19 Nisan 2019 Cuma

Bilinç Bilmecesi


İnsanlık beyni anlamaya devam ediyor. Nörobilim ilerledikçe, insan davranışları, hormonlar, tepkilerimiz açıklanabilir hale geliyor. Oysa bu buluşların sonuçlarını ispatlayan deneylerde her zaman denekleri %70 veya daha fazlası o davranışı gösterir. Asla %100 değil... Bunun cevabı bizler beynimizin sayesinde otomatik pilotta yaşarken, bazen devreye girip, beyinden fırlayan tepkiyi veto edip başka türlü davranma özgürlüğüne sahibiz. Çünkü bir bilince sahibiz. Öyle değil mi? Peki bilinç nedir?


Bilincin tanımı kendini bilmektir. Kendini bilmek ise ne olmadığını anlamakla başlar. Taktığımız tüm maskeleri görmek. Bunlar çocukken hayatta kalmak için oluşturduğumuz savunma mekanizmaları. Tanrı, görmenin ta kendisidir. Her şeye her an şahit ol. Şahit olmaya başladığında gözlediğin “ben” ayrıdır. Giderek duygu ve düşünceler gelip gitmeye başlar. Onları sahiplenmediğinde, beslemediğinde zayıflamaya başlarlar. Düşünce devamlı değildir. Zihni oluşturan duygu ve düşünceler devamlı değildir. Kesik kesik ve çelişkilidir. Özden bağımsız bir şekilde ortaya çıkar. Düşünce geçmişin bir tepkisidir. Hafızadaki bilgi ve deneyimlere dayanarak bedeni hayatta tutmak ve keyifli hormonları üretmeye odaklanmıştır. Hedef odaklı beyin dopamin, sosyal statüye odaklı zihin testeron ve serotonin, insan bağlarına düşkün zihin oksitosin bağımlıdır. Sürücü koltuğundan kalmak istemeyen zihin kendi varlığını kurmak ister. En büyük silahı düşüncedir. Bedenimizin hiç bir parçası ile bu kadar özdeşleşmeyiz. “Düşünüyorum” deriz.. Öte yandan “elim kaşınıyor” deriz... Kendimizi ve eli ayırırız. Duygu ve düşünceleri kendimizden genellikle ayırmayız.


Düşünce sürekli bir “ben” yanılsaması ortaya çıkartır. Gözlersen, gözlediğinden ayrı olursun. Ben gözleniyorsa ve düşünceler sürekli değilse, yıllarca inandığın “ben” yok olur. Ben’in gerçekten var olduğunu ispat edemezsiniz. “Ben bedenim diyebilirsiniz.” Beden fiziksel olarak %99’u boşluktan oluşan enerji ve ilişkiler sistemidir. Bedende madde dediğimiz ne varsa toplayıp bir kutuya koyarsak içinde ancak bir toplu iğne başı görürüz, belki onu da göremeyiz. Kuantum fizikçilerinin sözlüğünde “madde” kelimesi kaldırılmıştır. Diğer bir açıdan bakarsak beden her 7 senede bir tüm hücreleri yenilenir. 7 sene sonra şu andaki hücrelerden hiç bir kalmaz. Devamlı bir fiziksel varlık olduğumuzu bize anılarımız söyler. Bugün hafızanız silinse kim olurdunuz? Tüm bu sorulara ilk tepki elbette zihinden gelir. Ben’in  gerçekten olmadığı gerçeği ona çok zor gelecektir. Mimar inşa ettiği binayı yıkmak istemez. Hemen restorasyona gider ve bilge veya ulvi bir ben ile gözleyeni ikan eder. Bu artık harika bir yanılsamadır. Kim güzel bir rüyadan uyanmak istemez? Ancak rüya yine rüyadır. Bu aşama ilkinden de zordur. “Tamam, pes ettim, beni yakaladın. Sen harikasın ve bilgesin. Seçilmiş kişisin.” der... Artık keşfedilecek bir konunun bile farkında olmadan keyifli bir şekilde uyumaya devam ederiz. Oysa her rüyada ikilik vardır. Zıtlıklar, iniş çıkışlar olmadan o senaryo onaylanmaz.

Ancak uyanıklık hali ortaya çıkarsa, kelimelerin gerekmediği huzurlu ve kalıcı bir durum ortaya çıkar. Bir zamanlar bebekken bildiğimizi hatırla zamanı...

17 Nisan 2019 Çarşamba

Unicorn Store


Çocukluğunu hatırlıyordu. Ailesinin tek kızıydı. Çocukken herkesin sevgisi ve ilgisi onun üzerindeydi. Havada uçuşan köpük balonların peşinden gider, boyama yapmaya bayılırdı. Neşe onun doğasında vardı. En büyük hayali ise tek boynuzlu bir ata sahip olmaktı. Ailesi onun bu istediğini reddetmek durumunda kaldıklarında hayal kırıklığına uğramıştı.

Yaşı büyümüş, çalışma zamanı gelmişti. Halen onunla arkadaş gibi olmaya çalışan anne ve babasının yanında yaşıyordu. Anne ve babasının onu başkaları ile kıyaslamasından bıkıp usanmıştı. Ayrıca onların bu arkadaş tavırları hiç de hoşuna gitmiyordu. Evde anne ve babasına ihtiyacı vardı, arkadaşa değil... Resim kursu almış, ancak tuvalin dışına taşan boyama stili ile hemen dışlanmıştı. Her zaman kendini başarısız hissediyordu. Artık hiç bir şey yapmak istemiyordu. Bütün gün televizyonun başında otururken bir iş ilanı dikkatini çekti. Tam anne ve babasının takdir edebileceği bir işe benziyordu.

Ertesi sabah iş kıyafetlerini giydi, greyfurt suyu ve kutu kutu pense... Fotokopi çekerek başladığı ilk iş gününde şirketin başkan yardımcısı ile tanıştı. Duygusuz gibi olan bu adam ilginç bir şekilde firmanın tek düzeliğinden ve yaratıcı bir iş çıkaramamaktan bunalmıştı. Onlarca kişinin kutu kutu bölünmüş masalarda oturması ve cansız renkler giyerek iş yapmasını yadırgamıştı ama bir işi vardı en azından. İşte tam o sırada ilginç kartlar almaya başladı. “Dükkan” isimli bir yerden gelen mesajlardı bunlar. Merakına yenik düştü ve dükkana gitti. Oradaki ilginç satıcı ona tek boynuzlu bir at vadediyordu! Ancak koşullar vardı.


Önce bir ev yapması gerekiyordu. Bu ev belki de ona yaşaması gereken evi simgeliyordu. Artık yetişkindi; kendisi de biliyordu ki anne ve babasının evinde daima çocuk olacaktı. İş yerinde ise işler yolunda gibiydi. Onu kıskanan çalışanlar hariç... Bakan yardımcısı ondan yeni bir elektrikli süpürge tasarlamasını istedi. Renk cümbüşü bir çizimden sonra kendini toparladı ve kendine kareli bir defter aldı. İş ciddi bir şeydi; çizgilerin içinde kalması gerektiğini düşündü.

Boynuzlu at için gereken ikinci görev kalbini sevgi ile doldurmaktı. “Kalbindeki nefret onunki için bir hançer olabilir”demişti satıcı. Evde de aile ile de ilişkilerinde aynı durum geçerli olmalıydı. Çok kolay gibi görünen bu görev için biraz derine inmesi gerektiğini anlamıştı. Hem tasarım konusunda hem de verilen görevlerde hayal kırıklığına uğramaya başladığında en büyük kaynağı devreye girdi: Annesi...


Yapabileceğin en yetişkince şey önemsediğin şeylerde başarısız olmaktır” dedi annesi. Bu onun en iyi yaptığı işti. Yeniden şarj olmuş gibiydi. Zihnini dinlemeyi bıraktı ve içindeki yaratıcılığı dinlemeye karar verdi. Onun elektrikli süpürgesi insanların içindeki korkuları ve endişeleri süpürecekti...

Artık kendini tek boynuzlu bir at gibi hissediyordu; masum, saf ve ilahi...

15 Nisan 2019 Pazartesi

Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim


Kadınların erkek, erkeklerin de kadın gibi davrandığı bir Dünya hayal edebilir misiniz? Kadınlar, her firmada önemli pozisyonları almış, araba, para ve güce önem veriyor. Erkeklere laf atıyor, onları sıkıştırıyor. Erkekler ise daha duygusal, uzun soluklu ilişkiler arıyor. Kadınlar gece barlarda dans eden erkekleri izliyor ve yanlarına kısa şortlu bacakları pürüzsüz erkekleri götürüyorlar. Kasap kadın, kasada ise erkek var. Arabanın lastiği kadın değiştiriyor, erkek arabadan bu durumu izliyor. Kadın eski sevgilisini çocuğu ile bırakıp gitmiş, kendi hayatını yaşıyor. Yapılan haksızlıklara dayanamayan bir grup erkek, erkek haklarını savunmak için gösteri yapıyor. Erkekler kişisel bakım ve kıyafete fazlasıyla düşkün, kadınlar ise bu konuda hiç bir şey yapmıyor, sadece kaslarını güçlendiriyorlar. Evrimsel olarak da bu Dünya’nın geçmişinde kadınlar avlanmış, erkekler ise mağarada çocuk bakmışlar.

Yoksa sizin hayatınızda buna benzer durumlar var mı?
Ataerkil dünyada çok uzun süreden beri erkeklerin baskılarına karşı duran kadınlar, en azından bazı durumlarda erkeklerin eskiden yaptığını şimdi erkeklere yapıyorlar. Bu eril kadınlar elbette dişil adamlar çekiyorlar. Tersine dönmüş bu durum da sağlıklı mıdır? Kadın yüzbinlerce yılın öcünü çıkarmalı mıdır? Oysa aile sistemi dinamiklerinde ortaya çıkan denge ve düzen kuralı bize huzuru getirebilir. Her iki taraf arasında alma ve verme dengesi olmalıdır. Bert Hellinger’in aile sistemi izlenimlerine göre; kadın erkeği takip etmeli, erkek de kadına hizmet etmelidir. İster bu fikri katılalım ister katılmayalım, kadın kadınlığını, erkek de erkekliğini bildiği sürece ilişkiler iki tarafın özelliklerine saygı duyulduğu bir ortamda daha derinleşecek gibi duruyor.


Orijinal ismi Je ne suis pas un homme facile olan filmdeki erkek kahramanımız tabiri yerindeyse nefes alan her kadına ilgi gösterir ve iş yerindeki erkek hakimiyetinden pek memnundur. Ta ki önüne bakmak yerine bir kıza bakarken kafasını vurana kadar. İşte bu hayatının tepe taklak olduğu andır. Bütün roller değişmiştir. Buna anne ve babası da dahildir. Başlarda bu duruma alışamaz ve isyan eder. Oysa zaman geçtikçe o da hayatta kalmak için yapılan en önemli stratejiyi içsel olarak devreye alır: Uyum...

9 Nisan 2019 Salı

Anı Yakalarken Anı Kaçırmak


Tüm iş dünyası deneyim ekonomisi üzerinden işlemeye başladı. Yapılan her satış, verilen her ürün veya hizmet bir deneyim içeriyor. İçermiyorsa da çok fazla ayakta kalmak mümkün gözükmüyor. Deneyim başlıyor ve bitiyor. Doğası gereği böyle olmak zorunda; dolayısıyla deneyim varsa, zaman kavramı otomatik olarak devreye giriyor. Yaşanan deneyim paylaşılıyor, bazen anında bazen de sonra... Hatta bazen yıllar sonra. Sosyal medyanın bize sağladığı muazzam beceri ile gerçek zamanlı veya banttan video yayınlayabiliyor, fotoğraf halinde paylaşabiliyoruz. Fotoğrafı da süsleyerek mevcut deneyime ilave değer de yaratabiliyoruz.

Her şey harika, oysa arka planda işlev gören bilinçaltımız, bizi bir kısır döngüye sokuyor. Deneyim olumluysa, zihin yeniden arzulamaya başlıyor. Olumsuz ise kaçınmaya çalışıyor. Zihnimiz yüz binlerce yıldır böyle çalışıyor. Ancak hiç zaman deneyim hayatımıza bu denli girmemişti ve bu kadar kolay ve bu kadar etkili bir yolla paylaşılmıyordu. Deneyim zamanı içeriyor, tıpkı düşünce gibi. Bir yemeğin tadını yaşamak, yemekle bir olmak yerine o yemeğin fotoğrafları çekiliyor, filtreden geçiriliyor ve hop bir sürü insanın ekranına düşüyor. Sanki her gün harika bir yemek yeniyor, harika bir yere gidiliyor, veya farklı bir aktivite yapılıyormuş gibi bir izlenim oluşuyor. Bu da yetmiyor; kim beğendi, kaç kişi beğendi, kim gördü ve görmesine rağmen beğenmediye kadar gidiyor iş. Hatta daha detaylı raporlar veren programlar bile var piyasada...

“Paylaşıyorum öyleyse varım” diyen bu fenomen insanlığı yakalamış durumda. Dervişlik yolunda ölmesi gereken ben (sahte kişilik), selfie ile daha da güçleniyor. Zihin kendini bedeni ile, yaşama tarzı ile, yarattığı filtrelerden geçmiş bir imaj ile tanımlıyor. Bu son derece büyük bir tehlike: (1) Düşünceye ve zamana bağlı bu kavram bizi geçmişte veya gelecek hülyasında tutuyor. Anı yaşamayan insan hayatı da kaçırmış oluyor. (2) Dopamin ile güdülen ve ödüllendirilen zihin, ulaştığı zafere hemen alışıyor ve daha fazlasını arzuluyor. Aldığınız ilacın sizi artık kesmemesi gibi, dozajın artması gerekiyor. Devamlı çaba kronik mutsuzluğa yol açarken, sağlığımız da elden gidiyor.


Bunu aşmak ancak dönüşüm ekonomisi ile mümkün. Kişi –zamandan bağımsız- olarak dönüştüğünde kalıcı bir huzura sahip olmaya başlıyor. Mutluluk demek yanlış olur, lakin hayatta tatlı ve acı yönler her zaman olacaktır. Bizler ikisini de saygıyla karşılamazsak sakındığımız bizi takip edecektir. Oysa kişi idrak ettiğinde artık anlayışı kalıcı olarak değişir. Bunun için bir zaman gerekmez. Meyve ağaçta olgunlaşır ve bir anda dalından kopar. Evet, olgunlaşma için bir zaman gerekiyormuş gibi gözükebilir ancak kopuş sadece bir anda olur.

Dönüşüm ancak farkındalıkla olur. Bu kavram içselleştirilmelidir. Ezbere söylenen kelimeler anlatmak istediği kavramların kendisi değildir. Ağızlara sakız olan kelimeler sadece yüzeyde bir değişim oluşturur. Dönüşüm değil. Neyin farkına varacağız? En temel soru içtenlikle tekrar tekrar sorulmalı: “Ben neyim? Ben Kimin?” İşin ironik tarafı bu soruların cevaplarına olumsuz sorularla ile varılması. Ne ve kim olmadığımızın farkına varırsan, en sonunda elimizden özümüz kalır. “İlim bilmek kendin bilmektir” diyen Yunus Emre’nin verdiği mesaj budur.

Bedenin hayatta kalmak için geliştirdiği taktiklerden en önemlisi bir kişilik yaratmaktır. Bir kısmı genlerle atalarımızdan gelen, bir kısmı da yaşadıklarımızla şekillenen kişilik özelliklerimizle özdeşleşmek sağlam ve sinsi bir yanılsamadır. Oysa bu kişilik özellikleri an ve an değişen maskelerdir. Taptuk Emre “Hiç uzağa bakma, bir insana baktın mı tüm insanlığı görürsün. Her insanda insanlığın tüm halleri vardır”demiştir. Tüm bu maskelerin ötesine geçildiğinde insanlığın tüm halleri gelebilir, sorun yoktur. Gelen gider. Hiç bir şey kalıcı bir kişilik özelliği değildir. Biz bilinçli bir şekilde sahiplenip beslemiyorsak. Tüm bu çaba durduğunda zihin sakinleşir, an geri gelir. İşte o anda sadece yaşam vardır... Ne geçmiş ne de gelecek.

2 Nisan 2019 Salı

Puzzle


Evlenmiş ve iki oğlan sahibi olmuştu. Evin yemeklerini yapar, üç erkeğin bulaşığını, çamaşırlarını yıkardı. Oğlanlar büyümüştü. Kenar mahallede, ağır işçi olan kocasının yanında tam bir ev hanımı olarak yemekleri yapıyor, aile içi ilişkileri dengeliyordu. Belki de bir kadının yapması gerekenlerdi bunlar. Her şeye rağmen şükrediyordu. Öte yandan her günü birbirinin aynısıydı. Vermekten yorulmuştu. Bu rutin onu bunaltıyordu. Ufak oğlunu şımartan kocasına kendini ifade edemiyordu. Büyük oğlu da annesinden farklı değildi. Sanki oğlu onu kopyalıyor, onun gibi davranarak ona yakın oluyordu. Bazen tüm bunlar güvenli geliyordu. Bildiği, alışık olduğu durum güvenliydi.

Doğum gününde umulmadık bir hediye alır Agnes... Bu bir yap-boz bulmacadır. Sanki kendi hayatıydı bu bulmaca... Anlamsız gözüken bir çok parçayı birleştirmesi gerekiyordu. Hemen biten yap-boz’dan sonra bir yenisini aldı. Yap-boz’u aldığı yerde gördüğü ilanda yap-boz için ekip arkadaşı arayan bir kişi vardır. Bu kişiyi arar ve tanışır...

Ailesinden saklı bir şekilde yeni arkadaşı Robert ile buluşmaya başlar. Bu ortaklık Agnes için hem romantik bir yönde ilerler hem de Agnes, kendini bulmaya başlar. Onun en büyük sıkıntısı olan ifade problemi yap-boz ile çözülüyordu sanki. Robert ona ne demişti?

“Normalde zihnin çok hızlı çalışıyor, nereye gittiğini gerçekten bilmiyorsun. Kendini ifade edecek hiç bir yer yok. Onu ifade edecek kimse yok. Bu seni delirtiyor. Basit işlere odaklan. Yap-boz senin için basit bir iş, ona odaklanabilirsin. Sonuçlar çok memnun edici, seveceksin...”
Artık hiç bir şey aynı olmayacaktı. Evde köle gibi çalışmayacaktı. Kocasının onu sadece bir hizmetçi gibi görmesini engelleyecekti. Bu oğluna da büyük örnek olacaktı. Büyük oğlu aileye daha önce gelendi. Abi olarak evde kardeşine göre daha öncelikli bir pozisyonu vardı. Zorla babasının yanında çalışmak yerine istediği gibi aşçılık okuluna gidecektir.

Artık Robert ile arkadaşlığına devam edemez, evine döner. Ancak artık durum farklıdır. Doğru veya yanlış seçimler yoktur. Sadece doğru bakış açısı vardır. Artık evdeki olayları farklı görmektedir ve bu bilgelikle da kendini ifade edebilmektedir.

“Yap-boz yaparken ne kadar yanlış parça seçerseniz seçin en sonunda her parça doğru yerini bulur ve bütün resim ortaya çıkar...”

21 Mart 2019 Perşembe

Psycho


“Bir oğlanın en iyi arkadaşı annesidir.”
Hayata geldiğinde her bebek anneye bağımlıdır. Anne Tanrı gibidir. Bebek kendisini annesi ile aynı beden sahip olduğunu düşünür. Büyüdükçe farklı bir birey olduğunu kavrar ve daha sonraları kendine bir kişilik oluşturur. Yaşadıklarıyla bu kişilik katmanlı bir şekilde gelişir. Ebeveynlerinin onayladıkları davranışların üzerine otorite ve toplum değer yargıları eklenir. Onaylanmayan yönleri derinlere gömülür. Derinlere attığımız gölge taraf onun peşini bırakmaz. Özellikle de içimizde ayrı birer kişilik gibi hareket etmeye başlayan parçalar. Bu parçalar travmatik bir olaydaki anda donup kalmış olabilir. En güçlü parçalar ise en eski parçalardır. Çocukluk zamanlarında olan olaylar bu yüzden daha önemli olabilir. 

The Psycho, sadece basit bir korku filmi değildir. Filmin genelinde zihnin bölünmelerini, gölgeleri ve zıtlıkları yansıtan bir film. Filmin bir çok karesinde ayna veya cam da oyuncuların yansıması ve duvarlarda net gölgeler belirir. Kendi çocukluğunda Katolik bir anne ve baba tarafından sık sık cezalandırılan ve genelde yalnız bir çocuk olan dahi yönetmen Hitchcock, Psycho romanı ile hemen etkilenir.


Filmin başrol oyuncusu Marion, son derece dürüst ve ailesine itaat etmek etmek isteyen bir kadın portresi çizerken yaşadığı uygunsuz ilişki ve sonrasında yaptığı hırsızlık ile zıtlaşan yönleri ortaya çıkar. Yolda onu durduran polis, onun karşı gelmek istediği otoriteyi temsil eder. Otelde karşılaştığı Norman ise onun hayatının tam ters gibidir... Yani Gölgesi. İki birbirinin gölgesi gibidir. Herkesin içinde bir Norman ve bir Marion olabilir. Bastırılan her yön mutlaka karşımıza çıkar. Diğer insanlar ve olaylar bize hatırlatmaya devam eder.

Öte yandan Norman’ın durumu oldukça vahimdir. Norman yıllar önce kaybettiği annesini garip bir şekilde içinde yaşatır. İçindeki parça annesine tehdit olan her kadını yok eder...

“Beni kandırmış olabilir ancak annemi kandıramadı.”

19 Mart 2019 Salı

Bilmediklerinin Kölesiydi


Yolun yarısı dedikleri noktayı geçeli epey olmuştu. Ne kadar da çabuk geçiyordu vakit? Bir dakikalık bir videoyu bile sabırla izlemekte zorlanırken, yılların geçmiş olduğuna inanmak zor geliyordu. Döndü baktı çocukluluğa. Neredeyse herkes 5 yaşından öncesini pek hatırlamıyordu. O yıllar kayıptı sanki. Düşündü kendi kendine, “hatırlamadığımız yıllar yaşanmamış sayılır mıydı?”... Geçen hafta aynı gün hakkında neler hatırlıyordu? Zorladı kendini. Bir görüşmeye gittiğini hatırladı. Vapura bindiğini. Ne yediğini hatırlayamadı. Koskoca bir günden hatırladıkları sadece bir-iki saati doldurdu. Kaldı ki bu sadece geçen haftaydı. O geçen yılları düşününce sadece ve sadece aşırı yoğun duygu yüklü anları hatırladığını fark etti. Ne tuhaftı?

Devamlı geçmişte yaşadıklarını anlatan anneannesi geldi aklına. Bozuk bir plak gibi devamlı aynı olayları anlatıp duruyordu. Belki de unutmamak içindi bu tekrar. Dedesi sık sık araya girer, “Senin anlattığın gibi olmadı” derdi. Hangisi doğru söylüyordu? Daha sonra okuduğu bir kitapta hafızanın – hikayesel hafızanın – anılar her hatırlandığında değiştiğini öğrendi. Yaşadığımız hayatı parçık purçuk hatırlarken bir de bu anıları az da olsa değiştiren bir organa sahip olduğumuz gerçeği durumu daha da tuhaflaştırıyordu.

Yeniden döndü çocukluğuna... En çok balıklara yem atmayı, koşmayı, oyuncakları ile oynamayı seviyordu. Okul başlamadan önceki en büyük yaşının kıymetini ta o zamanlar biliyordu. İçten içe havuç devrinin başlayacağını biliyordu sanki. Önce derslerde başarı olması gerekiyordu. Sonra iyi bir üniversite, son iyi bir iş, sonra alacağı terfi, sonra sıra evlenmeye ve çocuk sahibi olmaya gelmişti... Tüm havuçları tek tek topluyordu. Ancak iş aile kurmaya gelince duruyordu. O konuda kendini hazır hissetmiyordu. Bu yaşına rağmen hala bekar bir kaç arkadaşını buluyor çapkınlık yapıp, video oyunları oynamaya bayılıyordu.

Topladığı havuçlar – yani ödüller – da onu tatmin etmiyordu. Son kullanma tarihleri pek kısaydı bu ödüllerin. Giderek de azalıyordu. Daha da yıpratıcı oluyordu. Değerlerini hiç saymaya başlamıştı. Rekabet içerisinde olduğu ortama, diğer insanlara yabancılaşmaya başlamıştı. Kendi dediği bu anılar ve özellikler yığını içini sıkıyordu artık. Yapmak istediklerini yapamıyor, yapmak istemediği davranışları da yaparken buluyordu kendini. Zihninin nadiren sessizleştiği anlarda geriye tek bir soru kalıyordu: “Ben kimim?”


İlginç bir şekilde çocukluğu aklına geliyordu yine. Babasının hiç olmadığı, ablasının ona kötü davrandığı anlar. Tek sıcak duygusu annesine sarıldığı anlardı. Onun yanında kalıp oyun oynadığı o keyifli hatıralar... Belki de tüm sıkıntıların kaynağı çok daha derindeydi. Freud’un takıntılı olduğu insanın çocukluk dönemi onun da hayatını etkilemeye devam ediyor olabilir miydi? Gittiği bir çalışmada, bir erkeğin erkek olabilmesi için babasına ihtiyacı olduğunu duymuştu. Evet bedenin bir babası vardı, ancak devamlı seyahat eden ve geldiğinde de sanki orada başka bir yerdeymiş gibi oturan bir babası olmuştu. Kızıyordu bunları düşündükçe. Ancak öfkesi uzun sürmedi. Babası da kötü bir insan sayılmazdı. Göçmen bir anne ve babadan dünyaya gelmiş, babasını erken yaşta kaybetmişti. Belki de seyahat etmesi ve sanki devamlı birinin ardından bakıyormuş gibi uzaklara bakmasının sebebi kendi kaderiydi.

Babasının kaderini görmeye başladıkça onu anlamaya başladı. Sanki sihirli bir şey oluyordu. Onu daha çok hissetmeye, hiç tanımadığı dedesini ve hatta daha gerisindeki babaları görüyordu. Birden içinde  ona yabancı bir güç belirmeye başladı. Gözlerini kapattı ve hepsine sarıldı. Sanki hepsi bambaşka bir diyardaydı. Hiç gitmese de anladı birden; burası göç edilen topraklardı... Ana-vatan, tüm bu insanlar, hepsi birbirine bir şekilde bağlıydı.

Günler geçmeye başladı. Hayattan keyif alıyordu. Havuçlar umurunda değildi artık; anılar da... Hatıra biriktirmek yerine yolun tadını çıkarmaya başladı. Ona çocuk gibi davranan müdürü ile yola çoktan ayrılmıştı. Artık düzenli ilişkisi de vardı. Her şey toz pembe değildi elbet, ancak içinde kalıcı bir huzur hissediyordu. Ona bir hocasının söylediği geldi aklına:
“Bilmediklerimizin kölesi, bildiklerimizin efendisiyiz.”