17 Nisan 2017 Pazartesi

Çatışma

Tüm çatışmaların kökeninde ayrım vardır. Karşıtlar ile öğrenen zihnimiz, önce kendisinin diğerlerinden ayrı bir beden, bir kişi olduğu ayrımına varır. İlk işi bu bedeni hayatta tutmaktır. Öğrendiği ikinci şey ise, tek başına hayatta kalamayacağıdır. Böylece biz ve diğerleri kavramı da gelişir. Önceleri anne ve babasına ihtiyaç duyarken, daha sonra ailenin yerini genellikle bir topluluk alır. Bu topluluk, basit bir taraftarlık bile olabilirken, bazen de başka kültürel, tarihsel, ırksal veya bir düşüncenin etrafında oluşabilir.


Kendini bedenden ibaret zanneden zihnimiz için hayatta kalmak her şeyden önemlidir. Bunun gerçekleşmesi için tek seçeneğin, kendisinin veya kendi grubunun yeterince güvende olması gerektiğine inanır. Bunu sağlamanın en basit yolu güçlü olmaktır. Yüzyıllar boyunca insanlık diğerleri – bu diğerlerinin tanımı her dönemde değişir – ile savaşmış, mücadele etmiş, tartışmıştır.
Biz ve diğerleri arasında ortaya çıkan bu tartışmalar, her iki tarafında en büyük derdi “haklı olmaktır”... Haklı olduğumuzda vücudumuza yayılan testesteron hormonu, bizi daha güçlü ve daha iyi hissettirir. Bu özellikle erkek beyninde bir parça daha baskındır. Evrimsel olarak empati yeteneğinden yoksun olan erkek beyni, bu sebeple yerli yersiz her türlü tartışmaya girmeye, eften püften sebeplerle tatsızlık çıkarmaya daha yatkındır.

Sonuçta, kendini bedenden ibaret olduğunu varsayan zihin, ayrımı sebep olur ve tartışmaların konuları ve aktörleri değişse de çatışmalar sürer girer. Çatışmanın güçlenmesi için tarafların olması yeterlidir. Tarafların haklı veya haksız olmasının çatışmanın şiddeti açısından bir önemi yoktur. Her iki taraf da çatışmayı besler ve güçlendirir.

Oysa ister bireysel ister toplumsal olsun, her olayın ardında bireyin aklı ile anlamakta zorlanacağı dinamikler mevcuttur. Bir birey öncelikle aile sistemine bağlıdır; aileler kendi atalarına... Atalar, soylarına, toprağa ve milletlerine... Şu andaki sisteminizde ise aileniz kasabanıza, kasabanız şehrinize, şehriniz ise ülkeye bağlıdır. Ülkeler Dünya’ya, Dünya Güneş Sistemine, Güneş Sistemi ise Samanyolu Galaksi’sine bağlıdır... Evrende muazzam bir sistem ve denge vardır. Bu sabit bir denge değildir; her şey hareket halindedir; her an denge bozulur, tekrar denge sağlanır... Her hareketin döngüsel olarak bir sonucu vardır.

Benzer şekilde, toplumların başına gelenler, bireylerin yaşadıkları çatışmaların bir bütün olarak yansımasıdır. Her birey elbette ki ortaya çıkardığı eylemin sonuçlarını yaşayacaktır. Fakat bu bize öğretilen sebep-sonuç ilişkisi şeklinde değildir... Olayların ve bireylerin ötesine baktığımızda, yüzeydeki dalgaların altındaki okyanus akıntılarını görmeye başlarız.


Bedenden öte bir varlık olduğumuzu gördüğümüzde, ayrımlar ortadan kalkar; bu çatışmaların yok olması için tek yoldur... Bağımsız bir bedenden ibaret olmadığımız idrak edildiğinde, önce içteki çatışmalar biter... İçte çatışma yok olursa, çevrenizle çatışma biter... Bu domino etkisi sürer gider...

Öte yandan, zihin çok kurnazdır! Tüm bu yazılanlara itiraz eder ve mevcut sıcak hikayelere, olaylara, hatıradan başka bir şey olmayan deneyimlere geri döndürür bizi... Oysa zihin kesitlidir; sadece duygu ve düşünce olduğunda devrededir. Devamlı olmayan bir şey, gerçekte var mı dır? Gözlemleyebildiğimiz bir şeye ‘ben’ diyebilir miyiz?.. Onu dikkatlice gözlemlediğimizde bu soruların cevaplarına ulaşmaya başlarız...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme