8 Eylül 2020 Salı

I’m Thinking of Ending Things

Hayvanlar anda yaşar, oysa insan zihni zaman hareket eder, umut kavramı buradan çıkar. Umut bir varsayımdır. Gelecekte mevcut durumun daha iyi olacağına dair bir varsayımdır bu. Oysa evrendeki olaylar döngüler şekildedir. Dalgalar gibi inişler çıkışlar vardır. Yaz ve kış, yaşam ve ölüm... Tüm evren zıtlıklardan oluşur. Yaşamın yenilenebilmesi için ölüm şarttır. Yeninin başlaması için eskinin bitmesi gerekir. Bunun için en ideal mevsim ise kıştır: Ölüm.

Bir şeyleri bitirmek, içimizde geliştirdiğimiz duygu, düşünceler ve bunların bir harmanı olarak geliştirdiğimiz içsel kişilikler için de geçerlidir. Zira zihnimiz bu evrensel döngüden nefret eder. Onun için bedenin sonsuza kadar yaşaması asıl hedeftir. Hayatta kalmak ailemize uyum sağlamayla başlar ve yarattığımız kişilikleri beslemekle devam eder.

I’m Thinking of Ending Things (Her Şeyi Bitirmek İstiyorum) isimli filmin iki karakteri; Jake ve sevgilisi, Jake’in ailesini ziyaret etmek için yola çıkarlar ve işler garip bir şekilde devam eder. Bir de filmde arar ara gösterilen bir hademe vardır. Filmde karmaşık metaforlar kullanılmaktadır. Öncelikle kış ve kar, ölümü ve bir şeylerin sonunu simgelemektedir.

Jake, kız arkadaşına farklı farklı isimlerle seslenmektedir. Onun yaptığı iş de devamlı değişmektedir. Kız arkadaşı ile konuştukları bir çok konu Jake’in evinde bir yerlerde saklıdır. Okunan kitaplar, fotoğraflar,çizilmiş resimler...

Bodrum katı genellikle bilinçdışını temsil etmektedir. Jake oradan nefret eder. Orada bir delik olduğunu belirtir. Orada çamaşırlar yıkanır. Temizlik ve su... Su, duyguları temsil eder. Jake’in anne ve babası ve değişik yaşlarına gider ve geri gelir... Kız arkadaşına ve kendisine  yapılan eleştirilerden Jake hiç memnun olmaz. Annesi biraz daha oğluna düşkün gözükmektedir, babası ile daha da mesafeli olan Jake oldukça gergindir. Bu ilginç senaryodan çıkabilecek sonuçlardan biri Jake ile kız arkadaşının aynı kişi olduğudur. Çocukluk fotoğraflarından birinde kız arkadaşı da kendi fotoğrafının orada ne aradığını sorar.

Aynı zamanda Jake ile hademe de aynı kişidir. Çamaşır makinesinin içindeki kıyafetler hademenin kıyafetleridir. Tüm film, Jake’in hayal ettiği geçmişi ve kafasının içinde bitirmeye çalıştığı meselelerdir. Olan olaylar, gerçekleşmeyen hayaller... İç dünyasına ve geçmişe yolculuk ettikçe, bu durumdan rahatsız olan gardiyanlar yolculuğa devam edilmemesi konusunda mesajlar verirler. Bu kapı tutuculardan daha sonrasında ise acı çekmiş, dışlanmış travmatik parçalar ortaya çıkmaya başlar. Dondurmacıdaki kızın ellerindeki yaralar ile Jake’in yaraları aynıdır.

Jack’in onaylanmaya ve görülmeye ihtiyacı vardır. Kız arkadaşı onun bu ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan yanını simgeler. Merdivenlerden derine indikçe sorunun daha da derinde olduğunu fark eder. Anne ve babasının etkisinde, okulunun etkisinde kaldığı ve bu ortamda hayatta kalmak üzere oluşturduğu duygu ve düşünceler yığınıdır Jack... Onlara karşı sesini çıkartamamış “iyi çocuktur”... Hayatı boyunca umut etmiş ancak hep hayal kırıklığına uğramıştır. Hayatında yaptığı yanlışlar için kendini eleştirmektedir. Artık yüzleşme vakti gelmiştir. Geçmişte ne olursa olsun artık güvendedir...

“Evrende tarafsız gerçeklik yoktur. Herkesin bakış açısına göre kendi gerçekliği vardır. Bu filtreler geçmiş deneyimleri ile koşullanmıştır. Zamanda ilerlemiyoruz, zaman bizim üzerimizden geçiyor.”

“Bu kadar az insanın ölmeden önce ruhuna sahip olması üzücü. Emerson, der ki – İnsanda nadir görünen şey özgün eylemdir – Bu, çok doğru.Çoğu kişi aslında başkasıdır. Düşünceleri, başkasının fikirleridir.Yaşamları taklit arzularıysa birer alıntıdır.”

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Minimalizm

Her dakika koşturmaca halinde geçiyor. Okul hayatı boyunca hep bir sonraki sınava çalıştıktan sonra şimdi iş hayatında yeni hedefler, kazanılan para yeni oluşan talepleri karşılamaya yetmeyebiliyor. İşin tuhaf yanı, gelirin arttıkça giderlerin de artması. Terfi aldıkça, yarattığımız kişisel imaj için harcamaların da artması. Hayat tarzımızın değişmesi ve daha büyük bir ev, daha lüks bir araba, tatiller, hediyeler, aksesuarlar ve ikinci bir araba, tekne… Belki oraya varmadan pes ediyor, belki de Jim Carrey gibi merdivenin en tepelerine çıkıp görüyoruz durumumuzu: “Keşke herkes zengin ve ünlü olsa da, cevabın bu olmadığını görseler.”  

Tüketim ve Kısır Döngü

Kendimizi, tarzımızı, hayata bakış açımızı tanımlamak için sahip olduklarımıza bir bakalım. Dünyadaki kapitalist düzen ve devamlı ürün satmaya ve dolayısıyla tüketimi coşturan sektörel faaliyetler bilinçaltımıza devam aynı mesajı veriyor: “Tüketiyorsun, öyleyse varsın.” Geçmişte sadece iki sezondan oluşan kadın sektörü bazı markalar için senede 52 sezona dönmüş durumda. Benzer eğilimler hemen hemen her sektörü ele geçiriyor.

Oysa ne kadar tüketirsek tüketelim içimizdeki boşluk asla dolmuyor. Ya o son basamağa hiç ulaşamıyoruz, ya da ulaştığımızda bizi hayal kırıklığı veya yaşlılık bekliyor. Hayatı yaşayacağım derken akıp gitmiş bir hayat…

Tüm bu koşuşturmacanın arasında bir dakikalığına duran ve kendine bakanlar başka bir şeyler yapmanın vakti geldiğini anlıyor ve bir arayışa giriyorlar. Ruhani arayışlar, gurular, felsefeler, daha sağlıklı beslenme ve çeşitli eğitim ve faaliyetler. Bu noktada bir tuzak daha bizi bekliyor olabilir. Hiç doymayan zihin bu sefer de kafayı ruhaniyet, sağlıklı beslenme, doğa-hayvan-insan hakları ile bozuyor. Kulağa da kalbe de hoş olan bu yanılsamanın yarattığı aynı kısır döngü. Kabus yerine daha tatlı bir rüya görmeye ve buna tutunmaya başlayan zihinle bir süre daha yol alıyoruz. Sonuçta zihnimiz yeni hedeflerle dopdolu olmaya devam ediyor.


Minimalizm Nedir?

Son zamanlarda popüler olan diğer bir kavram da minimalizm. Tüm bu yeni kavramlar gibi hemen fanatikleşme, özdeşleşme ve hayatımızı bu yeni kavramla doldurma tehlikesi ile karşı karşıya kalabiliyoruz. Yapılan en büyük hata soyut kavramları tam olarak idrak etmeden onu kimliğimizin bir parçası haline getirmeye çalışmak.

Nedir bu minimalizm?
Kimdir minimalist?

Genellikle her şeyi az kullanmak, az satın almak veya ucuz şeyler kullanmak gibi algılansa da minimalizm çok daha derin bir kavram. Evet minimalist hayat daha az kıyafetle daha az ayakkabıyla daha az daha az nesneyle hayatımızı sürdürmek. Peki neden böyle bir şeye kalkışalım? Bu kadar çok şeyi bu kadar ucuza almak varken, her şeyin milyon tane seçeneği varken neden daha azı ile yetinmeliyiz? Dışımız doldukça içimiz de doluyor. İçimiz doldukça dışımız daha da çoğalıyor.

İç dünya ile dış dünyamız daima birbiri ile ilintilidir. Dış dünyamızdakiler, içimizin bir yansımasıdır. Dışarıdan sadeleşmek – ki bunu becerebilirsek – yeterli değildir. İç dünyamızda da sadeleşmeli. Minimalizm sadece dışarıda değil içeride de olursa bir anlam taşır. Yoksa yeni akım ve kavramlar gibi klasik bağımlılıklarımızı bırakıp başka bir şeye bağımlı olma haline dönüşür. Eğer yola “ben minimalist olacağım” diyerek başlıyorsak baştan yanılırız.

Minimalizm kendimizi tanımladığımız her türlü maddi nesneden ve manevi duygu/düşünceden özgürleşmektir.

Tüm bu özgürleşme başladığında, zihnimiz çoğunlukla sessiz, etrafımızda yeterli bir boşluk ve yeteri kadar eşya olacaktır. Belki pahalı ve kaliteli bir ayakkabımız olacak ancak çok olmayacaktır. Bir çok şeye ihtiyaç duymadığınızda, daha fazla para getiren işlerde hırsla çalışmak yerine sevgimiz işleri yapmak, yaşamak için daha çok vaktimiz olacaktır. Tüketim dünyasında boş vakit satın alamazsınız. Yemek konusunda, tatlı, şeker, un vs gibi besinlerin az tüketilmesi ile kazanılacak sağlık, minimalist yaşamın bir ikramiyesi gibi… 

Gerçekten kim olduğumuzu ancak kim ve ne olmadığımızı anladığımızda keşfedebiliriz. Bunun için önemli araçlardan biri de minimalist bir düşünce ve yaşam tarzıdır. 

17 Temmuz 2020 Cuma

Rocketman

Onun en büyük isteği babasının ona sarılmasıydı. Son derece donuk olan babası ne onunla ne de annesine ilgi gösteriyordu. Annesi ise onun için babasını feda ettiğini söyleyerek ona en büyük yüklerden birini veriyordu. Keşke çocuk yapmasaydım diyordu. Annesini başka bir erkekle yakaladıktan sonra ona karşı saygısı iyice azalmıştı. Anne ve babası ayrılmıştı. Yıllar sonra yeniden evlenen ve iki erkek çocuğu olan babasını gördüğünde babasının üvey kardeşleriyle olan ilişkisinin yakınlığından dolayı delirmişti. Aradığı sevgiydi ancak kovaladıkça kaçıyordu ihtiyaç olan sıcak duygular... Reginald Kenneth Dwight ismini bile kullanmak istemiyordu. Özüne ulaşabilmek için olduğu kişiyi yok etmesi gerekiyordu.

Regi olmak ona çok ağır gelmeye başlamıştı. Kendini ifade edebildiği tek alan genç yaşında tanıştığı piyanoydu. Anneannesinin teşvikleri ve desteği ile piyano çalma yeteneğini geliştirdi. Belli grupların arkasında çalmaya başladı. Kısa süre içinde yeteneği ile ön plan çıkıp ünlü olmak yolunda basamakları hızlıca tırmandı. Artık onu herkes tanıyordu: Elton John ismiyle...

Bu yeni isimle beraber gelen şöhret, para, uyuşturucu, alkol, eğlence ve cinsellik... Onu daha da derin bir çukura itiyordu. Artık durması, çocukluğuna dönmesi ve sadece babasının sarılışına ihtiyacı olan çocukluğuna sarılması gerekiyordu. Belki de tek gerçek dostu, söz yazarlığını yapan Bernie onun yanındaydı. Artık kendi olabilirdi. Yaşadığını ne varsa bugün burada olmasını sağlamıştı.

Artık sevmeye ve sevilmeye hazırdı. İçinden geldiği gibi müzik yapmaya hazırdı. AIDS hastalığı ile mücadele için 450 milyon bütçe toplamaya hazırdı. Daha da tuhaf giyinmeye hazırdı, çocuk yetiştirmeye hazırdı. O artık Sir Elton John olmaya hazırdı...

15 Temmuz 2020 Çarşamba

Happy-Go-Lucky


Hepimiz dünyaya gelişimizden bir süre sonra oldukça savunmasız bir bedene sahip olduğumuzu anlarız. Hayatta için uyum sağlamamız gerektiğini kolaylıkla anlarız. Oysa uyum sağlayarak ailemize ve daha sonra çevreye ait olmak o kadar da kolay olmayabilir. Ancak bir şekilde hayatta isek çeşitli metotlar ile bunu başarmışız demektir. Başımıza gelen her travmatik durum değişik metotlarla beraber kişilik parçalarımızı oluşturmaya başlar. Ne kadar çok olay o kadar çok parça.

Değişik bakış açılarına göre sınıflandırılabilecek bu parçaların en basit hali; çocuk-yetişkin-ebeveyn üçlemesidir. Bu haller aldıkları stratejiler ile farklı farklı duygularla özdeşleşebilir. Happy-Go-Lucky filmin kahramanı 30 yaşındaki Poppy (gerçek ismi Pauline) küçük çocuklara öğretmenlik yapar ve uzun süredir bir ev arkadaşı ile beraber yaşamaktadır. Poppy’nin en belirgin parçası durmadan şaka yapan, gülen çocuksu parçasıdır. Hemen hemen her öğretmen gibi fazla veren, yardımsever bir hali vardır. Öğrencilerinin yanında ebeveyn yönü devreye girer gibi olsa da aşırı neşeli ve espri yapan yönü çok güçlüdür.


Dışarıdan bakıldığında mutlu ve neşeli gibi görünen Poppy, bir çok yönünü baskılamaktadır. Geçmişine dair bir bilginin olmadığı filmde, küçük bir ipucu vardır. Poppy bir kitapçıda gezerken bir kitaba gözü takılır: Gerçeğe giden Yol... Poppy “oraya gitmek istemem” der...  

Günlük hayatında Poppy bazı insanları hayatında çeker. Bazıları her zaman olduğu gibi yardım edeceği, devamlı mutlu etmeye çalışacağı kişiler... Bazıları ise onun içinde bastırdığı yönleri temsil eden kişiler. Son derece ciddi, mutsuz, karamsar ve öfkeli olan sürücü kursu öğretmeni... Son derece kontrolcü ve planlı kız kardeşi... Hayal kırıklığına uğramış dans hocası...


Aynı evde yaşadığı ev arkadaşı bile artık onun eşi gibi gözükmektedir. Belki de çocukluğunda yeteri kadar beslenemediği ebeveynlerinden bir tanesinin yerine koyduğu erkek arkadaşı ile ev arkadaşının kıskançlık dolu bakışlarına maruz kalır. Poppy’nin bu olumlu ve şakacı maskesi aynı bir Joker rolü gibidir ve saptırıcı yönü ile oldukça tehlikeli olabilir. Bu parçaların neyi koruduğunu anlamadığı sürece Poppy’nin gerçek huzuru yakalaması oldukça zordur.

28 Haziran 2020 Pazar

Not Alone



Geçmişin tüm hayatını etkiler. Zihin geçmişi genlerle geleni kendi deneyimlerine kadar ve geleceğe yansıtır. Bizi hayatta tutmak ve en az enerji harcayarak yaşamı idame eden bir mekanizma inşa eder. Bu durumda; otomatik pilotta yaşayan herkes için hayat geçmişin etkisi ile devam eder. Zihinde yerleşmiş tüm duygu ve düşünceler yaşamı belirler. Tüm suçlu genlerimizin sahibi atalarımız ve bizim deneyimlerinizin tam göbeğinde olan ebeveynlerimizdir. Oysa tüm bu olanlara başka bir bakış açısı ile bakmak mümkün müdür?

Not Alone filminin kahramanı Roy’un hayatı babasının aileyi terk etmesi ile allak bullak olmuştur. Bu da yetmezmiş gibi erkek kardeşi vefat eder ve bu durumdan kendisini suçlar. Bu suçu paylaşacak birini aramaktadır. Babasının gitmesine annesi sebep olmuş olabilir. Bu geçerli bahanedir. Annesi babasının evde kalmasını sağlasaydı kardeşi de belki hayatta olacaktı. Annesine olan öfkesinden dolayı hakaretler yağdırdıktan sonra Roy kendini sokakta bulur. Yolda çantasını da çaldırdıktan sonra Roy’un cebin 200 doları ve kıyafetlerinden başka hiç bir şeyi kalmaz.

Gecelediği parkta onun gibi evsiz bir kızla tanışır. Gitar çalıp şarkı söyleyen bu kız, benzer durumda olmalarına rağmen bu tanıştığı kişinin değişik görüşleri vardır. Bir çöp tenekesini bile sorgulamaktadır. Lakin silindir şeklinde bir tarafı açık metal bir kutuya ‘çöp tenekesi’ olarak isimlendiren insanlıktır. Herkes de bu bilgiyi doğrudan kaydeder. Bir süre sonra sorgulanmadan doğru ve gerçek olarak kabul edilir. Elbette çöp tenekesi bizi derinlemesine etkilemez ancak psikolojik duygu ve düşünceler, inançlar bizi oldukça derinden etkiler.


Roy, bakış açısını değiştirmeye başladığında fark eder ki, kardeşinin babası o değildir. Kendi babasının yüklerini taşımaktadır. Kardeşi de fiziksel olarak olmasa da ruhu her zaman onun yanında. Yapması gereken ise yaşayarak kardeşini onurlandırmak... Ve yaşama, kaderine evet demek!

23 Haziran 2020 Salı

Precious

Her şey Evren’in bir hediyesidir. (Ken Keyes Jr.)
Her kızın ilk flörtü babasıdır. Karşı cinsle tanışması babası aracılığı ile olur. Çocukken babasından gelen türlü söz ve davranış çocukların hayatında çok önemli etkilere sebep olur. Onun yaşadığı belli de olabilecek en kötüsüydü. Kendi çocuğuyla aynı babayı paylaşıyorlardı. Annesi onu kendi kocasını çalmakla suçluyor, kendi acizliğini öfke olarak yansıtıyordu. Her şey yetmezmiş gibi şimdi babasında ikinci defa hamileydi.

Tüm bunlarla nasıl başa çıkıyordu? Son derece izole bir hayat yaşarken, aldığı aşırı kilolar onu duygusal darbelere karşı koruyamıyordu. Ne zaman dayanılmaz bir durumla karşılaşsa hayal gücü devreye giriyordu. Zihni bir korkuma mekanizması oluşturmuş; acı dayanılmaz hale geldiğinde bir şarkıcı olarak o mekanı ve zamanı terk ediyor, bir gösterinin baş kahramanı oluveriyordu. Bu korkunç durumun belki de tek avantajı ona ilginç bir hayal gücü verilmiş olmasıydı. Her gün yazıyordu...

Okulda veya sosyal destek organizasyonunda anlaşıldığını düşünmüyordu. İlk çocuğu zihinsel olarak geriydi, annesi ona kötü davranıyor zaman zaman şiddet uyguluyordu. Onun için sevginin tanımı buydu. Sevgi, şiddet ve istismardı...


Evren’in hediyesi neredeydi? Destek neredeydi? Bu sorular onu çok zorluyor, o da dönem dönem sertliğe ve kabalığa baş vuruyordu. Başka bir şey bilmiyordu ki? Belki anne ve babası da başka bir şey görmemişti. Ancak bu bakış açısına sahip olmak için çok küçüktü ve taşımayacağı kadar ağır yükleri vardı. Önce bu yüklerden kurtulmak ve çocuklarına anne olması gerekiyordu. Destek ona öğretmeninden geldi, karşılıksız sevgi ona o kadar yabancıydı ki, sıcak ama acıtmayan bir duygu onun için yepyeni bir şeydi. Biraz da olsa umut ışığı görüyordu artık. Bedelini ödemeden bir grupta ait olmak ve güvenli olmak ne kadar da hoş bir histi. Sonrasında hediyeler de gelecek miydi? İsmi gibi değerli hissedecek miydi? Değerli hediyeler gelecek miydi?..

9 Haziran 2020 Salı

18 Regali



Annesini hiç tanımamıştı. Çok küçükken nerede olduğunu bile bilmiyordu. Bir gün babası onun annesinin onu doğurduğu gün öldüğünü söyledi. Annesi ölmeden önce ona her doğum günü için bazı hediyeler almıştı. Öleceğini biliyordu. Her doğum gününde annesinden gelen hediyeleri alıyordu ancak Anna çok kızgındı bir türlü kabullenemiyor, onu hiç tanımayan annesinin aldığı hediyeleri beğenmiyordu. Babasına da öfkeliydi. Onun başka bir kadında olması da ona bir fayda sağlamıyordu.

İçindeki bir ses hep ona daha tehlikeli şeyler yapmasını söylüyordu. Belki de böyle hayat buluyordu. Tehlikeli yükseklikten havuza atlıyor, eve geldiğinde ise babasına devamlı itiraz ediyordu...

18. doğum günü yaklaştığında mucizevi bir şey oldu. Bir anda annesinin ona hamile kaldığı anda buldu kendisini... 18 yıl öncesindeydi. Nasıl olabilirdi böyle bir şey? Bu umulmadık karşılaşma Anna’nın kendi annesinin ve babasının neler yaşadığını anlaması için çok büyük bir fırsat olacaktı. Her şeye tanık oluyordu: Annesinin hamileyken hastalığa yakalandığını öğrenmesi,  babasıyla bunu bir türlü paylaşamaması, paylaştıktan sonra da babasının geçirdi şok. Her şey ne kadar zordu onlar için ancak her şeyden öte anne ve babasının arasındaki sevgiyi görmüştü. Büyük bir sevginin, büyük bir aşkın çocuğuydu...

Annesini daha yakından tanımaya karar verdi. Bakıyordu bir türlü ortak bir yön bulamıyordu. Oysa annesi de kendisi de inatçı, dediğini yaptıran karakterde kadınlardı. Gittikçe yakınlaşan anne kız beraber zaman geçiriyorlardı. Anna annesine doğum günü hediyeleri seçmesi için yardım etmeye başladı. Hiç beğenmediği piyona yerine bateri aldırmak gibi daha çok hoşuna gidecek hediyeler aldırmaya başladı.


Anna artık anne ve babasını daha iyi anlıyordu. Annesini tanımak, babasının nasıl fedakarlıklarla onu yetiştirdiğini görmek ona farklı bir bakış açısı kazandırmıştı. Annesi fiziken yanında olmasa da, kader onları ayırsa da, her zaman annesi ona destek olabilecekti. 

Anne demek hayat demekti. Artık annesinden almaya başlayabilirdi. Artık üzgün ve öfkeli olmaya gerek yoktu. Annesiyle hiç kuramadığı bağ aslında her zaman oradaydı. Artık yaşayabilirdi, şimdi hediyeleri kabul edebilirdi. Annesini onurlandırıp ondan aldığı hayatla güzel bir şeyler yapabilirdi.