1 Temmuz 2016 Cuma

Şiddet ve İlişkiler

Şiddetin ardında sevgisizlik yatar... Sevgisizliğin kökeninde ise ayrım vardır. Ayrım, “diğeri” kavramını doğurur. Tüm bu kavramları zihin oluşturur. Zihin, kalpten gelen, gerçek sevgiye olan akışı tıkar. Aslında zihnimizin kötü bir niyeti yoktur. O, bedeni hayatta tutmak adına vardır; en temel çalışma prensibi ise karşılaştırmalar kullanarak tanımlamalar yapmaktır. İnsan ise, kendini zihin ile özdeşleştirdiğinde, asıl problem baş gösterir... “Sırtım kaşındı, bacağım ağrıdı” deriz, ancak “beynim düşünüyor, şöyle hissediyor” demeyiz... “Üzgünüm, öfkeliyim, düşüyorum” deriz... An be an değişen duygu ve düşünceleri kendimizmiş gibi yorumlarız. Unutmamak gerekir ki, kalpten gelen sevgi dışındaki tüm duygu ve düşünceler, zihinden kaynaklanır.


Bilgi ve Deneyim
Zihnin ise iki tane kaynağı vardır; öğrendiği bilgi ve yaşadığı deneyimler... Tüm bilgi ve deneyimlerimiz özellikle ailemize, çevremize ve kültürümüze dayanır. Zihin, kendi tanımlamaları, etiketlemeleri ile inanç sistemini oluşturur ve her şeyi, herkesi sabitleştirir. Bu sabitleme, kısıtlamaya yol açar. Zihin için başka düşünceler birer tehdit gibidir. Bunun dışında kalanları ise zihin ötekileştirir... Bu sebeple haklı olmak bizim için son derece önemlidir.

Güvenlik İllüzyonu
Tüm bu sabitleştirme, zihnin güvenlik arayışını da destekler. Zihnin kendini güvende hissetmesi için çevresindeki şeylerin tanımlı ve değişmeyen – en azından beklenmedik değişikliklerin olmadığı – bir yapıda olması gerekir. Aynı zamanda, zihin her tanımına bir açıklama, somut bir neden arar. Bulamasa da kulp takmaya başlar. Kulbu bulduğunda ise sevinir... Her aksiyonun, dışlamanın, şiddetin bir açıklaması vardır. Genellemeler de en büyük tehlikedir; “Bu kişi mühendis, o yüzden duygularını ifade edemez”, “Erkekler böyle zaten...”, “Onlardan bir şey olmaz...” gibi...
Tüm bu sabitleme ise pratikte işimize yaramaz. Evrende her şey hareket halindedir ve sistemler oluşturur. Küçük sistemler, büyük sistemleri oluşturur ve böyle devam eder. Kaos teorisi, bu sistemleri en isabetli bir şekilde açıklayan teorilerden biridir:

·        Sistemler devamlı hareket halindedir ve değişirler...
·        Sistem içindeki herhangi bir etkinin sonuçlarını kestirmek mümkün değildir. Küçük bir değişim büyük bir etki yaratabilir.
·        Sistem öncelikle tüm sistemi hayatta tutmaya çalışır; bireyler ikincil öneme sahiptir.

Sonuç olarak, her şey ve hepimiz devamlı bir değişim içerisindeyizdir. Hayatı bu kadar muhteşem ve renkli kılan da budur. Bu değişimi akış olarak nitelendirebilirsiniz. Bu akış ile uyum sağlanırsa beklenmeyenin heyecanı ile “bilinenden” kurtuluruz. Zihnin geçmişin acılarına tutunmasından, gelecek hakkında halüsinasyonlar görmesinden özgürleşiriz...


Aksi halde, bu tanımlamalar devam ederken, bir ilişki mümkün olabilir mi? Sevgi dolu ilişkiler mümkün olur mu? Ayrımın, şiddetin, kinin, öfkenin olmadığı ilişkiler mümkün olabilir mi? Bir taraf, zamandan, anılardan, beklentilerden bağımsız bir sevgi beslerken, öte taraf “sen böylesin, sen şöyle yaptın” derse, bir ilişki kurabilirler mi?
Her iki taraf da kalpten gelen saf sevgi ile hareket ederse, şiddet kalır mı? Öteki kalır mı? Düşman kalır mı?
Bireysel Çalışma
Zihni takip etmeye başladığımızda, onun nasıl çalıştığını gördüğümüzde, artık onunla özdeşleşmekten kurtulmaya başlarız. Dikkatimiz, onun düşünce tarzını gözlemeye odaklı olmalıdır. Tam bu aşamada, çok önemli bir keşif vaki olur. Zihin aynı oyunu, bizim kişilik dediğimiz – egomuz – için de yapmaktadır. Hatta bu kişiliği, farklı ortamlarda, farklı rollerde değiştirerek bir bukalemun tarzında değiştirmektedir.

Çocukluktan veya ailemizden/atalarımızdan taşıdığımız tüm acıları örtüp, hayatta kalmak için farklı parçalar geliştirmiş ve bunları gerekli yerde kullanmıştır. Biz de kendimizi tanımlamış ve çeşitli rollerde sabitleştirmişizdir. Egonun keşfi ile bireysel sahteliğimiz ile yüzleşme zamanı gelir. Bu oldukça sancılı bir süreçtir. Tüm bağımlılıkların da ortaya çıktığı bir aşamadır bu... Yunus Emre’nin “ölmeden ölmek” dediği kavramdır. Tüm sırtımıza yüklediğimiz bize ait olmayan tanımlamaları attığımızda özgür oluruz. Bu noktada ‘kendimiz’ dediğimiz bir sanal imaj olmayacağından dolayı, bu imajı sevme veya sevmeme derdimiz ortadan kalkar. “Kendini seven başkalarını sever demek” bile bir hatadır artık. Sevginin kaynağı ortaya çıkmıştır.

Tüm bunları kavramak kolay olmayabilir. Ölüm farkındalığı bunun için etkili bir yoldur... Diyelim bir şekilde biliyorsunuz, gelecek sene bugün hayata gözlerinizi yumacaksınız... Yarın ne yapardınız? Veya yarın sabah uyandınız, her şey çalışıyor bir şekilde... Ancak sizden başka hiç bir insan yok... Ne yapardınız? Bu iki durumu da iyice hissedin... Ne yapardınız?

Bu iki senaryo üzerinde her sabah ciddi bir şekilde düşünün; hissedin...
Ne yapardınız?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme