22 Ocak 2016 Cuma

Knight of Cups

“Sana küçükten anlattığım hikayeyi hatırla... Genç bir prens hakkında. Doğunun kralı babası tarafından batıya, Mısır’a bir inciyi bulması için gönderilen bir şövalye. Denizin derinliklerinde olan bir inciyi... Ama prens oraya vardığında halk, ona bir bardak doldurup verdi ve hafızasını kaybetti. Kralın oğlu olduğunu unuttu. İnciyi unuttu. Ve derin bir uykuya daldı. Kral, oğlunu unutmadı. Haberler, elçiler, rehberler göndermeye devam etti. Ama prens uyumaya devam etti...”
Kimiz biz? Neyiz biz? Özellikle ergenlik döneminde başlayan bu soru içimizi kemirir. Bu dönemde çoğunlukla arkadaşlarımıza bakar ve çevremizle en uyum sağlayacak bir kimlik yapısı oluşturur devam ederiz hayatımıza... Ama içimizde bir şey zaman zaman dürter bizi. Bazen hayatımıza çekilen olaylar, kişiler öyle bir sarsar ki bizi; yeniden gelir soru gündeme... Kimiz biz? Hayat bir oyun ve eğlence alanı ise neden bu kadar ciddiye alıyoruz her şeyi?

Belki soru yanlış? Veya sorunun muhatabı... Soru kimsin olduğu sürece, öncelikle bir kişi olduğun varsayımı ile yola çıkıyorsun, ikincisi ise cevabı zihninde arıyorsun. Öyleyse belki de gidiş yolunu değiştirmek gerekiyor... Kim değilsin? Neler hayatında yanlış? Nelere tutunuyorsun? Nelerle kendini tanımlıyorsun? Neler senin için hayatında vaz geçilmez gibi görünüyor? Tüm bu yanlışları bulup, takılan maskeleri düşürdüğümüzde, zihinden kaynaklı tüm illüzyonları kaldırdığımızda her zaman zaten orada olan güneşin ışıklarını görebileceğiz...

Filmin kahramanı Rick’in dediği yıllar boyunca hiç tanımadığı birinin hayatını yaşamıştır. Kardeşi intihar etmiş, babasına öfkeli, para ve kadınlara düşkün biridir Rick. Belki de bize öğretilen kalıplar içerisinde deneyimler üzerine yaşıyordur. Zihin asla anda olamaz; onun hafızasına gidecek iki şey vardır bilgi ve deneyim. Bazen dikkat edin, o anın derinliğinden çok insanlar devamlı fotoğraf çekmekle meşguldürler. Onlar için o anı yaşamaktan ziyade, o anı deneyim haline getirmek vardır. Rick’in sevgililerinden birinin dediği gibi, Rick de aşk değil, bir aşk deneyimi aramaktadır.

Filmin yazarı ve yönetmeni Terrence Malick, filmi bölüm bölüm isimlendirmiş. Ve son birkaç filminde olduğu gibi konuşmalardan ziyade arka ses ile ilerliyor film.
The Moon (Ay)
“Bir zamanlar ruh, mükemmeldi ve kanatları vardı, sadece kanatlı yaratıkların gidebileceği cennete uçarak giderdi. Ama ruh, kanatlarını kaybetti ve dünyaya düştü. Orada da dünyevi bir bedene kavuştu. Ve şimdi, bu bedenin içinde yaşıyorken kanatların ibaresi dıştan gözükmüyor. Ancak kanatların kökleri hala orada. Kanatların yaradılışında maddi bedeni alıp cennete götürmek var. Güzel bir kadın ve erkek gördüğünüzde ruh, önceden cennette bildiği güzelliği hatırlar. Ve kanatlar hareketlenmeye başlar. Ve bu da ruhun uçasını getirir ama henüz uçamaz. Hala çok zayıf. Bu yüzden insan, genç bir kuş gibi gökyüzüne bakmaya devam eder. Dünyaya olan tüm ilgisini kaybetmiştir.” 

 

Adem ile Havva’nın cennetten atılma hikayesi gibi kuantum fizikçi filozoflarının da varsayımlarına göre boşluk dediğimiz aslında bir boşluk değil, ruhun geldiği zaman ve mekanın olmadığı, sınırsız olasılıkların olduğu bir denizdir: Sadece ruh bu dünyada bunu unutmuştur...

“Her şey olabilir, her şey yapabilirsin, baştan başlayabilirsin.”
The Hanged Man (Asılmış Adam)
Bu kısımda intihar ettiğini düşündükleri kardeşi, hayattaki kardeşi, babaya olan öfke konu ediliyor. Kardeş babaya çok öfkeliyken, onu kör, sağır ve tamahkar olarak betimliyorlar. Ancak filmin sonlarına doğru babası ile yüzleşip onun kaderini anlar...


The Hermit (Münzevi Kişi)


“Kaos, açlık, başka bir şey için özlem duymak, ne olduğunu bilmeden...”

Tüm bu koşturmacanın içerisinde bazen yalnız hissederiz kendimizi... Maskelerimizi attıkça uzaklaşırız mevcut sistemden ve insanlardan. Ancak sessizlik içinde ruhumuzun iç sesini duyabiliriz.
“Dünya bir bataklık, uçarak geçmek gerek. Uç. Her şeyin sadece bir zerre olduğu yere yüksel.”
Judgment (Yargı)

Bu bölümde Rick’in eşi Nancy onu eleştirir. Ne onunladır, ne de onsuz... Nancy merhametli bir doktordur. Sanki evliliklerinde de bu kurtarıcı rolü üstlenmiş gibidir...
Tower (Kule)

“İçmek kötüdür, ama duygular daha kötüdür.” Tüm duygu ve düşüncelerin kaynağı zihindir. Onu neyle beslerseniz o onları üretmeye devam eder. Geçmişe takılmak veya gelecek hayalleri kurmak: “Sana hayal mi kurdurayım? Hayaller güzeldir. Ama hayallerle yaşayamazsın.”
Hatırla. İnci. Fısıldıyor. El ediyor. Her erkek, her kadın bir rehber, bir Tanrı... Karanlıktan ışığa!
Ne kadar daha rol yapmak zorundasın? Kimin için? Olmayı hedeflediğin şey nedir? Bırak onu! Hayatta hedef olmaz. Hayatın kendisi zaten amacın kendisidir... Hatırla. Ol. Yaşa...



The Highest Priestess (Yüksek Rahibe)
Kimse gerçeği umursamıyor gibi... Matriksin içinde yaşayıp gitmek ve sürüklenmek... Matriksin içinden çıkıp süper kahraman olmak, spiritüel olmak da seni başka bir illüzyona götürüyor; oldum yanılgısı! Gerçeği görebildiğinde ‘ben’ diyen bir zihin kalmayacak...
“Nefes al, zihnin bir tiyatro. Her şeyi denerim ben. Neden denemeyesin?”
Death (Ölüm)

“Yalnız gibi görünüyorsun. Değilsin. Şu anda bile Tanrı elini tutuyor ve senin bilmediğin bir yolda rehberlik ediyor sana. Mutsuzsan, bunu Tanrı’nın hoşnutsuzluğu olarak algılamamalısın. Tam tersine. Seni sevdiğinin bir işareti de olabilir. Acıdan kaçınmana yardımcı olarak değil, sana acı vererek sevgisini gösteriyor. Seni orada tutarak. Acı; seni senden daha büyük bir şeye bağlasın diye, senin iradenden daha büyük bir şeye. Ötesinde yatanı bulmak için. Seni dünyadan alıyor. Gönderdiği sıkıntılara dayanmamız yetmez, bu sıkıntıları bir hediye olarak görmeliyiz. Çünkü hediyeler, kendimiz için istediğimiz mutluluktan daha değerlidir...”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme