9 Ocak 2020 Perşembe

After The Wedding



Ailemizde sırlar her zaman bir tıkanıklığı sebep olur. Sır dışlamaktır. Bir olayı veya bazı kişileri geçmişe gömmek demektir. Oysa her sır açığa çıkmak ister. Sistem rahatlamak ister. Bizler ise reddettiğimiz kişilere döneriz. Özellikle bu kişiler anne veya babamız ise... Tamamen aynı olmasak da onların yargıladığımız yönlerini kendimizde bulmaya başlarız. Anne ve babamız bize hayat verdikten sonra neyi kötü yapmış olabilirler? Belki bize yalan söyleyebilir, çocuk yerine koyabilir, bizi terk edebilirler ve belki de en kötüsü bizi evlatlık verebilirler.

After the Wedding isimli filmde bu olanların hepsi gerçekleşiyor. Geçmişi ardında bırakıp Hindistan’a yerleşen Isabel, bir yetimhanede çalışır. Yolda bulduğu bir çocuğa bakıcılık yapmaktadır. Bağış yapmak isteyen birisinin talebi ile bir anda kendini NewYork’ta bulur. Geçmişindeki sırlarla çok ilginç bir şekilde yüzleşecektir.

Anne ve babamız bizi bir şekilde istememiş olabilir, bize yalan söylemiş olabilir, bize yeterince destek vermemiş veya aşırı destek olmuş olabilirler. Halen hayattaysak, başka bir şeyler yolunda gitmiştir. Birileri hayatımıza dokunmuştur, tüm zorlukların karşısında bazı yönler geliştiririz; yardımsever, güçlü, bilge, yaratıcı ve benzeri... Geçmiş ile barıştığımızda tüm bu yönler bize hediye olarak kalır. Bu çoğu zaman zordur ancak her zaman mümkündür. Gerçekleştiğinde hayat bize değişik ve şaşılacak yollarda yükseliş imkanları sağlar. Anne ve baba bize hayat vererek yapmaları gereken en önemli görevi yapmışlardır.


Evlat edinmek oldukça hassas bir konudur. Kimsesiz bir çocuğa destek olmak ile ‘benim çocuğum’ arasında fark vardır. Geçmişinde yaşadığı olaylardan dolayı Isabel çocuk evlat edinmemiş, birçok çocuğa yardım etmeyi seçmiştir. Çocuğu ait hissettiği, diğer arkadaşları ile neredeyse eşit olduğu ortamda destek olmak onu ait hissetmeyeceği bir ortama kavuşturmaktan daha sağlıklı olabilir.
Kader ile uyumlu olduğumuzda, özgür irademiz için gereken güven ve güç içimize akmaya başlar...

26 Aralık 2019 Perşembe

Marriage Story



Kadın ile erkek birbirine aşık olur ve birliktelikleri başlar. Aşkın hormonları da devrededir. Neslimizin devamını sağlayan bu hormonlar kadın ve erkeğin buluşmasında önemli rol oynar. Ortalama kullanım süresi altı ay ile bir buçuk sene arasındadır. Yıllar geçer ve sürtüşmeler, içine atmalar, çekişmeler, kavgalar ve barışmalar sürüp gider. Bir gün ansızın, tüm birikmişler yüzeye çıkar; bazen sakince bazen de hunharca... “Sen artık çok değiştin” cümlesinin ardından ayrılık kapıdadır.

Nasıl bir kişi ile ilişkiye girmeden çaba harcayıp, bazı oyunlar, planlar yapılıyorsa ayrılırken de son derece hassas davranmak gerekir. Özellikle de çocuk ve çocuklar varsa. Ayrılmak ustaca yapıldığında, güzelce helalleşildiğinde her iki taraf da özgür kalacaktır. Çocuklar da bu anne ve babanın arasında olanlardan en az şekilde etkilenecektir.

Oysa çoğu zaman olaylar böyle gelişmez... Marriage Story (Evlilik Hikayesi) isimli filmde çiftleri durumu da benzer. Biri oyuncu (Nicole) , diğeri yönetmen (Charlie) büyük bir aşkla evlenip bir de çocuk sahibi olurlar. Nicole daha fazla bu evliliği sürdürmemeye karar verir ve bu kararı bile kendisi doğrudan değil, ailesi aracıyla vermeye çalışmaktadır. Tüm yakınlık bitmiş, anlamsız bir duvar girmiştir araya. Evlilik söz konusu olunca işe anlaşma ve hukuksal boyutta dahil olmaktadır. Nicole çocuğunu alıp başka bir eyalete taşınmak ister. En büyük iddiası ise eşi için yaşamış ve hep onun hayatına destek olmasıdır.

İlişkilerde en fazla görülen çarpıklık denge ve rollerde yaşanır. Denge konusunda bir taraf fazla verir (veya verdiğini sanır) ve diğer taraf da fazla alır. En tehlikeli olan durum verdiğini varsayıp fazla almaktır. Çünkü bir problemi çözmek için önce onun farkında olmak gerekir. Rollerde yaşanan dinamik ise her dört kişiden üçünün annesinin oğlu veya babasının kızı olmasıdır. Diğer bir deyişle annesinden tam anlamıyla alamayan kadın, babasından tam anlamıyla alamayan erkek birbirlerini bulurlar. Bu sistemik durumda damat eşinin annesi ile, gelin de eşinin babasıyla daha iyi anlaşır. Charlie’nin kayın validesi ile arası, Nicole’ün kendi annesiyle arasından daha iyidir. Nicole annesi hakkında şikayet ettiği her davranışı sergilemektedir. Reddettiği kişi olma yolunda ilerlemektedir. Çiftin arasındaki diğer bir dinamik, Nicole’ün daha eril, Charlie’nin daha dişil olmasıdır. Belkide saçlarının boyları bile buna bir gönderme yapılması için seçilmiştir. Elbette herkes her türlü saç boyuna sahip olabilir ancak bazı durumlar küçük ipuçları olabilir.


Filmin ilerleyen kısımları boşanmanın yasal boyutları ile sıkıntılı bir hale geliyor. Çiftler adına avukatları yüksek rakamlar alarak, aradaki iletişimi kurmaya başlıyorlar. Avukatlar tarafların zayıf veya öfkeli yanlarından faydalanmaktadırlar. Artık kontrol ellerinde değildir.
“Ceza avukatı kötü insanların en iyi halini görür, boşanma avukatı iyi inanların en kötü tarafını görür.”
Tüm bunlar neden mi böyle olur? 

Bizler iç dünyamızdaki dışa yansıtırız. Özellikle hayatımıza çektiğimiz kişiler bize ayna tutar. Kendi iç dünyamızdaki – çocukluk ve atalarımızdan gelen – dinamikleri anlamadığımız sürece bölünmüş kişiliklerimize uygun başka bölünmüş kişilikler çekip durmaya devam ederiz... Bu kısır döngünün durmasının yolu fark etmek ile başlar... 

18 Aralık 2019 Çarşamba

Hangisi Yarışı Kazanır?


Çocukluğumda tavşan ile kaplumbağa arasındaki yarışın sonucunda kaplumbağanın kazanmasını anlamsız bulurdum. Tavşan, önce yarışı kazanıp sonra istediği kadar uyuyabilirdi. Oysa bize verilmeye çalışılan mesaj farklıydı. Günümüzde ise bu hikaye daha derin mesajlar taşıyor. Artık bu yarışı daha farklı bir boyutta inceleyebiliriz.

Öncelikle kaplumbağa, tavşana göre çok daha uzun bir ömre sahip; tavşan ortalama 7 yıl yaşıyor, kaplumbağa ise 200 yıl. Ömürlerin ortalama nefes alma hızı ile ters orantılı; tavşan dakikada 120 nefes alıp veriyor; kaplumbağa ise sadece 4 nefes… Devamlı bir telaş ve koşuşturmaca içerisinde olan tavşanın durumu ömrünü kısaltıyor mu?
 
Tavşan, bu hareketlilik içerisinde çok da kararlı gözükmüyor. Bir koşayım, sonra durayım, biraz uyuyayım, hadi azıcık da havuç yiyeyim. Oysa ağır rakibi, belki de üzerinde taşıdığı evine güvenerek gayet kendinde emin adımlarla ilerliyor. Belli ki belirlemiş gideceği yeri veya yapacağı işi… Ağır ancak momentumu yüksek bir şekilde devam ediyor yoluna. Hedeften çok, yolun tadını çıkartıyor gibi bir havası da var. Ani bir dalgalanma yaşarsa, bir tehlikeye maruz kalırsa, hemencecik kabuğunun içerisine yerleşiyor, kendiyle baş başa kalıyor bir süre. Hazmediyor ve sonra devam ediyor.

Bu aralar içinde yaşadığımız sistem, hepimizin zıp zıp tavşana benzememizi tercih eder gibi duruyor. Henüz iki-üç yaşlarında başlayan kreş ve anaokulu dünyasında yarışa ve rekabete dayalı zihniyet, bazen ailedeki kardeş çekişmesi, bazen de komşunun çocuğu ile yapılan kıyaslama ile zenginleşiyor. Durmak bilmeyen sınavlar, yarışlar, ödüller ve cezalar, bizleri havucun peşinde koşan tavşanla özdeşleşmemize sebep oluyor. Durmak, bakmak, anlamak, içe dönmek ve en sonunda farkında olmak kelimelerine yabacılaşmayı bırakın, sanki bu sözcükler düşman muamelesi görüyor.

Sistemi parasal olarak besleyen bu koşuşturmacanın sonunda kaybedilen sağlık veya kaybetme ihtimali, bizleri diğer iki sisteme sürüklüyor: Sağlık ve Sigorta. Tavşanı hiçbir zaman tam anlamıyla tatmin etmeyen havuç için bir ömür gidiyor. Carl Sagan’ın dediği gibi, 13 milyar yaşında olan Evren’de kısacık bir ömre sahibiz. Ancak zihnimiz hiç bitmeyecekmiş gibi bizi yönetiyor. Sürücü koltuğuna yeniden geçmek için zihnimizi/bedenimizi tavşan modundan kaplumbağa moduna almak gerekiyor.


Sessizlik, gözlemlemek, hissetmek, bedenin farkında olmak, meditasyon, bizleri şu anda tutabilecek araçlar. Gönüllü, mütevazi ve içten bir yaklaşım ile mümkün… Bizleri koşturmaya iten tüm bu duygu ve düşünce kalıplarının farkına varmak ve bir adım geriden izlemek ve hareket geçmeden önce durmak: Zihin bizi yönlendiriyorsa, bizden farklı bir şeydir. Keşfedin…

“Bugünün koşuşturmacalı dünyasında, çok fazla arıyor, çok fazla istiyor, çok fazla düşünüyoruz. Sadece olmanın neşesini, doyumunu unutuyoruz.” Eckhart Tolle

3 Aralık 2019 Salı

Blinded By The Light


“Hayal etmeyi bırak, gerçekleştirmeye bak.” Bruce Springsteen
İngiltere’de yaşıyordu. İngiliz olduğunu düşünüyordu ancak İngilizlerin bazıları onları istemiyordu. Özellikle de Asyalı ve Afrikalı olanlar. Pakistan’dan gelen babası, kendi gelenek ve göreneklerine göre hayatlarını sürdürmeye gayret ediyordu. Annesi evde terzilik yapıyor, kız kardeşi ve kuzeni annesine yardım ediyordu. En iyi arkadaşı olan Matt İngiliz’dir ve ergenlik döneminde hayat tarzları farklılaşmaya başlıyordu.

Javed artık 16 yaşındaydı, oysa babasının ona 6 yaşında gibi davrandığını düşünüyordu. Ona talimatlar veriyordu. “Yahudileri takip et, kızlardan uzak dur, çok çalış.” Evde babası dışında kimsenin bir fikir söyleme hakkı yoktu. Kültürlerine göre baba çocuklar için tüm kararları verir.

Javed doğum günü pastasını üflediğinde isyan içinde şunları diliyordu:
“Çok para kazan, bir kızı öp ve bu çöplükten kurtul...”

Hayalleri vardı. Yazılar ve şiirler yazıyor, günce tutuyor, şarkı sözlerini politik temalarla derliyordu. Yazar olmak istiyordu. Edebiyat öğretmeni onu bu konuda desteklemeye, cesaretlendirmeye başladı. Okulda tanıştığı diğer Asyalı bir çocuk, onun hayatına ilham olacak bir hediye verir: Bruce Springsteen albümleri...

Babasının baskılarının yanı sıra dışarıda da ırkçılar tarafından sıkıştırılmaktadır. Yazarlık Javed’in kendini ifade etmesi için en büyük silahtır. Tüm bu sıkıntıların bir hediyesidir belki de yazarlık yeteneği... Ancak tüm bunlar onun rahatlamasına yetmiyordu. Babası da işten çıkartılınca okuması tehlikeye giren Javed, yanlış zamanda ve yanlış ailede doğduğuna artık emindi. İşte o anda ona verilen kasetleri dinlemeye başladı. Şarkıların sözleri içine işliyordu. Hayallerinin peşinden gitmek için riskler almaya başladı. Tüm bunların bedeli ise baba ile tamamen kopmuş olmalarıydı.

Hayallerimin olması beni kötü bir evlat yapmaz. Ve biliyorum ki sahip olduğum her şeye anne ve babanın yaptıklarına borçluyum. Benim babam sıradan bir baba değil. Bizim samimi sohbetlerimiz yoktur. Televizyondaki babalara benzemez o. Çoğu zaman bütün dünyaya kızgın gibi görünür. Bence Bruce, babamı anlardı. Onun babası da fakirlikten gelmiş. Babasının da gerçekleşmeyen hayalleri varmış. Ve onunla gurur duysun diye fırsat isteyen bir oğul. Gözü kör eden ışık sevgiyi anlatıyor sanmıştım. Ancak dün gece şarkıyı bir kere daha dinledim. Anladım da başka bir şey anlatıyor. İlk defa dinlediğimde kendinden başka bir şeyin farkına varamadım. Oysa hiç birimiz kendimizden ibaret değiliz; arkadaşlarımız var, ailemiz ve onların ne düşündüğü önemli. Onlarsız bir başarı aslında başarı değil. Körlükten kastım, babamla benim aramdaki benzerliği göremememdi. Bruce der ki, ‘herkes kazanmadıkça kimse kazanmış sayılmaz’. Umudum isteklerimle arama bir köprü kurabilmek ama ailemle arama bir duvar örmeden bunu yapabilmek.
Artık hayallerinin peşinde koşarken, arkasında iki elin gücünü hissedebilecektir. Ona hayat veren ellerin...

20 Kasım 2019 Çarşamba

The Family Stone


Bütün oğullarımın eşcinsel olmasını dilerim, böylece hiçbirini kaybetmezdim.
Bu düşünce biraz aşırı da olsa belki çoğumuzun annesi oğlunun hep yanında olması için bir mucize olmasını bekler. Anneler neden oğullarına bu kadar düşkündür? Bunun sebebi geçmişten gelen bir kısır döngüdür. İki veya üç kuşak geriye gidildiğinde ataerkil bir toplumda gerçekleşen göçler, salgın hastalıklar, savaşlar kadın olmayı ve bebek doğurmayı zor hale getirmiştir. Kendisi acı çekmesin diye kadın bir kız daha dünyaya getirmek istemez. Bunu yüzeyde bilmese bile bu derinden gelen bir içgüdü olarak derinde duruyor olabilir. Erkek çocuğu ise onu koruyacaktır. Erkek çocuk annesine bu kadar yakın olduğunda babasından alamayacaktır.

The Family Stone filminin kahramanı Meredith, evlenmek üzere olduğu sevgilisinin annesi ile amansız bir mücadelenin içerisinde bulur kendini. Ne yapsa yaranamaz, ne söylese her şey berbat olur. Bu durum onu kendinden daha da uzaklaştırır ve çabaları sonuçsuz kalır. Onların evinde kalsa olmaz, otel kalsa hiç olmaz.

Nişanlısı Everette, annesine olan öfkesini saklamaz. O da sanki bir çocuk gibi annesine küser, babasına serzenişte bulunur. Babası evde pasif olmaya devam eder. Anne ve babasını oldukları gibi kabul etmedikçe yetişkin olma ve özgürleşme şansı yoktur oğlanın. Annesinin kuzusu olarak kendine eril bir kadın bulmuştur. Bu ilişkinin de pek bir geleceği varmış gibi gözükmemektedir. Tüm olaylar Meredith’in kız kardeşini çağırmasıyla değişmeye başlar.


Annenin çocuklarını kaybetme korkusu, onlara sahip olduğu düşüncesinden gelir. Çocuklar çoğu zaman eşlerden bile önemlidir. Eşlerle yaşanan sıkıntılar çocuklarla unutulur. Oysa sistemik olarak anne-babanın ilişkisi, çocuklarla olan ilişkilerinden önce gelir. Ancak bu şekilde onlara sevgiyi ve dengeli bir ilişkiyi öğretebilirler... 

15 Kasım 2019 Cuma

Sonbahar; Değişim Zamanı


Sonbahar zamanı, değişim zamanı… Eskinin yeniye yer açtığı bir zaman. Yeniye yer açmak için eskiyi fark etmek gerek. Oysa eskiyi bırakmak istemeyen en başta kendi zihnimiz. Zihin için değişim demek tehlike. Onun için bilinen güvenli. Bilinen geçmişte oluşan kalıplaşmış duygu, düşünce ve inançlar. Tüm bunları destekleyen deneyimler… Değişim için en temel şart zihnin ötesinde, onu gözlemlemekten geçer. Duygu ve düşünceleri gözlemleyebiliyorsak, duygu ve düşünceler olamayız. Bu özdeşlemeden özgürleşildiğinde değişim için uygun ortam oluşmaya başlar.

Gözlemlemek teoride kolay gibi gözükse de, hayatımızı geride tutan, bize hizmet etmeyen gözlemlemek hiç de kolay değildir. Evren bize farkındalık sağlanabilecek harika bir metot daha vermiştir. Sevgili üstat Stafeno D’Anna bu metota Antagonist Yasası der; içeride ne varsa dışarıda da o vardır. Antagonist; hayatta düşünerek bulamayacağımız doğruları, elde edemediğimiz tecrübeleri bize gösteren karşıt kişiler. Buna olayları da ekleyebiliriz. Bizi en çok sinirlendiren, üzen, tiksindiren, çıldırtan kişiler bizler için nimettir.

İlk adım, ani tepkiye kapılmamaktır. Hislerin farkında olup harekete geçmemektir. Duyguları bastırmak çok tehlikeli olabilir. Zihinde oluşan her duygunun etkili olduğu süre 90 saniye. Biz onu beslersek öbür boyu öfke, nefret hissedebiliriz. Ancak beslemek olmazsa 90 saniye sonra bu duygunun etkisi azalacaktır. Bir hayatla kıyaslandığında bu süre çok kısa gibi görünür. Ancak insan tepkileri genelde ilk bir-iki saniye ortaya çıkar: “Bir anda öfkeyle söyledim/yaptım” deriz.

Ani tepkileri bıraktığımızda artık almamız gereken mesajı almaya hazır hale geliriz. Alınacak mesaj iki boyutludur: 1) doğrudan kendi kişisel geçmişimiz ve 2) atalarımızdan, ailemizden taşıdıklarımız. Bazı durumlarda ise her iki boyut da aynı anda mevcuttur.


Kişisel boyutta, kendimizde kabul etmediğimiz yönlerimizi diğer kişiler bize yansıtırlar. Yetiştirilme tarzımız ve eğitim sistemimize bize doğru ve yanlışı öğretir. Topluma göre ‘kötü’ olarak belirlenen özelliklerden uzak dururuz. Ailemiz deki gizli kuralları da eklersen, ismine kişilik dediğimiz maske oluşmaya başlar. [Kişilik kelimesinin İngilizcesi personality kelimesidir. Kökü persona’dan gelir. Latince persona maske demektir]. Oysa Tapduk Emre’nin söylediği gibi “Hepimizde tüm insanlığı her yüzü mevcuttur.” Örnek olarak genellikle sessiz ve sakin çocuklar uslu olarak nitelendirilir. Dolayısıyla çocuk büyümeye başladıkça kendisini ifade edemez. Duygularını ve düşüncelerini bastırır ve harekete geçmekte zorlanır. Bu durumu alışır ve kendimizi böyle kabul edersek, hayat bize mesaj vermeye devam eder. Kendimizi ifade edemediğimiz durumlar sürekli oluşmaya devam eder.

Daha yıkıcı olaylar veya kişiler ise genellikle geçmişle, ailemizin yaşadıkları ve atalarımızla ilgilidir. Kadınlar hep acı çekmişse, çektikleri acıların bazılarını ailedeki diğer kadınlar da çekebilir. Geçmişteki haksızlıklardan dolayı bizler de haksızlıkları üzerimize çekiyor olabiliriz. Ailede iflas etmiş baba ve dedeler varsa, biz de kendimizi para kaybederken bulabiliriz. Yedi ceddimizden gelen bu kadere isyan etmek isteyebiliriz, durumu mantıksız bulabiliriz. Günümüzde bilim de, psikoloji de, ait olduğumuz Aile Sisteminin günlük hayatımıza ve sağlığımıza etkisini ispatlıyor. Mark Wolynn, Seninle Başlamadı isimli kitabında genlerle aldığımız kaderi nasıl değiştirebileceğimizi anlatıyor.

İster kişisel ister ailevi olsun, problemlerin çözülmesinin en kilit aşaması geliştirdiğimiz anlayıştır. Kazanılacak veya kaybedilecek bir şey yoktur. Sadece biz olmayanı fark etmek, ardında yatan dinamikleri anlamak önemlidir. Reddetmek durumu daha da kötüleştirebilir. Fark etmek ve kabul etmek, bizi engelleyen güçlerin yumuşamasını sağlar.

Sonbahar, içimize dönüp bakmak için ideal bir mevsimdir. Sararmış, geçmişten gelen yapraklarım döküm zamanıdır. Bize mesaj veren Antagonistleri değerlendirip, sıkıntını boyutuna bakabiliriz. Kalbimizle olanı anlamak ve kabul etmek özgürlüğe açılan yelkene rüzgar olur…

12 Kasım 2019 Salı

Into The Wild


Yolu olmayan ormanlarda mutluluk vardır,
Yalnız yürünen deniz kıyısında sevinç,
Kimsenin bilmediği topluluklar vardır derin denizlerde,
Tınısında da müzik,
İnsanları sevmiyorum diyemem, ama doğayı daha fazla...
[Lord Byron]

Onları mezun oldukları okulun önünde görüyordu. Babasının ve annesinin okulun önünde görüyordu. Mezun olmak ve evlenmek üzereler. Yanlarına gidip dur demek istiyorum. Çocuklarınıza kötü şeyler yapacaksınız, hatta ölmek isteyeceksiniz. Onların yanında gidip onlara lütfen yapmayın demek istiyordu. Ancak bunu yapamazdı, yaşamak istiyordu...

Annesi ve babası onun hayatı için her şeyi düşünüyordu. Eğitimi; okuyacağı üniversite, alacak yeni araba... Oysa onun istekleri bunlar değildi. Kitaplarla beraber iç dünyasına yolculuk etmeyi daha çok seviyordu. Tostoy ve  Jack London gibi... O aşırı korumacı bir aileden ve para odaklı bir dünyadan uzaklaşmak istiyordu. Okumak, sistemin içerinde çalışmak, evlenmek ve mutsuzluklarını çocuklarına yansıtmak ona göre değildi. Sistem para odaklıydı... Bu hayatın gerilimi eve yansırdı. Evde şiddet dolu bir tiyatro içerisindeydiler; oyuncular hem yargıç hem de sanıktı... Anne ve babası ilk milyon dolarını kazandıktan sonra daha açgözlü oldular. Bir ara boşanmaya bile karar vermişler sonra vazgeçmişlerdi. O sırada inanılmaz bir soru sormuşlardı: “Biz boşanınca hangimizde kalmak istiyorsunuz?  Bu onu ortadan ikiye ayırmıştı. 'Keşke boşansalardı' diye düşünmüştü.


Üniversite parasını hayır kurumlarına bağışlayıp batıya doğru ilerlemeye başladı. Karşılaştığı insanlar ona ilginç bilgiler verir. Biri ona avlanmayı öğretir. Biri ona akıl verir, biri ona bilgelik verir. Hatta evlat edinmek isteyen bir yaşlı adama bile rastlar...

Küçükken anne ve babasının kavgalarını, fiziksel şiddetlerini hatırlıyordu. Anne babasının arasında problemlerin yükünü kardeşiyle beraber taşıyordu. Lise çağlarında başka birilerinden aile sırlarını öğrenmişti. Babası annesi ile tanıştığında evli olduğunu öğrendiğinde dünyası başına yıkılmıştı. Hem de bir çocukları varmış. Anneleri o zamanlar bir metres konumundayken onun karısı olup onun suçuna ortak olmuştu. İlk çocuğunu da reddetmiş olan babasına öfkeliydi. Ailede herkesin ait olma hakkı vardı. Yarım kardeşinin dışlanması, belki de onun da kendisini dışlamasıyla sonuçlanıyordu.

Tüm seyahatlerin sonunda kuzeye ve daha kuzeye gitti; Alaska’ya. Orada terk edilmiş bir otobüs buldu. Bu otobüste tek başına ancak yalnızlık hissetmeden yaşadı. Mutlu olmak için insanlara ihtiyacı yoktu, Tanrı her yerdeydi. Artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecekti...Kaderi ne olursa olsun, o yaşamı, yaşayarak ölümü seçmişti. Doğanın içinde, doğa ile bir...

Eğer insan hayatının mantık tarafından yönetildiğine inanırsak yaşama ihtimalini yok etmiş oluruz.