23 Temmuz 2018 Pazartesi

Haksızlığa Uğruyordu...

Başına devamlı talihsiz olaylar geliyor, hakkı yeniyordu. Kavga etmekten, mücadeleden bıkmıştı. Ne kadar uğraşsa sanki daha da derine batıyordu. Dünyada adalet yok muydu? Tüm bunlar ne zaman başlamıştı? Hatırlayamıyordu bile... Kendini bildi bileli sanki  bu şekilde yaşıyordu. Tam umutlandığı anda bir kazık yiyordu. Hem de bazen en çok güvendiği kişilerden.

Tanrı ondan ne istiyordu? Olanlardan haberdar değil miydi? Artık hayatında bir şeylerin değişmesini istiyordu. Madem ki bu hayattaydı, bu hayat ona verilmişti, “bu şekilde olmamalı” diye geçiriyordu içinden. Kendini küçücük bir çocuk hissetti o an; ana rahmindeymiş gibi kıvrıldı ve uyudu...


Günler geçti, sanki hayatını gözleyen biri gibiydi, olanları izliyor, onlara verdiği tepkileri izliyordu. Daha az etkilendiği gibi artık klasik hale gelmiş tepkilerini de keşfediyordu. Bir gün güneşli bir günde en çok sevdiği caddede yürürken aklına uzun süre kitap okumadığı geldi. Daldı ilk kitapçıya... Uzun bir araştırmanın ardından gözüne kırmızı bir kitap takıldı. Neden insanların başlarına kötülük geldiği ile ilgili bir kitaptı bu... Hemen aldı, okumaya başladı. Önce çok anlamsız geldi tüm yazılanlar.

“Hayatımızdaki her olayı, her kişiyi biz hayatımıza çekeriz. Önceleri göremesek de, tüm bunların anlamı vardır... Olumsuz gibi görünen durumlar, bambaşka bir kapıyı açabilir. Yeter ki arkasında yatan dinamiği görelim. Tam tersi isyan edip mücadele ettikçe benzer olaylar başımızda gelmeye devam eder. Kovulmak yeni bir iş imkanı olabilir, başarısız ilişkiler kendimiz keşfetmek için eşsiz fırsatlar olabilir, birinin kaybı kaybedilecek hiç bir şey olmadığını anımsatabilir bize...”

Ne kadar da saçma ve iyimser gözüküyordu söylenenler. Ancak artık kaybedecek hiç bir şeyi kalmamıştı. Kendi hayatında incelemeye karar verdi. Neydi en çok başına gelen olay? İş hayatında hep haksızlığa uğruyordu. Kendini doğru düzgün ifade edemiyor, sinirinden kuduruyor. Sonra da müdürünün arkasından konuşup, ona küsüyordu. Evet, küsüyordu... Baktı kendine aynada; ‘kim küser?’ diye düşündü. Bir çocuk. Kravat takmış bir çocuk muydu? Zor olsa da gerçeği kabul etti. Gözünü kapadı, bir anda babası geldi aklına. Aynı babası ile olan ilişkisine benziyordu bu durum. Sanki bir anda yıldırım çarpmışa döndü. Zaman durmuş, sihirli bir değnek onun tüm bakış açısını değiştirmişti. Sonra babasının hikayeleri geldi aklına, onun da babası onu hiç dinlememiş, okuması için hiç destek olmamıştı. Sırf Türk olduğundan dolayı o da iş yerinde hakkı olan terfiyi, kendinden daha tecrübesiz birine kaptırmıştı... Daha da gerisi var mıydı? Belki de... Sadece çocukluğunda yaşadıkları değil tüm aileden geliyordu bu kader...

Sonra başka bir kitapta okuduğu genlerle ilgili epigenetik diye yeni bir bilim dalı aklına. Hep severdi mantıklı bilimsel açıklamaları. Ne diyordu? Bedendeki yirmi iki bin geni anne ve babamızdan alırız ve sanki kaderimiz bu genler vasıtası ile nesilden nesle aktarılır. Bazen gen açık, bazen de kapalıdır. Duygu düşüncelerimiz, bakış açılarımız değiştiğinde genlerin çalışma şekilleri de değişir...


Denemeye karar verdi, küsmeyi, sinirlenmeyi bir kenara bırakıp izledi bir süre. Sanki başka bir kişinin içinde yaşıyor gibiydi. Artık hiç bir olayı da kişisel almıyordu. Kendisinin hayatını ailesindeki bir çok kişi etkiliyorsa, karşılaştığı her insan için de geçerliydi bu. Bir süre geçti, sürpriz bir iş teklifi aldı. Sanki güneş yeniden doğuyordu. Sanki kendisi bir kabuktan çıkmış yeniden doğuyordu. Görenler bile onu gençleşmiş buluyordu... Bir daha hayatında o tip yöneticiler ile karşılaşmadı.

Fark ettiği en önemli durum ise etrafında kendi gibi "yetişkin görünümünde çocuklar" olduğuydu. O incinmiş, yaralanmış çocukların ortaya çıkışı aniden olabiliyordu. Bu sebeple yüzeydeki hikayelere ne kadar haklı olursa olsun, itibar etmiyordu. Bunun yerine ötesine bakmayı deniyordu. İçten ve samimi olduğunda, her zaman karşısına bir cevap çıkıyor ve bir süre sonra olaylar değişmeye başlıyordu. Hem de hiç ummadığı şekilde...

Bundan sonra hayata hep farklı bir açıdan baktı. Evet, hayatındaki olaylar ve kişiler kendi geçmişi ve ailevi geçmişinden kaynaklanıyordu. Kimse suçlu veya suçsuz değildi. Hiç bir olay doğru veya yanlış değildi. Önceleri bunu kabul etmek çok zor olsa da, kendini bu bakış açısı ile yalnız hissetse de, bu onun bakış açısıydı ve sonunda hep işe yarıyordu. Hemen hemen her öğretinin kökünde temelinde benzer bilgilere ulaşıyordu. İlişkiler onun iç dünyasına ışık tutuyordu. Birine gıcık mı oldu, hemen dönüyor içine bakıyordu. Aynı davranışı ben de yaptım mı? Yapıyor muyum? Kim bana daha önce yaptı? Ailemde bununla ilgili neler olmuş? Sonunda her durum karşısında kendi sorumluluğunu aldığında başka bir yükü bırakır gibi hafiflemiş hissediyordu. Belki her zaman mutlu değildi. Çünkü artık biliyordu, bu dünya karşıtları ile vardı. Mutluluk varsa mutsuzluk da olmak zorundaydı. Yaşam varsa ölüm olmak zorundaydı. Oysa derinlerde huzur vardı.

Tek başınalık hiç bu kadar kalabalık olmamıştı...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme