4 Kasım 2022 Cuma

Aşıklar Bayramı

Artık o da biliyordu… Son yolculuğuna az kalmış, yıllardır görmediği, arayıp sormadığı oğlunun yanına gitmesi gerektiğini biliyordu. Ona varınca “şöyle bir uğradım” diyecekti.

Oğlu Yusuf, avukat olmuştu. 25 yıldır görmediği babasına kapıyı açtığında şaşkındı. Şaşkınlık bittiğinde gelen duygusu 25 yılın öfkesiydi. Yatılı okuldayken her hafta sonu bir umutla babasını bekleyen oğlu, kısa sürede babasının ölümcül bir hastalığın son evresinde olduğunu anlayacaktı. Ailesinden ayrıldığında belki de kendinden korumak istiyordu. Eski eşi başka biriyle evlenmek zorunda kalmış, oğlu 14 yaşında yatılı okula gitmek zorunda kalmıştı. O da şimdi avukat olarak hayattaki haksızlıklarla mücadele ediyordu. Aldığı davalar ceza davaları, aldığı yük ona gelen mağdurların kaderleriydi.

Oğlu çok öfkeliydi: Neden diyordu, neden beni bırakıp gittin, neden beni arayıp sormadın? Tuhaf olan kendisinin hayaliydi yatılı okulda okumak. Öğretmek olmak. Kendi babası onu okula gönderecekti. Babasının aldığı şapkayla büyük hayaller kurarken elinde babasının verdiği şapka ile kala kaldı. Ölmüştü… İki sene geçmeden annesi… Oysa bu hikâyeler oğlunu hiç mi hiç ilgilendiriyordu. Bu onun davranışlarını haklı çıkarmıyordu. Alamadığını verememişti. Hayat bir şekilde akıp gitmişti. Tek ifade şekli sazı ile türlü söylemekti.

Erkenden kendini yola atmıştı; son hayali Kars'taki Aşıklar Bayramı’nda eski dostlarıyla bir araya gelip onlarla vedalaşmaktı. Oğlu kızgınlığına rağmen ona kıyamamış, yollara düşmüştü. Bu yolculuk onun için babasıyla çıkamadı yaşayamadığı hayatın tek perdelik bir sahnesiydi…

Sordu oğlu ona: “Adalete inanıyor musun?”
Cevap verdi: “Bunca yaşadığım yıllar boyunca bu dünyada adalet olmadığını anladım öbür dünyadan da çok büyük bir ümidim yok”… Kendi yaşadığı adaletsizlikleri kendi oğluna da yaşatmış. Oğlu da derindeki bir hisle avukat olmuş. Oysa içindeki yangın hiç sönmüyordu. Ne yaparsa yapsın kendini kötü hissediyordu. Kimseye bağlanmıyor, bağlanamıyordu.

Yol boyunca ilerlerken, hayatında kalbini kırdığı insanlardan helallik istiyordu. Bu dünyada olmayanlardan nasıl alacaktı? Gidiyordu onlarla buluşmaya… Vakti az kalmış, gözleri kapanmak üzereydi.

Oğlu bir yandan kızgın, bir yandan üzgün… Artık mezarın başında. Tek başına, gözyaşları dökülmektedir. Ağlarken diğer bir Âşık gelir ve teselli etmektedir.

“Baba kelimesi yarım kalmış bir kelimedir, babalar hep yarım kalır.”

30 Temmuz 2022 Cumartesi

Zeytin Ağacı - Aile Ağacı

Çalışıp didinip cerrah olmuştu, şimdi yeni bir hedefi vardı; yurt dışında bir bölüme transfer olmak. Ada’nın tüm başarıların yanı sıra yakın arkadaşlarından birinin kanser olması onu çok üzüyordu. Tüm çabaları onun kurtarmak da olsa arkadaşı Sevgi gözünün önünde kuruyordu. Diğer bir arkadaşları Leyla ise olumlu ve neşeli tavırları ile herkese moral vermeye çalışırken hiçbir şeyi dert etmiyor gibi duruyordu.

Tüm macera Sevgi’in 'Köken Aile Açılımı' isimli çalışmayı denemek istemiyle başlıyordu. Bu çalışma diyordu ki – her hastalığın, olayın ardında yatan bir travma veya atalara dayanan bir trajedi vardır…

Bu doğru olabilir miydi? Atalarımızın öldürülmesi, göç etmesi, sevdiklerine kavuşamamaları, anne babalarına karşı kendini ifade edememeleri, onların sorumluluklarını paylaşmaları, nesiller sonra bizleri nasıl etkilerdi?.. Daha da ilginç olanı bizi hiç tanımayan insanlar bizim atalarımızı ve bizi nasıl temsil ediyordu?

Önce Sevgi denemeye karar verdi; daha henüz çocukken gözleri önünde öldürülen babasının acısıyla yüzleşti, annesinin eşi durumuna düşüp evde bir çocuk için fazla olan yükleri sırtlandığını fark etti. Tedavisini elbette bırakmamıştı… Bir ay içerisinde çok daha sağlıklı gözüküyordu. Hastalık ona bir mesaj veriyordu sanki uyan ve fark et… Ada’ya göre bu geçmiş tedavilerin sonucuydu. Her ne kadar değerler inanılmayacak kadar iyi olsa da bu çalışmanın işe yaradığını kabul etmek istemiyordu.


Her defasında suya girdiğinde boğulacak gibi hisseden Leyla’nın çalışmasında ise anneannesinin Girit’ten göçerken birisi tarafından suya atılıp boğulması ortaya çıktı. Onun hissetleri acıları, korkuları Leyla da hissediyordu. Anneannesini onurlandırdıkça Leyla’nın sudan korkusu bitmişti.

Geçmişteki aile dinamikleri en ilişkilerde kendini gösteriyordu. Kurduğumuz ilişkiler, hayatımıza çektiğimiz olaylar bastırdığımız yanların yansımalardan oluşuyordu. Annemiz, babamız yerine koyduğumuz insanlar. Onların yaşadıklarının aynısını veya tam tersini yaşamak ve tüm bunlar karşında geliştirdiğimiz inatçı parçalar; güçlü, öfkeli, çok çalışkan, eril, aşırı alışveriş veya eğlenceye düşkün… vb.

Olumlu gelişmeler olsa da Ada hala olan bitene inanmak istemiyordu. Ayrıca olumlu gelişmelerin yanı sıra farkındalık kazandıkça olumsuz durumlar da ortaya çıkmıyor değildi. Sevgi, annesinin onun çocuk yerine koymasından bıkmış ve annesine bunu anlatınca araları bozulmuştu. Leyla, eşine verdiği sınırsız toleransı sorgular olmuş ve yapayalnız kalırsa ne olacağında endişe eder hale gelmişti. Kendisinin hayatında da yeniden aldatılıyordu… Ada’nın geçmişinde ise hiç bilmediği olaylar vardı. Anneannesinin ablası genç yaşta trajik olayların sonunda can vermişti. Yaklaşık 100 sene öncenin duyguları hala bugünkü kadar tazeydi – büyük travmaları zaman iyileştirmiyordu.

Olay olayları takip ederken artık biliyordu Ada: Her ne kadar ispat edemese de bu çalışma geçmişi anlamamıza, olan olayları, aile bireylerini oldukları gibi kabul etmemize ve özgürleşmemize fayda sağlıyordu; çalışmaya devam edecekti, zeytin ağaçlarının arasında…

Zeytin ağacının altında nur içinde yat babam…

15 Temmuz 2022 Cuma

Generational Sins

“Ben senin annenin ve ölüyorum. Senin yaşlandığını görmek isterdim. Zamanı geldiyse ben hazırım. Beni daha sonra takip edemeyeceğin bir yere gitmiyorum. Yaşam zordu. Ancak ölmek kolay olacak… Bunu takmanı istiyorum. Buna baktığında benim bulduğum huzuru bul. Geçmişinle yüzleş.”

Annesinin ölmeden önceki son vasiyeti, kardeşini doğduğu eve götürmesidir. Drew için bu imkânsız bir iştir. Yıllar önce onu çocukken döven babasını terk etmiş ve bir daha dönmemiştir. Terk ettiği sadece babası değil, annesi, kardeşi ve kız arkadaşıdır. 20 yıl sonra oraya dönmek onun için kâbus gibidir.

Kardeşi ile çıktıkları bu yolculukta onu tatlı bir sürpriz bekler, öte yandan içindeki öfke, geceleri gördüğü rüyalar sanki zamandan bağımsız bir şekilde uzayın boşluğuna takılı kalmış gibidir. Çocukken yaşadığı şiddet, Tanrı’yı sorgulamasına sebep olur. Neden Tanrı, küçük bir çocuğun dayak yemesine izin vermiştir? Aklı almıyordu.



Yıllarca kaçmış, unutmaya çalışmıştı. Ancak hiçbir faydası olmamıştı. Kendi sözleriyle; kaçtıkça daha da karanlığa bürünmüştü. Öfkesi de onun hayat kalitesini düşürmekteydi. Kardeşinin de ona kırgınlığı vardı; kardeşini yalnız bırakıp gitmişti. 

Tüm hesaplaşmalar bittiğinde, öfke çıktığında artık daha özgür biriydi.
Doğduğu evde o da çocuk büyütecekti… O, biraz farklı yapacaktı.

