15 Mayıs 2017 Pazartesi

Arzularımız


Okulda başarılı olalım, sonra üniversiteye gidelim, kariyer sahibi olalım, evlenelim, sonra ev alalım, sonra miras bırakalım, sonra..? Dünyanın neresine gidersek gidelim, toplumların, düzenlerin, eğitimin, tüketimin birbirine benzer şekilde yürümeye başladığına şahit oluyoruz. İstisnai yerler hariç, hemen hemen herkesi hayat planı bu şekilde...

Asla hedefleri ile tatmin olmayacak ve rekabete göre şartlandırılmış zihinlerimizle arzularımızın peşinde koşuyoruz... Ya bunlar bize verilen planın içerisindekiler, ya da sonra eklediğimiz bireysel arzularımız. Arzuladıklarımız gerçekleşirse seviniyoruz anda genellikle bu sözde başarının raf ömrü fazla uzun olmuyor. Arzuladıklarımız gerçekleşmeyince umutsuzluğu kapılıyor, vazgeçiyoruz bekli de...

Arzular nasıl gerçekleşir?
Onu gerçekleştirmek bir enerji gerekir. Onun için yeterince istek duyduğumuzda ve onun için uğraştığımızda belli bir enerji koyarız. Bazen bu enerji yeterlidir, bazen değildir. İstenileni elde ettiğimizde ise, çok fazla enerji harcamış olabiliriz ve bu bizi yorgun ve hatta hasta edebilir. Hem fiziksel, hem de psikolojik olarak yıpranmış olabiliriz.


Arzular için daha zengin enerji kaynakları yok mu? Nasıl oluyor da bazı insanlar, bir bireyin yapamayacağı gibi gözüken sonuçlar elde edebiliyor? Hem olumlu hem de olumsuz gibi gözüken alanlarda... Gandhi ve Hitler örneğini düşünelim. İkisi de kendilerinden çok daha büyük bir hareketin öncüleri oldular. İkisinin ne gibi ortak özelliği olduğunu merak ediyor olabiliriz? Ancak bir çok ortak özellik var; azim, kararlılık, insanları etkileme yeteneği... En önemlisi, her ikisinin de kendini ortak amaca gönülden adamış olmaları... Bir neden ile yola çıkıldığında sürüngen beynimiz devreye girer ve bu neden bizim için de önemliyse o kişi ve kişileri takip ederiz. Birey olarak her zaman diğer insanlara bağlıyız, doğaya bağlıyız... Bu bağ sayesinde arzularımıza muazzam bir enerji kanalize olabilir...

Öte yandan Gandhi’nin en büyük farkı, onun nedeninin daha ulvi olmasıydı. İnsani ve doğaya saygılı yaklaşımı sonuçları yıkıcı olmaktan uzak tuttu. Bu sefer kalp ve zihin işbirliği içerisine girdi. Bu, ‘ulvi neden’ insanların çoğunluğunun iyiliğini gözetiyordu.

Neden?
Öncelikle nedenimizi belirlemeliyiz. Ezbere yaptığımız her şeyi, ezbere inandığımız her şeyi sorgulamak yapılacak ilk iş... Doğru olduğuna emin olduğumuz her şeyi sorguladığımızda, bazen işin aslının hiç de öyle olmadığını görmeye başlarız. Hayat planındaki üniversite olayını ele alalım. Nedir üniversite diploması? Belli başlı kitapları – ki genellikle eski ve uygulamaya fazla açık olmayan teorik kitaplardır – okuyup, o andaki öğretmenin verdiği sorulara cevap verdikten sonra elde edilen bir kağıt parçası... Kağıdı kim onaylıyor? Bir kurum... Kurum kim? Kim yönetiyor? Biz gerçekten bu işe uygun muyuz? Biz gerçekten pratik yapıp bir işe yaparak mı mezun oluyoruz? Kendimizi ifade edebiliyor muyuz? İnsanlarla çalışabiliyor muyuz?.. Gerçekten sorup ve cevapları yazalım, yazılı olduğunda zihnimiz bize fazlaca oyun oynayamaz... Tek başına ve dürüst bir çalışma gerektirir bu...


Yunus Emre’nin ‘ölmeden önce ölmek’ kavramıdır bu... Kendimizi tanımladığımız her şey bir anda yıkılmaya, erimeye başlar. Onun tabiri ile, kendini bilmeden ilim bilmek mümkün değildir. Belki de Anadolu’yu karış karış gezip, zihnimizde 86 milyar nöronu tek tek ziyaret etmek gerekecektir. Kendimizi bilmeden ezbere yaşanan hayattaki arzulara ne kadar enerji verebiliriz?.. Kendimiz olmayan tüm maskeleri fark edip onlardan kurtulduğumuzda içinde olduğumuz sistem olan insanlık ve dünya ile aramızdaki bağ tekrardan kurulur; bu bağ ile arzularımız yeniden şekillenirken, artık gereken enerji de bize hizmet etmek için hazırdır...

Hepimizin içinde Gandhi de vardır, Hitler de... Bireysel arzularımız da var, toplumdan, ailemizden taşıdıklarımız da... Bizi hapsedecek arzular da var, bizi özgürleştirecek olanlar da... Zihni gözlemleyerek onu sürücü koltuğundan kaldırıp, olması gerektiği yere yani kaputun altına gönderebiliriz. Zihnin içindeki tüm parçalar, tüm haller bütünleştiğinde aynı uyum içinde yol alabiliriz...


Yunus Emre’nin hocası Taptuk Emre:
"Nefsini yere at, onu ayaklarının altında ez. İşte o zaman sen olacaksın, yolunu bulacaksın. Dervişlik yolu hem zor hem kolaydır, hem uzak hem yakındır. Dervişlik yolundaki ilk söz teslim olmaktır.  
Tüm geçmişini getir gözünün önüne... Kimsin sen? İçindeki ışıkla bakmadan gör, o zaman tüm perdeler, engeller kalkacaktır varlığının önündeki. Kimsin sen? Bu alemde aldıkların ve yiyebildiklerin taşıyabileceğin kadardır. Kainat da senin olsa sen bir hiçsin… Önce nefsini, kendini yok etmelisin. Sevmeyi, görmeyi bilmeden önce kendini yok etmelisin. Her şey kulakla duyulmaz, her şey gözle görülmez. Bazı şeyler vardır ki gönülde görülür, kalbin ışığıyla baktığımızda belirir. Hiç uzağa bakma, bir insana baktın mı tüm insanlığı görürsün. Her insanda insanlığın tüm halleri vardır."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme