan çıkması daha da zor olabilir. Oysa derinde hala bir ses “yeterince iyi değilsin” der durur...

İçimizde sesleri duymak, zihnin kendini neyle, nasıl tanımladığını anlamak meditasyonun sonuçlarından biridir. Tüm duygu ve düşünceler zihinde oluşur. Tamamı geçmişten gelen – bir kısmı genler vasıtasıyla atalarımızdan gelir – bilgi ve deneyimlerden oluşur. İyi veya kötü gibi gözüksünler, bu hücresel ve beyinsel belleğe dayanan depo koşullanmıştır. Ne için? Bedeni hayatta tutmak için. Oysa şu anda en büyük derdimiz hayatta kalmak değil, tüm bu koşullanmalardan özgür hale gelip, gerçekten kim ve ne olduğumuzu anlamaktır.
Dolayısıyla, meditasyon zihnimizdeki duygu ve düşüncelerden özgürleşmektir.


Farkındalık ve Gevşeme
Nasıl farkına varacağız? Yapılacak ilk iş; gözlemlemek. Zihni gözlemlemeyi bir alışkanlık haline getirmek en önemli adımdır. Bir şeyi gözlüyorsak, o şey değilizdir. Zihinde oluşan tüm duygu ve düşünceleri izleyin. Bir arkadaşımın kızı “My brain is thinking” derdi. Türkçe’de bu “Beynin düşünüyor” demek...

Beyinde oluşan düşünceler, belleğin tepkisidir. Bellek geçmiş demektir. Geçmişin bilgi ve deneyimlerine dayanarak gelecek hakkında varsayımlar yaratan bir sihirli küre... Amaç hayatta kalmak olduğunda temel duyguların biraz karamsar olması doğaldır; korku, üzüntü, iğrenme, öfke, şaşkınlık... Düşünceler ya geçmişle ya da gelecekle ilgilidir. Yaşadığımız tek an Şimdi’dir. Şimdi’de değilsek yaşamıyoruz demektir. Yaşadığımız anın farkındaysak hayatla uyumluyuz demektir. Endişe, depresyon veya gerilim yoktur. Zihin dingin ve sessiz olduğunda gerilim yoktur. Zihin sessiz olduğunda beden gevşer. Bedenin gevşemesi zihnin dinginliğine katkı olur. Bu sistem karşılıklı çalışır. Meditasyon zihnin dinginleşmesi ve bedenin gevşemesi ile sağlanabilir. Gevşemek için bedenimizin farkında olmalıyız. Bedeni fark etmek, meditasyon sayesinde olur. Devamlı şekilde birbirini etkileyen bu zincire bir yerden girmek gerekiyor.


Meditasyon Yapılır mı?
Teorik bilgileri bilmek ayrı, yapmak ayrıdır, olmak ise bambaşka bir haldir. Önce taklit etmek, o hale ulaşmak için ilk adımdır. Zihni anlamak için herhangi bir meditasyon tekniği ile başlanabilir. En temel teknik oturarak veya yatarak – uyumadan – düşüncelerin gözlendiği sessizlik için kalmaktır. Süre size bağlıdır. Genellikle gözler kapalıdır. Yapabilirseniz gözlerinizin açık olması daha iyidir. Gözler kapalı olduğunda uykuya dalmak, hayal kurmak ihtimali vardır. Görüp bakmadan, tüm dikkati içeriye almak başta zor gözükse de uzun vadede daha uygundur. Lakin, tüm teknikler en sonunda bizi hayatımızın genelinde meditatif bir hale taşımalıdır. Teknik amaç değil sadece araç olmalıdır. Tekniğe bağımlılık da kökeninde diğer bağımlılıklardan farklı değildir. Günlük hayatta gözlerimiz açıktır. Gözler açık meditasyon bizi meditatif hale hazırlar.

Mantra veya tekrarlanan sözcüklerle yapılan meditasyon türleri de başlangıçta iyi gelebilir. Ancak rutin ve tekrar hakim olmaya başlarsa yeniden zihin devreye girebilir. Zihin rutin çok sever, rutin ise bizi farkındalıktan uzaklaştırır. Önemli olan hiç bir şey yapmadan izlemeye giden yolda sabırlı olmaktır. Rutin olursa bunu bozun. Ortamın tamamen sessiz olmasına da ihtiyaç yoktur. Eğer dikkatiniz çok fazla dağılıyorsa başlarda sessiz bir ortam arayabilirsiniz. Zamanla dış seslerin de düşünceler gibi gelmesine ve gitmesine izin verin. Bulutlar gelir, bulutlar gider... Bulutları kontrol edemediğimiz gibi düşüncelere de, dış seslere de müdahale edemeyiz. İçimizde merkezimize doğru derinleştikçe, iç sessizlik ve huzur baki olacaktır.

Meditasyon, Doğu kökenli öğretilerden Batı’ya gelmiştir. Oysa namaz, zikir, semazenlerin dönmesi, dua, dans ve hatta yürüyüş bile bir meditasyon olabilir. Farkındalık varsa, zihin sessizleşmeye başlamışsa, bu meditasyondur. Doğu kültürlerinden farklı olarak, bizler eğitim sistemimiz ve kapitalist düzenden dolayı daha hedef odaklı – yapmak odaklı – yetiştiriliyoruz. Bu da fazla gerilime sebep veriyor. Nihayetinde gerilim bedende birikiyor. Gerilmiş bir beden oturup meditasyon yapmak için bir engeldir. Batılı toplumlar için hareketli meditasyonlar, dans ve yürüyüş gibi bedenin gevşemesini sağlar.

Günlük meditasyon, her gün yapılan yürüyüş gibi değildir. Meditatif hali yavaş yavaş gün boyunca sürdürmek gerekir. Meditasyon yapılacak bir şey olmaktan çıkar ve farkındalık bizi hayatımızın tamamına hakim olur. Gün içerisinde ne yapıyorsak acele etmeden, hissederek, izleyerek yapmak, dokunduğumuz direksiyon, kokladığımız yemek, ısırdığımız simit, yudumladığımız kahve... İşte o zaman anda, o zaman hayattayız demektir. Lao Tzu der ki, “Doğa acele etmez, ancak her şey mükemmeldir”. Bizler de hedefler olmadan, meditasyon tekniklerini amaç ve takıntı haline getirmeden farkında olmayı ve gevşemeyi öğrenmeliyiz. O vakit deneyim bağımlılığından, başkalarının bu görme ve beğenme gerekliliğinden özgürleşiriz.


Nefes
Nefes demek hayat demektir. Aklımız bambaşka bir yerdeyken bile, beden nefes alıp vermeye devam eder. Her fırsatta nefesin hareketini izlemek bizi o ana getirir. Nefesimiz çok sığ veya sadece göğüsün hareket ettiği bir nefes tarzı ise, sadece göbeğimizin hareket ettiği uzun ve yavaş nefeslere bedenimizi davet edebiliriz. Acil durumlar hariç (kaç veya savaş) kısa-sık göğüs nefesine ihtiyaç yoktur. Eğer nefes konusunda ciddi sıkıntılarımız varsa, bir nefes koçundan destek alabiliriz.

Sonuç
Meditasyon son zamanların moda akımı gibi bir spor veya etkinlik olarak görülmemelidir. Tüm ulvi öğretilerin nihai hedefi meditasyondur: Sürücü koltuğuna geçmiş tüm duygu ve düşüncelerden özgürleşmek ve öz varlığımızla bütünleşmek. Elbette ruhsal ve fiziksel sağlığımız, iç huzurumuz, hayattan keyif almamız, çabaların yerini akışın alması sayısız faydadan bazılarıdır...

En önemli ise iç dünyanıza bakış açınızın tamamen değişmesidir. İç değiştikçe dış dünyaya bakışımız da değişecektir.
Lao Tzu, Konfüçyüs ve Buda sirkenin tadına bakarlar. Konfüçyüs ekşi bulur, aynı yozlaşmış insanlarla dolu dünyayı bulduğu gibi. Buda acı bulur, aynı dünyayı acı dolu bulduğu gibi. Buna karşın Lao Tzu tatlı bulur çünkü dünyayı tatlı buluyordur. O, dünyanın görünen karmaşasının altında yatan ahengi görme eğilimindedir. Biz de hayatla beraber aktığımızda, çabasız eylemi öğrendiğimizde uyumlu hale geliriz. Gerilim ortadan kalkar. Lao Tzu’nun verdiği üç tavsiye ancak meditatif bir durum sağlandığında ulaşılır.
-Dinginliğe daha fazla önem vermeliyiz.
-Zihnizini boşalttın, gelene yer açın.
-Özünüzle yeniden bağlantı kurun.
“Olduğumu bıraktığımda, olabileceğime ulaştım.” Lao Tzu

21 Şubat 2020 Cuma

American Factory


Firma satın almak veya firma birleşmeleri, evlenmek-boşanmak gibi ailevi olaylara benzer. Son derece hassas bir şekilde süreçlerin üzerinden geçilmelidir. Her firma aileler gibi farklı sistemlerdir ve kendine özgü dinamikleri vardır. Özellikle de bu birleşmeler veya satın almalar farklı kültür veya farklı ırkları barındırıyorsa. Son dönemlerin üretim anlamında yıldızları olan Uzak Doğu firmalarının Batıda yaptıkları yatırımlarda bu kültür çatışmalarını görmek olağan bir hale gelmiştir.

American Factory adlı belgesel, eski bir amerikan fabrikasının Çinli bir üretici tarafından satın alınmasının ardından özellikle iki kültür arasındaki çatışmayı konu alıyor.

Hayatın amacı çalışmaktır” diyen bir Çinliler Batı’da oldukça zorlanmaktadır. Son derece bireyci bir toplum olan Amerika’lılar ile çalışmaya, ülkelerine ve elbette şirketlerine aşırı bağlı olan Çinli yöneticiler bir türlü anlaşamazlar. Hemen oluşan kutuplaşma her iki tarafın da diğerine karşı taktikler oluşturmasına sebep olur.

Uzak Doğu’da çoğu kültürde rastlanan, başkalarına karşı güvensizlik, derinde yatan milliyetçi bir gurur ve sorgusuz sualsiz sadakat, Amerikan Rüyası ile bağdaşmaz. Çinlilerin kendi mahallelerini yaratmadaki başarılarını şirketlerde de sürdürme rüyaları, sendika ile çalışmamalarına, iki dolar daha fazla vererek çalışanları motive etme gayretleri ve çeşitli yıldırma (mobbing) çabaları ile devam eder.


Her ne var ki bunlar işe yaramaz, firma zarar etmeye ve iş gücü değişmeye devam eder. Doğrudan iletişimi sevmeyen bu kültür, her şeyi dolaylı yolla, imalarla halletmeye alışmıştır bir kere. Yerelleşmek yerine kendi kültürlerini devam empoze etmeye çalışmaktadır. İki sistem arasındaki kaostan her iki tarafın bazı bireylerini etkiler. Rekabetin artması ile maliyetleri düşürme baskısı, fazla çalışan, az maaşa ve güvenlik koşullarına razı gelen ülkelerin ön plan çıkmasına yardım ediyor. Tüketim ve kıyasıya rekabet bu kısır döngüsü beslemektedir.


Oysa, günümüzün şirketleri de geçmişin kalabalık aileleri yani kabileler gibi yönetilmelidir. Bu da ancak kültür uyumu ile gerçekleşir. Değerler ve ulvi bir amaç – elbette sadece çalışmak değil – birleştiğinde başarı sadece bir yan üründür...