16 Mayıs 2022 Pazartesi

Uysallar


 
Mimar oldu. Patrona evet dedi, müşteriye evet dedi. Eşine evet dedi. Çocuklarına evet dedi. Ankara’dan İstanbul’a gitti. Bunu alan bunu da aldı misali hayatı şekillenmeye başladı. Maaşı vardı, kredi aldı. Ev aldı. Araba aldı. Onu aldı bunu aldı. Artık aile mezarlığı bakmaya başladı. Yaşı 44’dü…

Kimdi Oktay? Mimar? Baba? Eş? Büyük firmada bir unvan? Akıllı evi, arabası olan başarılı biri miydi? Oysa şimdi bedeni bile bu duruma isyan ediyor onu panikletiyordu. Dışarıdan alkışlanan bir hayat içinde bom boştu.

“Bu hayatta hiçbir şeyi protesto etmedim ben. Hep televizyondan izledim. Sadece bir ara punk dinledim. Şimdi punk Oktay kim? Ben kimim?”

Çocukluğunda da istediklerini söyleyemeyen Oktay bir dönem punkçı olup kendini az da olsa iyi hissetmişti. Babası ona sert davranarak onu okutmuş, kendine göre en iyi babaydı. Çünkü babası kendi küçüklüğünde babasının yüzüne bir bile bakamazdı. Bu nimetler 70’li kuşak için bulunmaz nimetti. Oysa babasının da tonla sırrı vardı.

Oktay’ın eşi Nil de, hayatında çalışmamanın verdiği mutsuzluk, görülmeme ve değersizlik duygusu ile yanıp tutuşmaya ve çalışma hayatına atılıp kendini değerli hissetmek istiyordu. Başvuru yaptığı yerler onu yaşlı bulurken, hayal kırıklıkları arka arkaya gelmekteydi. Bir gün bir yaka kartı ile bir şirkette çalışıyormuş gibi yapmaya ve başka plaza çalışanları ile arkadaş olmaya başladı. Başta bu durumdan çok memnun olsa da, kurumsal hayatın kadınlara yönelik acımasız yanını görmeye başladı.

Oktay’ın rol aldığı son iş, bir hapishane inşası ile ilgiliydi. Hayatta hissettiği hapis olma duygusunun bir devamı gibiydi bu proje. Bu projenin karşı sorumlusu, kendi hayatından kaçmaya çalışan geçinmesi zor olan Beyhudar Bey, Oktay’ın antagonisti gibidir. Onun reddettiği bütün yanlarını aynalamakla kalmaz, Oktay’ın ailesinin birbiri ile yüzleşmesine sebep olmaktadır.

Tüm sırlar ortaya çıktıkça, herkes kendini ifade ettikçe, sistem rahatlama başlar…

23 Nisan 2022 Cumartesi

Tina

 


Fakirlik içinde büyüyordu. Annesi onu terk etti. Ardından babası da onu terk etti. Beklediler. Ancak kimse geri gelmedi. Genç yaşta anne ve babasız kalmıştı. Derken onun hayatına bir kral, bir baba figürü girdi. Müzik grubu olan, kendini kullanmış hisseden güvensiz biri olmasına rağmen onun için beyaz atlı prens gibiydi. Şarkı söylemeye başladı. Hiçbir dans veya şan dersi almamasına rağmen harika bir performans sağlıyordu. Belki babası yerine koyduğu bu adama aşık oldu ve evlendi. Kocasının sahnelerde onun önüne geçmeye başlamıştı. Kocasının savunma mekanizması ise ona şiddet uygulamaktı. Çocuklarının olması da durumu değiştirmiyordu. Ona verdiği sadakat sözü ondan kopmasını engelliyordu. İstediğiyle beraber olan kocasını terk edemiyordu. Derken bir gün canına tak etti ve onu terk etti. Adı Anna Mae Bullock’tu… Kazandığı her şeyi kocasına bıraktı. Ondan ona miras kalan tek şey sahne ismiydi: Tina Turner.

Tüm yaşadığı acılardan geçmesine yardım eden belki de evliyken tanıştığı Budizm’di. Budizm’im felsefesindeki acıların bir sebebinin olması ona vermişti belki de. Acı çeken, şiddet gören, ezilen kadınları temsil etmeye başlamıştı. Derken yeniden meşhur olmuştu. Kırk yaşında bir ergendi. Kitabı çıktı. Kitabın filmi çıktı. Oysa o filmi bile seyretmek istemiyordu. Hayatına devam etmek istiyordu. Dolayısıyla beynine eski anılara takılmaması için elinden geleni yapıyordu. Hatta annesini bile rahat ettirmeye çalışıyordu. Ondan alabildiği kadarıyla yetiniyordu… Hayat arkadaşına da kavuşmuştu. Tüm olumsuzluklara rağmen her şeyin kendinde biteceğini biliyordu sanki.


Herkes ona hayrandı, herkese ilham veriyor ve örnek oluyordu. Artık mutluydu ve mutsuzluk üzerinde durmak istemiyordu…   

“Affetmiyorsan acı çekersin… ve ne için?”

8 Ocak 2022 Cumartesi

I Have Never Been in New York


Hafızan bir anda tamamen silinseydi nasıl olurdu? Kim olurdunuz? Tüm geçmişten getirdiğimiz duygular, düşünceler, inançlar orada olmadığı için kendimizi daha özgür mü hissederdik? Yoksa kendimizi kaybolmuş gibi mi hissederdik? Peki ya atalarımızdan getirdiklerimiz; olumsuz olduklarını bile bile bırakmamak için yemin etmiş yanımızla işbirliği yapmak kolayımıza mı gelirdi?

Geçmişte öfkeli olduğumuz insanlara neden öfkeli olduğumuzu hatırlamamak büyük bir kayıp mı olurdu? New York’a hiç bulunmadım isimli filmin konusu televizyonda program yapan kadının annesinin hafızasını kaybetmesini ve ardından kaza ile çıktıkları gemi yolculuğunu konu alır. Annesi gemiye yanlışlıkla binince kaçak yolcu statüsünde temizlik işleri yapmaya başlar.

Birden bire mesleki kimliğinden de özgürleşen Lisa, umulmadık bir şekilde kızıyla tatile çıkan bir sigortacıyla karşılaşır. Aralarındaki çekişme bir ilişkiye doğru ilerler. Annesinin peşinden bu yolculuğa çıkan Lisa, geçmişi hatırlamayan annesi ile arasındaki ilişkiyi düzeltebilecek midir? Babası hakkındaki gizemi çözebilecek midir? Geçmişin tortusu olmadan annelik yapmaya başlayan bu yaşlı kadında farklı bakacak mı?

16 Aralık 2021 Perşembe

The Hand of God

“Ailem artık toprak oldu. Artık hayatı sevmiyorum. Başka bir hayat; hayal ürünü bir hayat istiyorum. Artık gerçekliği sevmiyorum. Gerçeklik çok boktan… O yüzden filmler yapmak istiyorum.”

The Hand of God, 16 yaşında anne ve babasını kaybeden gencin hikayesini konu alır. 1980’li yılların Napolisi’nde yaşarken Maradona’nın Napoli takımına transfer olmasına sevinirken, diğer yandan ergenlik döneminde ebeveynlerinin kaybı ile sarsılır.

Anne babasının sevgi dolu ilişkisinde, diğer bir kadının ve hatta diğer bir kardeşin varlığı onun ilişkilere bakışını da kökünden değiştirir. Hayran olduğu teyzesinin akıl hastanesine yatışı onun acı çekmesine ve yaşadıkları gerçeklikten kurtulmak istemesi ile sonuçlanır. Anne ve babasının kaybından sonra ağlayamayan Fabio, donmuştur. Acı kaçınılmaz olduğunda devreye giren bu donma tepkisi bizi o anın acısından korur ancak daha sonra içimize attığımız bu acı enerjisi dışarı salınmazsa travma asla iyileşmez, o günkü kadar taze kalır… Elbette yaşanan her trajik olayın bir hediyesi de olur. Hayatta kalan yanlarımız bizi bazı yönlerden bizi geliştirir. Yeter ki içerde hapsolmuş enerjiyi çıkartalım.

Hiç umulmadık deneyimler yaşarken, karşısına çıkan bir tiyatro oyuncusundan etkilenir. Onu takip ederken ilginç bir yönetmen ile tanışır. Belki de film yönetmek ile ilgisi o anda yeşerir. Maradona’nın İngiltere’ye eliyle attığı gol, sanki ezilen Arjantinlilerin  emperyalist dünyaya Tanrı’nın Eliyle attığı goldür. Napoli’de İtalya’nın ezik sayılabilecek bir şehridir. Maradona bu şehre bir futbolcu olarak değil, bir İsa, bir Tanrı olarak gelmiştir. 1990 Dünya Kupası yarı finalinde, Napoli taraftarları İtalya karşısında oynayan Arjantin milli takımını desteklemişlerdir…

Tüm bu dönemi yaşayan Fabio, acılarından kaçmak için şehri terk etmeyi seçer… Onun hediyesi sinemadır.

“Elimden geleni yaptım, fena iş çıkarmadım.” [Maradona]