12 Kasım 2018 Pazartesi

Alpha



20,000 yıl bin önceki atalarımızın en büyük derdi hayatta kalmaktı... Avlanma görevi erkeklerindi. Fiziksel olarak bir çok hayvandan daha zayıf olan atalarımız, taşları yontarak, onları keskin hale getirerek ilkel av silahlarında ustalaşırken beraberce hareket ederdi. Hayatta kalmak, avlanmak, uzun mesafeleri gidip geri gelmek için gereken tüm bilgeliğe sahiplerdi. Yemek, çoğalmak ve av hazırlığı dışında bir stresleri yoktu atalarımızın. Beraber yaşadıkları bir kabileleri varsa güvendelerdi. Bu güveni güçlendiren kabilenin lideriydi. Lider, avlanacak gençleri seçer, herkesin önünde tehlikeye atılırdı. Onun güvenirliliği kabile için kritikti. Benzer bir durum kurt sürülerinde de vardı. Sürünün liderine alfa deniyordu.

Film, zamanımızdan yaklaşık 20,000 yıl önce geçiyor. İnsanlığın konuşmayı 50,000 yıl önce öğrendiğine dair tahminler var. Filmde de insanlar o zamanın dili ile konuşuyor. Kabilenin lideri oğlunu yetiştirir ve onu ava çıkartır. İlk avda oğul ulaşılması imkansız bir yere düşer ve hareketsiz bir şekilde kalır. Onu kurtarmaya çalışan lideri tutarlar. Onun lider olarak kabile karşı sorumluluğu vardır ve kendi hayatını riske atamaz. Oğlunun mezar taşları konur ve kabile eve döner. Olaylar oğlanın tek başına hayatta kalma mücadelesi ile devam eder.


Oysa tek başına nasıl hayatta kalacaktır? Kışın başlangıcıdır. İnsan beraber bir şekilde hareket ederek hayatta kalır ancak onun ilerlemesinde en önemli özelliklerinde biri iletişim yeteneğidir; sadece kendi aralarında değil, diğer hayvanlarla da...

İşte ümidinin kesilmeye başladığı anda o mucizevi dostluğun ilk adımı atılır. Kendini savunmak için yaraladığı alfa kurdun yarasının iyileştiren insana kurt da dostça cevap verir... Belki de şu anda gördüğümüz tüm köpek veya kurtların atası insanla olan dostluğun ilk tohumunu atmıştı. Ne de olsa kurt insandan daha eskiydi. Araştırmalara göre kurtların ataları 60 milyon yıl önce dünyada vardı. İnsan ona saygı gösterdiği sürece o da insana sadık bir yardımcı olacaktı.

25 Ekim 2018 Perşembe

Pervana – The Breadwinner

“Her şey değişir Pervana. Hikayeler bize bunu hatırlatır.”
Zihnin en büyük derdi hayatta kalmak. Kendi bedenini hayatta tutmaya çalışan zihnin önceliği kendisi; bu sebeple biraz bencil. Çelişkisi hayatta kalması için diğerlerine ihtiyacı olması. Doğada insan bedeni tek başına hayatta kalmak için gerekli fiziksel özelliklere haiz değil. Bunu mağara dönemini hatırlayınca daha iyi anlayabilir ve beynimiz hala aynı beyin... Dolayısıyla hayatta insanların hayatlarını kalmak kabileye ait olmaktan geçiyor. Benin yerini biz alıyor. Biriktirmeye veya sahip olmaya başlayana kadar sıkıntı yokken, sahip olma yanılması ile biz diğerlerine karşı olmaya başlar. Sahip olduğunu kaybetme korkusu ve başkasının sahip olduğunu ele geçirme arzusu savaşları besler. Bu savaşlara başka olgularla beslenir. Irk, dil, millet ve inanışlar ayrımı zenginleştirir...Bir kısır döngü bu şekilde devam eder. Hemen hemen her ülkenin tarihi aşağı yukarı böyledir. Özellikle de İpek Yolu üzerinde olan Afganistan iseniz...

Pervana filmi 2000’li yılların başında Taliban’ın iç savaşta olduğu zamanı konu alıyor. Bu sefer de dinleri adına savaşan askerlerin yönetimi ele alarak baskıcı bir yönetim ortaya çıkar. Kızların okuması yasaklanmış, erkeklere sakal, kadınlara peçe zorunluluğu getirilmiştir. Hatta kadınların tek başına örtülü bile olsalar dışarı çıkma yasağı getirilmiştir. Televizyon, sinema ve müzik yasaklanmıştır. Tüm bunlar inanca dayalı olabilir mi? Yasaklar, cezalar, idamlar, çocuk yaşta kızlarla evlenmeler... Bunlar inancın eseri olabilir mi? “Kim olursan ol, gel” diyen Mevlana’nın bakışının tam zıddı ve sonucu zulüm olan her akım, yıkıcıdır ve gerçek dindarlıkla ilgisi yoktur.

Filmin ismi ailesinin üçüncü çocuğu olan kızın ismidir. Abisi ölmüştür. Ailede onun ölümü ile ilgili hiç konuşulmaz. Bu sır bir çeşit dışlamadır. Pervana’nın bir ablası, bir de erkek kardeşi hayattadır. Topal kalmış babası ile evdeki eşyalarını satarak hayatta kalmaya çalışırlar. Babası onu hikayeler ile besler. Bir gün kıza gözünü dikmiş bir asker, Pervana’nın babasını hapishane attırır. Artık evin erkeği yokken hiç biri evden dışarı çıkamaz. Pervana ise Ateş ismini alarak artık erkek çocuğu kılığında evi geçindirir.


Ölen abisini Süleyman gibidir artık... Hem erkek gibidir, hem de babasının yokluğunda eve ekmek getirendir. Ailede görülmeyenin, erkenden ölenlerin kardeşler veya daha sonraki nesiller tarafından temsil edilmesi sık görüne bir durumdur. Erkek kardeşini de oyalarken uydurduğu hikayenin de kahramanı ölen abisidir...
Sözlerini yükselt, sesini değil. Çiçekleri büyüten yağmurdur, gök gürlemesi değil.

19 Ekim 2018 Cuma

Next Gen



Bir şekilde belleğinizde bir arıza olduğunu düşünün ve sadece belli miktarda anıyı zihniniz tutabiliyor. Yeni bir anı için eskisini silmek zorundasınız. Hangi anıları tutardınız? Sizi üzen, korkutan, öfkelendirenleri mi? Yoksa sizi mutlu eden mi?

Next Gen filminin yeni robotunun belleği bozulur ve kısıtlı anılar ile her akşam belli anıları silmeye zorlanır. Oysa en iyi arkadaşı Mai ile hiç bir anıyı silmek istemez.

Robot için bile çok basit olmayan oldukça karmaşık bir durumdur bu. Hafızamız ne işe yarar ki? Pratik olarak beynimiz en önemli görevi bedeni hayatta tutmaktır. Bunu yapabilmek için kullandığı önemli bir bilgi merkezi deneyimlerimizle oluşan anılardır. Temel altı duygumuzun sadece bir tanesi olumludur. Hayatta kalmak için mutlu olmak değil, güvende olmak gerekir. Biyolojik olarak beynimiz maceracı olmaktan ziyade endişeli bir tiptir. Önce tamamen güvende olmak ister. Dolayısıyla bizi korkutan ve üzen anılar önceliklidir. Bu fiziksel olarak bizi bazı tehlikelere karşı korusa da, psikolojik olarak zarar vermeye başlar.

Hafızanın diğer bir özelliği ise epozodik yani hikayesel hafızanın, her anımsanışında ufak ufak değişmesidir. Duyguya bağlı olarak daha dramatik veya daha olumlu hatırlamaya başlayabiliriz. Oysa bizi derinden yaralayan olaylarda acı fazla olduğu için duygu merkezi ile anıların depolandığı ve bir anlamda işlendiği neo-korteks arasındaki bağ kesilir. Korteks aynı zamanda sözcüklerin merkezidir. Yaşanan ağır duygular ham halde bekler ve sözcüklerle de ifade etmek zordur.


Robotumuzun en iyi arkadaşı Mai’nin anne ve babası, o henüz çocukken tartışıp dururlar. En sonunda futbolcu olan babası evi terk eder. Bu yetmiyormuş gibi kısa bir süre sonra babası bedenen bu dünyadan ayrılır. Anne kendini teknolojik oyuncaklara verirken, Mai görülmeyen bir çocuktur. Daha sonra asi bir ergene dönüşmeye başlar. İç dünyasındaki öfke, dışarıdaki çekişmeler ve şiddet olarak yansır. Robot ise onu hayatta tutan parça gibidir. Mai de babası gibi futbol oynamaya bayılır.

Robot silahlarını sevgi dolu anılarına tercih eder. Sevgi, yeni bir yol bulmuş ve hayat yeniden akmaya başlamıştır...

18 Ekim 2018 Perşembe

The Escape



Hayatı zor başlamıştı. Babası yoktu. Annesi ise garsonluk yaparak evi zar zor geçindiriyordu. Annesinin en büyük dileği kızının iyi bir koca bulup kendisini kurtarmasıydı. Öyle de olmuştu. Her gün işe giden, geliri yerinde bir kocası ve iki de çocuğu vardı. Küçük de olsa, hafta sonları mangal yapılacak bir bahçeleri bile vardı. Her gün kocası gittikten sonra çocukları hazırlıyor, evi temizliyor, yemek yapıyordu, çocukları okuldan geri alıyordu. Güvenli, rutin bir hayatı vardı...

Oysa tüm sabit hayatın içinde bir yanı ölü gibiydi. Kocasının görevmiş gibi onunla – o yokmuş gibi – beraber olması onun canını yakıyordu. Gözlerinden süzülen göz yaşlarını kimse görmüyordu. Öte yandan annesinin “Sana rahat batıyor” diyen sözleri kulağında çınlıyordu. Ne olursa olsun, artık bunalmıştı. O bir kadındı; değişik bir şeyler yaratmak istiyordu, sosyalleşmeye ihtiyacı vardı... Her şeyden öte sevgiye...

Sanatla ilgisi vardı, Londra’da bir kurs buldu. Eşinden ona destek olmasını istedi. Oysa eşi olan bitenden haberdar değildi. Onu anlamıyor ve görmüyordu. Davetler de bile devamlı eşinin arkadaşlarına hizmet etmesi taraftarıydı. Kocasına derdini anlatmaya çalıştığında ise ya öfkeleniyor ya da kendince metotlar ile onun gönlünü almaya çalışıyordu. Sonunda yine aynı noktaya geri geliyor, içi can çekişiyordu.
Artık canına tak etmişti: Kaçacaktı!..


Fiziksel olarak kaçmak, belki başka biriyle tanışmak, bir çimdik nefes almak... Kulağa hoş geliyordu. Yeniden yaşadığını hissedebilirdi artık. Peki ya kalıcı çözüm, kalıcı bir değişim..? Tüm bu kaderin ardındaki görmek için yeterli olacak mıydı?.. Kendi içini görmesini sağlayacak mıydı?..

Kaçış keşfetmeye dönüşecek miydi? 

17 Ekim 2018 Çarşamba

First Man - Ay'da İlk İnsan

“İnsan için küçük bir adım, insanlık için büyük bir adım.”
Bu sözün sahibini hemen hemen her insan bilir. Bilmeyene de aya giden ilk insanın adını sorduğunuzda bilecektir... Neil Armstrong. İkinci olan kim? Genelde bu soruya doğru cevap verme oranı dramatik bir şekilde düşer. 

First Man filmi isminden de anlaşılacağı gibi aya ayak basan ilk insanın hayatını konu alıyor. İkinci olan Buzz Aldrin’i değil. Zihinler her zaman ilk olan olanlara puan vermeye ve onları hatırlamaya yatkındır. 

Peki kimdir Neil Armstrong? Hepimizin aklında az da olsa bir imajı vardır? Aya gitmek! Kahraman, yetenekli, mutlu?.. Buzz belki de çok şanslıdır. Ünlü olmanın diğer insanlarda yarattığı yanılsamadan o kadar etkilenmemiştir.


Neil, savaşa katılmış ve sonrasında sıra dışı uçuşlar yapan sivil bir uçak pilotudur. Karısı onu sabit olarak nitelendirdiği için evlenmiştir. Karısının arayışı güvenli ve fazla değişmeyen bir hayattır. Neil, uzun badirelerden sonra Apollo 11'e kumanda edecek astronot olarak seçilir. 8 yıllık çalışma ve bir çok arkadaşının ölümünün ardından aya gidecek insan olarak seçildiğinde ona ısrarla sorarlar: “Nasıl hissediyorsun?” Cevap: “Memnum oldum.” Herhangi bir mimik ve duygu olmadan. 

Neden bu kadar donuk? Neden hiç duygusu yok? Disiplin ve ciddiyet diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Neil, savaş travmalarının yanı sıra kaybettiği kızı ve yeni kayıplar, onun donmasına sebep olan faktörler. Kimseyle kızı hakkında konuşmaması ve duygularını hissetmemesi, onu soğukkanlı bir şekilde görevlerde yer almasını sağlamış. Filmde özellikle eşinin evi ve iki oğlunu toparlama çabasını görüyoruz. Son derece riskli görevi öncesinde onlarla veda etmeyi bile ihmal edecek kadar donmuş bir adam... Travmaları kimsenin umurunda değil, herkes kahramanlığı ile ilgili...


Öte yandan konunun diğer bir boyutu var. Aya gitmek... Apollo 11 öncesi harcanan para ve hayatlardan dolayı protesto edilen NASA, aya iniş gerçekleşince yaklaşık 400 milyon kişi televizyondan canlı bir şekilde izliyor ve alkışlıyor. Elbette Aydan dünyaya bakmak, bakış açısını muazzam bir şekilde değişir. Kaya ve tozdan başka bir şey olmayan Ay’a gitmek gereksiz bir zahmet gibi gözüküyor. Asıl amaç ise Rus’larla girilen rekabet. Karşılaştırma ve rekabet kararların ardında olduğu sürece şefkat ve sevgiye yer kalmaz... 

Keşif, yaratıcılık içimizde, ruhumuzda var; buna kıyas ve rekabet girdiğinde Amerika kıtasında yaklaşık 200 milyon yerli kişi öldürülüyor, kuantum fizikçileri atom bombasının yapılmasını sağlıyor. Ezbere taktir etmeden önce her konuda detaylıca ötesine bakmak gerekir... 

9 Ekim 2018 Salı

Hayat Akıp Gidiyor mu?

Ne zaman sevdiğimiz bir yakınımız bu dünyadan göçse, ilk şoku atlattıktan sonra döner bir kendi hayatımıza bakarız. Bir an bile olsa bizim de kaçınılmaz olarak bu dünyayı bırakacağımız gelir aklımıza...


Ne kadar da çabuk geçiyor hayat? Bize hediye edilmiş bu hayatı nasıl geçiyoruz? İşte bunu anlamak için yapılacak işlerden biri “yaşam çarkı”mızı çıkarmaktır. Bir gün boyunca neler yapıyoruz? Ortalama değerleri bulmak için yapılan faaliyetleri haftalık veya aylık da düşünebileceğimiz bir çalışmadır bu. Yemek, uyumak, banyo dışında neler yapıyoruz? Genellikle ortaya çıkan ilk rakamları alt alta topladığımızda yirmi dört saati bulamayız.
Bu kadar yoğun ve meşgul hayatımızdaki kayıp saatler nerededir? Bir daha içtenlikle baktığımızda biraz daha yaklaşırız ancak tam değil... Lakin beynimizin temel görevlerinden biri asgari düzeyde enerji harcayarak bizi hayatta tutmaktır. Biz dediğimiz beden ve zihindir... Oysa ruhumuzun tek amacı bedeni hayatta tutmak mıdır?
Hayattan keyif almak, derin bir huzur duygusu ile daha etkili, enerjik ve sağlıklı yaşamak istemez miyiz? Peki neden olmuyor? Günlerimiz nasıl geçiyor? Kayıp saatler nerede?
Beyin, en kısa yoldan bedeni hayatta tutmak için daha önce deneyimlerini ve öğrendiği bilgiyi işler ve çoğunlukla otomatik bir tepki vererek davranışlarımızı oluşturur. Bir çok fiziksel aktivite için bu faydalıdır. Her seferinde nasıl yürüyeceğimiz, nasıl araba kullanacağımızı keşfetmek zorunda değiliz. Bu oto-pilot bir süre sonra bize bir alışkanlıklar zinciri oluşturur. Bu alışkanlıkla genellikle zevk alacağımız durumları artırmaya, acı çekeceğimiz durumları azaltmaya yöneliktir. Sonra da bir bakmışız rutinler içerisinde geçiyor hayat. İlacımızı bile aldığımızı bilinçli bir şekilde hatırlayamaz ve ikincisini alırız. İşte bu işlerin rayından çıktığı andır.

Zevk aldığımız eylemlerin tekrar tekrar yapılması, alınan zevkin giderek azalmasına rağmen devam eder. En sonunda o eylem de bir alışkanlığa dönüşür. Zihnin tepkisi geçmişin tekrarıdır. Bellek, anılar ve bilgi deposudur. Bunların çoğunun dışarıdan alırız.
Zihnin çalışma şeklini anladığımızda onunla özdeşleşme sıkıntısından dolayısıyla alışkanlıklardan özgürleşmek mümkündür.


Düşünüyorum öyleyse varım” demiş ünlü filozof... Bilim insanlarının araştırmalarına göre her gün beynimizde 50,000 ila 70,000 düşünce geçer. Bu da dakikada yaklaşık 50 düşünceye denk gelir, saniyede bir düşünceye yakın! Diğer ispat edilen fenomen ise, beyindeki tepkilerin henüz bilinçli bir şekilde biz karar vermeden oluşması. Nörobilimciler buna ‘veto hakkı’ diyor. Beynin verdiği otomatik kararı bilinçli bir şekilde veto edebiliyoruz. Bu iki bilgi ışığında şu karara varabiliriz: “Düşünen biz değil, beynimizin kendisi...”

Zihnimizi ve tepkilerini biraz gözlemlersek bu durum kendimiz de görebiliriz. Aynı durum alışkanlıklar için de geçerlidir. Rutinler içerisinde yaşayarak hayatı kaçırırız. Özellikle de alışkanlık bize zarar veriyorsa ya da boşa zaman harcamaktan oluşuyorsa. Elbette faydalı alışkanlıklarımızı tutalım, ancak onların da farkına varabiliriz. Güneş batışını izlemek, bir çiçeği koklamak alışkanlığa dönüşmüşse artık ölüdür, oysa her koklamada düşünce olmadan, yorum veya tepki sadece koklamanın olması yaşamdır.

Nefes almak da genelde otomatik gerçekleşir, oysa bilinçli bir şekilde diyafram nefesi aldığımız nefesimiz son derece iyileştirici, canlandırıcı bir hal alır. Eğer oradaysak, her hücremizle dikkatimiz oradaysa, geçmiş veya gelecek yoktur, zihin sessizleşmeye başlar. Yaratıcılık ve yeni için gerekli olan sezgilerimiz için uygun ortam hazırdır artık. Sezgi ile tecrübe genellikle karıştırılır. Derinden gelen sezginin; bilme durumunun tecrübe ile bir ilgili yoktur. Tüm bilgi ve deneyimler geçmişe dayalıdır ve yeni olma şansı yoktur.

Alışkanlıklarımızı, zihnimizi gözlemleyerek onlarla özdeşleşme problemini aşabiliriz. Bu, meditasyondur... Tüm özdeşleşmelerin bittiği noktadır. Sezgilerimizi dinlediğimizde artık bizim ve başkalarınında yararına bir yaşam tarzı ortaya çıkmaya başlar. Artık içimizden gelen, sevdiğimiz işleri yapar buluruz kendimizi... Sevmek alışkanlık olamaz, sevginin kaynağı zihin değildir. Sevgi her zaman canlıdır...

28 Eylül 2018 Cuma

Nappily Ever After



Çocukluğundan beri hep mükemmel olması gerekiyordu. Teninin rengi genelden farklıydı. Ona bir şey yapılamıyordu belki ama saçının kıvırcıklığına çözüm vardı. Görünümünü şık ve bakımlı olarak desteklemek olasıydı. Nereden mi öğrenmişti tüm bunları? Çocukken benzer durumları yaşayan annesinden...

İş yerinde, sevgilisinin yanında hep mükemmel görünmek için uğraşmalıydı. En büyük düşmanı ise yağmur ve saçlarına yaklaşan bir çift el... Hatırlıyordu; çocukken bir gün bir partide havuza atlamış ve saçları hemen kıvır kıvır olmuştu. Tüm çocuklar onunla alay ederken annesi de bir o kadar kızmıştı. Babası da pek ortalıkta yoktu. Annesi ile arası açık olan baba, ileri yaşına rağmen iç giyim mankeni olmak için kolları sıvamıştı. Onun nasıl dertleri vardı acaba?

Her şeye rağmen, çabalarını sonuç veriyor gibiydi. Reklam ajansında bir işi, doktor bir sevgilisi vardı. Bu doğum gününde kesin ona evlenme teklif edecekti. Her şey annesinin hayal ettiği gibi ilerliyordu. Ta ki yüzük yerine bir köpek gelene kadar. Bu hayal kırıklığından sonra yaşadığı hafif depresyon ve olaylar, ona hediyelerini hazırlamıştı.

Ne onun istediği, ne de beklediği şekilde... İhtiyacı olan ufak destek babasından gelmişti. Kendisi olabilir. Olduğu gibi, rol yapmadan da yaşayabilirdi hayatını. Hayatına giren ufak kız çocuğu ona en dobra mesajları veriyordu. Her geçen gün üstüne geçirdiği maskeleri bıraktıkça doğal bir çiçek gibi açmaya başladı. Bir şey olma çabası, bir şeyleri başarma çabası, bir şeylere sahip olma ve onları elde tutma çabası tamamen bir kısır döngüydü... Sonunu da yok gibiydi. Sahne olanı fark ettikçe, içten gelen bir sezgi ile kararlar alabiliyor ve hayatına çektiği insanlar da değişiyordu. Artık nefes alıyordu...