12 Kasım 2019 Salı

Into The Wild


Yolu olmayan ormanlarda mutluluk vardır,
Yalnız yürünen deniz kıyısında sevinç,
Kimsenin bilmediği topluluklar vardır derin denizlerde,
Tınısında da müzik,
İnsanları sevmiyorum diyemem, ama doğayı daha fazla...
[Lord Byron]

Onları mezun oldukları okulun önünde görüyordu. Babasının ve annesinin okulun önünde görüyordu. Mezun olmak ve evlenmek üzereler. Yanlarına gidip dur demek istiyorum. Çocuklarınıza kötü şeyler yapacaksınız, hatta ölmek isteyeceksiniz. Onların yanında gidip onlara lütfen yapmayın demek istiyordu. Ancak bunu yapamazdı, yaşamak istiyordu...

Annesi ve babası onun hayatı için her şeyi düşünüyordu. Eğitimi; okuyacağı üniversite, alacak yeni araba... Oysa onun istekleri bunlar değildi. Kitaplarla beraber iç dünyasına yolculuk etmeyi daha çok seviyordu. Tostoy ve  Jack London gibi... O aşırı korumacı bir aileden ve para odaklı bir dünyadan uzaklaşmak istiyordu. Okumak, sistemin içerinde çalışmak, evlenmek ve mutsuzluklarını çocuklarına yansıtmak ona göre değildi. Sistem para odaklıydı... Bu hayatın gerilimi eve yansırdı. Evde şiddet dolu bir tiyatro içerisindeydiler; oyuncular hem yargıç hem de sanıktı... Anne ve babası ilk milyon dolarını kazandıktan sonra daha açgözlü oldular. Bir ara boşanmaya bile karar vermişler sonra vazgeçmişlerdi. O sırada inanılmaz bir soru sormuşlardı: “Biz boşanınca hangimizde kalmak istiyorsunuz?  Bu onu ortadan ikiye ayırmıştı. 'Keşke boşansalardı' diye düşünmüştü.


Üniversite parasını hayır kurumlarına bağışlayıp batıya doğru ilerlemeye başladı. Karşılaştığı insanlar ona ilginç bilgiler verir. Biri ona avlanmayı öğretir. Biri ona akıl verir, biri ona bilgelik verir. Hatta evlat edinmek isteyen bir yaşlı adama bile rastlar...

Küçükken anne ve babasının kavgalarını, fiziksel şiddetlerini hatırlıyordu. Anne babasının arasında problemlerin yükünü kardeşiyle beraber taşıyordu. Lise çağlarında başka birilerinden aile sırlarını öğrenmişti. Babası annesi ile tanıştığında evli olduğunu öğrendiğinde dünyası başına yıkılmıştı. Hem de bir çocukları varmış. Anneleri o zamanlar bir metres konumundayken onun karısı olup onun suçuna ortak olmuştu. İlk çocuğunu da reddetmiş olan babasına öfkeliydi. Ailede herkesin ait olma hakkı vardı. Yarım kardeşinin dışlanması, belki de onun da kendisini dışlamasıyla sonuçlanıyordu.

Tüm seyahatlerin sonunda kuzeye ve daha kuzeye gitti; Alaska’ya. Orada terk edilmiş bir otobüs buldu. Bu otobüste tek başına ancak yalnızlık hissetmeden yaşadı. Mutlu olmak için insanlara ihtiyacı yoktu, Tanrı her yerdeydi. Artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecekti...Kaderi ne olursa olsun, o yaşamı, yaşayarak ölümü seçmişti. Doğanın içinde, doğa ile bir...

Eğer insan hayatının mantık tarafından yönetildiğine inanırsak yaşama ihtimalini yok etmiş oluruz.

1 Kasım 2019 Cuma

Ram Dass, Yuvaya Dönüş

“Bizler ruhtan ibaretiz. Ruhlar olarak, zamana ve uzaya bağımlı değiliz. Biz sonsuzuz.”
Bunlar Ram Dass’ın sözleri ve farkına varanların sözleri. Ram Dass veya benzer kişilerin sözlerine baktığımızda oldukça benzer olduğunu fark edebiliriz. Nasıl farklı olabilir? Tüm kadim öğretilerin, felsefenin özünde olduğu gibi, asıl mesele bir ve tektir. Bir olma hali...
Belli biraz farkındayız, belki hiç bir fikrimiz yok ancak hepimizin içinde bir yerde bu arayış mutlaka vardır: Ben kimim? Neden buradayım? Neden tüm bunlar yaratılmış? Oysa bir süre sonra “normal” dediğimiz, bize öğretilmiş hayata geri döner, özenle inşa ettiğimiz ve inşa edilmiş kişiliğimizle devam ederiz. Her şeyi kişisel alır ve sanki bu yaşam kaçacakmış gibi koşturmaya başlarız. İşin ironik tarafı yaşamı yakalamak için yapılan her eylem, bizi ondan daha da uzaklaştırır. Çünkü olmak kelimesinin yerine yapmak geçmiştir.

Bize bir şeyler yapmak, bir şeyler başarmak zorunda olduğumuzu söyleyen nedir? Zihnimiz... Zihni incelediğimizde ise deneyim, bilgi ve anılar demetinden başka hiç bir şey bulamayız. Hatıralarını yitiren birine ne olur? Yok mu olur?..

Bize beden ve zihin olduğumuzu hissettiren düşünce ve hafızadır. Oysa Yunus Emre’nin dediği gibi ölmeden önce ölmek gerekir. Bu bağlandığımız tüm düşünceler ve anılarından özgürleşmek, kendi kavramının eriyip yok olması demektir. Daha ulvi, şifacı bir kimlik değil... Kimliksiz bir olma hali, yapma hali değil; olma hali.

Tüm bunları teorik olarak bilsek, oldukça kolay gözüken bu süreç çok zor bir hale gelebilir. Zihin oldukça kurnaz ve inatçıdır. Yavrularını korumak için her şeyi göze alan bir anne kedi gibi her yolu dener. Neden mi? Yok olmaktan korkar; ölmekten korkar. Oysa bize ölüm hakkında hiç bir şey öğretilmez. Ancak yaşamdan sonra yargılanacağımız söylenir ve korku daha artar. Sonsuz merhamet, bağışlayıcılık ve sevgi Yaradan neden bir yargıç olsun? Elbette bu sorular kolay değildir. Tüm bu soruların cevabı dışarıda değildir. Her ruh bunu kendi keşfetmelidir.

“İnme geçirmenizi istemem tabii ancak inmenin lütfunu yakalamanızı dilerim.”
Hayat, Ram Dass’ın yolculuğunda olduğu gibi bize bir çok olay, kişi vasıtası ile mesajlar vermeye devam eder durur. Defalarca kurulmuş bir saat gibi devamlı uyandırmaya çalışır bizi... Yaşadığımız olayların basit nedenlerini anlamak çok zordur. Evrende her şey birbirine bağlıdır ve birbirini etkiler. Bu Kuantum Fiziği’dir... Yaşadığı felçten sonra onun hediyeleri kabul bu ruh, şimdi yuvaya dönüş için hazırdır...
“Ruh, kalp hizasındadır, giriş noktası orasıdır.”