19 Şubat 2016 Cuma

Grandma


“Zaman geçiyor. Orası kesin.”

O kadar kesin mi? Ne kadar eminiz zamanın var olduğundan? Belki de hepimiz bir rüyadayız ve bu zaman dediğimiz görecelik sadece bu gerçeklikte var... Fizikçilerin teorilerine göre kuantum seviyesinde mekan ve zaman kayboluyor ve geriye sadece ilişkiler kalıyor... İlişkiler de bir çeşit çekim... İnsanların arasında çekimi sağlayan şey ise sevgi...

Bir şey kesin ki, o da bu dünyada bedenimiz, bir anne ve baba sayesinde var oluyor. Ruh bedenine kavuşuyor. Sonuç olarak bu dünyada bir bedenimiz varsa, bir anne ve bir de babamız olması zorunlu...

Filmimizin kahramanı Elle ise kızını diğer bir kadınla yetiştirmeyi uygun görmüş. Lezbiyen ilişkisinden önce evlendiği kişiden ise bir çocuk istememiş. İlk defa hamile kaldığında ise bunu kocasına sormadan kendince halletmiş. Daha sonra evlilik dışı bir bebeği, sevgilisi ile beraber büyütmüş. Kızı Judy'nin, muhtemelen babasız büyümesinden dolayı annesine gizliden gizliye duyduğu öfke ve nefret, onun tam tersi bir karaktere bürünmesini sağlamış... Son derece katı ve sorumluluk sahibi bir erkeksi bir kadın...


Bir kadın, kadın olmayı ancak annesinden öğrenebilir, bu kişi yoksa veya kızı anneye öfkeli ise anneye olan bu sağlıklı bağ, sağlıksız bir dolanıklığa dönüşür: “Senden nefret ediyorum, asla senin gibi olmayacağım.” Aşırı bağlı olmakla, bu durum arasında çok büyük bir fark yoktur; bir paranın iki yüzü gibi... Judy kendisinin alamadığı sevginin yerine işini koymuş gibidir; o da aynı şeyi kendi kızı olan Sage’e yapmaktadır. Sage ise belki de bilinçaltından anneannesini takip etmektedir... Film onun hamile kalıp kürtaj olmak için Elle’ye gelmesi ile başlar. Kürtaj için gereken miktarı toplamak için yola çıkarlar... O gün boyunca bu parayı bulmak için yaptıkları her şey, Elle'nin hayatındaki bir çok konu ile yüzleşmesi sağlar. Üç neslin içinde bir şeyler hareket etmeye başlar...

Elle, kürtaj konusunda torununu uyarmaya çalışır: “Bu muhtemelen ömrünün geri kalanındaki bazı anlarda, her gün düşüneceğin bir şey.” Tüm bireylerin birbirine olan bağını düşünürseniz, bu bir çocuk kaybından başka bir şey değildir. Sorumluluk her iki ebeveyne de aittir. Elle’nin durumunda ise bu konuda fikri bile alınmamış baba, bu olayın etkisini yıllarca üzerinde taşımaktadır...


İlginç diğer bir dinamik ise Sage ve annesi arasında yaşanır. Sage, annesi ile istediği samimiyeti kuramazken, annesi de onu devamlı eleştirir ve onu kontrol etmeye çalışır. Önemli olan aşırı kontrolcü veya aşırı uzak bağlardan kurtulup, ailede sağlıklı bağları kurmaktır. Sağlıklı sevgi akışı ancak böyle sağlanır; bu da herkesi özgür kılar. Özgürlük dilediğini yapmak değil, özdeşleşmeleri bırakmak ve sağlıklı bağlar kurabilmektir. Nasıl ve kim olurlarsa olsunlar, anne ve babamız bize hayat vermiştir. Ne yapmayı biliyorlarsa onu yapmışlardır... Bunun kabul etmek anlayışı doğurur; anlayış da sevgiyi...

Öte yandan, ebeveynler ise çocuklarının mutlak sahipleriymiş gibi davranır bazen. Onlara her şeyi verdiklerini ve onları iyiliği için onları yönlendirdiklerini ve bazen özellikle sert ve aşırı korumacı davrandıklarını söylerler. Eğer sahiplenme varsa gerçek sevgi var olamaz. Her birey aile içindeki rolü ne olursa olsun ayrı bir yaşama sahip olduğunu fark etmeli ve buna saygı göstermelidir. Sağlıklı bağlar bu şekilde kurulur...



Anne ve babamızı beğenmemek, onlardan bir sebepten dolayı nefret etmek kadere karşı isyan etmek değil midir? Kaderin arkasında Yaradan yok mudur? Herkesin arkasındaki kaderi ve evrensel aklı görebilirsek belki anlayışımız değişir: Onların verebildiklerinin en iyisini verdiklerini bilseydik, onların bizim için en iyi anne ve en iyi baba olduğunu bilseydik, hayatımız, davranışlarımız nasıl olurdu?
“Tanrım onları affet, ne yaptıklarını bilmiyorlardı.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme