15 Haziran 2017 Perşembe

The Girl King

Ataerkil toplumların en önemli dinamiklerin biri şudur: Kadınlar genellikle ikinci plana atıldıkları ve ezildikleri için kadın, içten içe kız çocuğu doğurmak istemez, çünkü kadın olmak zordur... Hatta bazen değersizlik ve bazen de cadılıktır... Bu sebeple içgüdüsel olarak erkek çocuk, anneye bakabilecek ve onu koruyacak çocuk olacaktır. Oysa ki, erkek çocuk bir yandan annesine çok bağlıyken, diğer yandan babasına ve erkeklere uzak kalacaktır. Bu durum da genellikle “anasının kuzusu” ve çoğunlukla da çapkın erkekleri ortaya çıkartırken, “babasının kızı” çocuklar ortaya çıkar. Lakin kızlar bu sistemde ön plana çıkmak istiyorsa ‘erkek gibi’ olmak zorundadırlar. Bu durum pek sağlıklı olmasa da sistemik açıdan bir denge sağlanmıştır.


Özellikle de Ortaçağ Avrupa’sında olduğu gibi Kraliyet ailesinde yetişen bir kadın ise, Kraliçe olmak için erkeksi yönlerini geliştiren kişi, eş-cinsel özellikler bile gösterebilir. Bunun tam tersi de geçerlidir. Lakin tarihte bunların örnekleri pek çok kez karşımıza çıkmıştır.

Tarihteki en ilginç örneklerden biri İşveç Kraliçesi Kristina... Tam bir erkek gibi yetişen Kristina hiç bir erkekle evlenmemiş ve ülkesini tek başına yönetmiştir. Çocukluk travmaları ile annesinden kopuk büyüyen Kristina’nın kadınlarla olan ilişkisi onun hakkındaki filme konu olmuştur. Kadınlara has empati yeteneği ve duygusallığın aksine, O felsefeye çok önem vermiştir. Aynı dönemde yaşayan Fransız Filozof Rene Descartes’tan çok etkilenmiş ve kendisini İsveç’e davet etmiştir.

Oysa “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözü ile ünlü Descartes, insanı düşünce ve beyin ile sınırlayan bir bakış açısına sahiptir. Belki bugünün en problemi olan düşüncelerle özdeşleşme ilk defa bu kadar net ifade edilmiştir. Descartes, bugünlerde 3.Göz diye tahmin edilen Epifiz Bezini de tüm davranışlarımızdan sorumlu tutmuş, ruhun orada oturduğunu iddia etmiş ilginç bir kişidir.


Öte yandan Kristina gibi kişilerin sadece şanlı geçmişlerine ve başarılarına bakmak resmin sadece bir kısmına bakmaktır. Oysa ki yaşanan her olay veya başka kişi veya cinsiyet ile özdeşleşme yanında hediyeler getirir. Eril tarafı çok baskın bir kadın, daha sonra dişil tarafı ile barışsa da, gerektiğinde eril tarafını kullanabilir. Bu yönü ile de bir çok eylem gerçekleştirmiş olabilir.

Oysa sağlıklı eril-dişil dengesi ilişkiler için gereklidir. Kadın annesinde alarak dişil tarafını güçlendirirken, erkek de babasına ihtiyaç duyar. Aksi halde, bilinçaltı seviyesinde kız babasını arar, erkek de annesini... Hiç bir kadın veya erkek bu arayışı sonlandıramaz. Kendi dinamikleri anlayan bir çiftin, bağımsız olarak kendi durumları üzerinde çalışması gerekir. Kazanılan anlayışla, birbirini tamamlayacak çift, karşısındakini olduğu kişi gibi görmeye başlayabilir.

Sonuç olarak Kristina, savaşmak yerine barış taraftarı olmuş, o dönem için zor olanı seçmiştir. Yönettiği dönemde kültür ve sanata verdiği önem ile tüm Avrupa’nın kültürel değerlerini olumlu anlamda etkilemiş biridir. Belki içeride bir yerde ilgi ve şefkat isteyen, görülmek isteyen bir çocuk yaşarken, sonunda bir çok yapılmış olumlu iş tüm bunların hediyesidir...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme