10 Eylül 2016 Cumartesi

Hafızanızı Kaybetseydiniz, Kim Olurdunuz?


Hafızanızı bir anda kaybetseydiniz, kim olurdunuz? Tüm anılarınız yok olsaydı, tanıdığınız kişiler hakkında neler düşünürdünüz? Tüm bildikleriniz bir anda tuzla buz olsa, yarın ne yapardınız?

Bilinmeyen isimli bir filmde bir grup insan, hafızalarını geçici olarak silecek bir gaza maruz kalırlar. Kimisi yaralıdır, kimisi bağlı, kimisinin elinde de silah vardır. Kimse bir şey hatırlamadığı için herkes iyi tarafta olduğunu düşünür, tanımadıkları bu insanlarla dost olmaya çalışırlar... Daha sonra ufak anı parçaları devreye girmeye başlar ve zihin spekülasyon yapmaya, endişe etmeye ve varsayımlarda bulunmaya başlar.

Bunun aynısı bir bebeğin başına da gelmektedir. Bebekler ve çok küçük yaştaki çocuklar her şeye ve herkese çok açıktırlar, hiç bir ön yargıları yoktur. Nadir bir travma yaşamamışlarsa, genellikle oldukça cesurdurlar. Sevgi dışındaki duygularını bile bilmezler, ebeveynlerine sorarak öğrenirler... Bellek olumlu ve olumsuz anılarla dolmaya başlar.

Elbette ki, hafızanın bir rolü vardır; pratik olarak bedeni hayatta tutmak ve günlük hayatımızda bir çok şeyi hatırlamak... Öte yandan hafıza, psikolojik olarak bize en büyük sorunları çıkartabilir potansiyeldedir. Neden mi? Tüm psikolojik sıkıntıların sebebi; acılardan sakınmaya çalışan ve bunun yerine haz peşinde koşan bir zihne sahip olmamızdır. Beynimiz fiziksel olarak sakladığı anı parçalarına göre etiketlemeler yapar: Bu anı üzücü, korkutucu veya keyifli, harika diye... Aynısını insanlar, nesneler ve mekanlar için de yapar. Bir çocuk, vahşi bir köpek tarafından korkutulursa, o çocuk muhtemelen tüm köpeklerden çekinmeye başlayacaktır.


Nörologların ispatladığı gibi davranışlarımızın yüzde doksanına yakınını bilinçaltı, inanç kalıplarına göre yönetmektedir. Bilincimiz için bu, davranışlarına mantıklı bahaneler bulma mekanizması gibi işlemektedir. Bilim sayesinde şunu artık net olarak biliyoruz; beyindeki her duygu ve düşünce fiziksel bir elektrik akımından oluşmaktadır ve bu duygu ve düşüncelerin tamamı bizim biriktirdiğimiz bilgi ve deneyimlerden oluşur. Hem bilgi hem de deneyim, geçmişte kalmıştır... Dolayısıyla hiç bir fikir veya duygu başkalarından veya geçmişten bağımsız bir şekilde oluşmaz.

Sonuç olarak, zihin, bizi keyif aldığı deneyimler peşinde koştururken, acı verenlerden de kaçmak için endişe etmeye devam edecektir. Bu durum, geçmiş bilgi ve deneyimleri kullanarak, geleceği projekte etmektir... Ancak insanın, sadece şu anı vardır; zihin devreye girdiği anda, o deneyim haline gelecek ve geçmiş bir anı olacaktır. “Ne güzel bir gün batımı” dediğiniz anda ve hemen o manzaranın fotoğrafını çektiğinizde artık anda değilsinizdir. Bu deneyim devam etsin, tekrar olsun, en azından fotoğrafına bakıp hatırlayalım isteriz.

Oysa ki tüm deneyimler gelip geçicidir. Başlamak ve bitmek zorundadır. Bu hayat ise her şeyi içinde barındırır. Acı olmasaydı haz olmayacaktı; karanlık olmasaydı, yıldızlar gözükmeyecekti... O halde bu dünya dualiteler (karşıtlar) dünyasıdır ve devamlı hareket halindedir. Hayatımıza çektiğimiz tüm olayların yaratıcısı bizlerizdir. Hayatımızdaki değişken tablonun yaratıcısı bizlerizdir. Biz değişen bir tablonun değişmeyen ressamı isek, tüm acı ve haz hakkında bilgi veren belleğimizden bağımsız olmalıyız. Sonsuz varlıklar olarak, tüm bu hatıra oyunlarını gözlemlemek yeterlidir; ne acılardan bu kadar etkileniriz, ne hazlara bu kadar bağlanırız. Her şeyin gelip geçici olduğunu, her olayın arkasında derin bir neden olduğunu bilirsek, geriye kalıcı bir huzur ve sevgi kalacaktır.


Belleğimizdeki tüm bilgi ve deneyimi sınayabiliriz, yanlış ve geçici olan her şey sona erdiğinde sadece hakiki olan kalacaktır. O vakit ne ve kim olduğumuzu idrak edip, sadece olabiliriz; çabasızca, hedef koymadan, gizli amaçlar olmadan...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme