17 Nisan 2016 Pazar

The Little Prince – Küçük Prens

Yaşlı Pilot: “Asıl sorun büyümemiz değil ki, büyürken unuttuklarımız...”
Doğduğumuzda, diğerlerinden farklı bir bedene sahip olduğumuzun bile farkında değilizdir. Sanki her şey ile birizdir. Bebeklikten çocukluğa geçtiğimiz dönemde ise genellikle neşeli, meraklı ve korkusuz bir şekilde çevreyi keşfeder ve oyun oynarız. Oyunlarımızın bir amacı bile yoktur. Kurallar ise ya hiç yoktur ya da çok esnektirler. Yenmek veya yenilmenin olmadığı oyunlar... Zamanın sanki yok olduğu oyunlar...

Hayat Planı    
Peki ne olur daha sonra? Önce anlarız ki, bizim diğerlerinden farklı bir bedenimiz var ve bu beden oldukça korumasızdır... Ebeveynlerimiz olmadan ne yapacağımızı bilemez bir durumdayızdır. Daha sonra okul, ailemiz ve çevre bize uyumlu olmayı öğretir. Bilirler ki ancak sosyal bir toplum olarak yaşarsak hayatımız devam edebilir. En kötüsü ise ciddiyet hastalığıdır. Okulla başlar bu ciddiyet... Artık hayat ciddidir. Size bir hayat planı sunarlar; okula gideceksin, rekabeti öğreneceksin, bir şey olmaya çabalayacaksın... En saçma soru ise devamlı sorulur: “Büyüyünce ne olacaksın?” Meslek sahibi olup para kazanacak; satın alacaksın, yatırım yapacaksın ve daha fazlası için uğraşacaksın... Derken ruhsal ve fiziksel sağlığını kaybedeceksin; geleceksin eğitim sektöründen sonraki tuzağa... Sağlık sektörü. Tüm kazandıklarını tedavi için harcayacaksın. Bu tedavi ise sadece belirtiler üzerinde çalışacak, asla ve asla kökene inmeyecek... Emeklilik sistemi ile de çember tamamlanacak ve kefen parasını bir kenara attıysan en azından bir kez huzuru hissedeceksin; lakin ölüm tüm bu eziyetin tek çözümü gibi duracak.


Sistem Nasıl İşliyor?
Tüm bu anlatılan bize hayat diye satılan bir ürün. Tüm bu sistem korku temelli çalışır. Ölümden korkan zihnimiz kendini güvende hissetmek ister. Rutinler, maskeler ve bir şeyleri kontrol ettiğimize dair illüzyon zihnimizi rahatlatır ve böylece birilerinin bizi yönetmesine izin veririz... Her türlü zihin hedef odaklıdır, başka bir zihin çeşidi yoktur. Bize hep bir havuç gösterilir. Her havucu yakaladığımızda aldığımız zevk geçicidir ve diğer havucu beklemeye başlarız... Bize havuç sunulmazsa bile problem yoktur! Artık kendi havuçlarımızı belirleyecek kadar içine girmişizdir sistemin; geri dönüş ancak durup bir bakmaktan geçer. Gözlemleyerek farkına varırız ve sorgulamaya başlarız.

Küçük Prens filminin küçük kahramanı küçük kızın annesi sistemin ağına yakalanmıştır. Annesi onun her dakikası programlamış ve onu istediği gibi bir öğrenci olarak hazırlamaya çalışmaktadır. Onu sistemin bir parçası olabilecek bir robot gibi yetiştirir. Filmde tasvir edilen şehir ve tüm insanlar bu sistemi kusursuz bir şekilde göstermektedir. Bir kişi hariç... Küçük prensi hiç unutmamış olan sevgili pilot. Hala güler güzlü, bahçesi neşe içinde, hayal kuran, yıldızları seyreden... Pilot bir yandan küçük prens ile yaşadıklarını yazarken, bir yandan da kuşlarla dolu bahçesinde uçağını tamir edip tekrar uçmanın hayalini kurar... Küçük kız bir gün yaşlı pilotla tanışır ve artık annesinin isteklerini yerine getirmez ve hikaye böyle devam eder...


Küçük Prens hikayesi, içimizdeki çocuğu hatırlamamızı sağlıyor. Gerçekte kim olduğumuzu hiç sorgulamadıysak bize bu konuda ilham veriyor. Bu dünyadaki hayatın bir amacı olmadığını, bir şey olmak için çabalamadan sadece yaşamamız gerektiğini hatırlatıyor. Eğer tekrardan amaçsızca oyun oynayabilecek bir kıvama gelirsek, hayatta yaptığımız işle bir olur ve onu oyunmuş gibi yapabiliriz... Zaman ve mekan kalmaz... Ancak o zaman orada her şeyle bütünleşmiş bir şekilde başkalarına fayda sağlayabiliriz... Kalbimizin sesini ancak o zaman duyabiliriz. Bütünün küçük bir parçası olarak bütüne hizmet edebiliriz; oyun halini almış işimiz ve benliğimizle...

Oynamayı tekrardan hatırladığımızda, geçmiş ve gelecek illüzyonları biter...
Geriye kalan ise hakikatten başka bir şey değildir...

Küçük Prens: “Sadece kalbimizle doğru bir şekilde görürüz; önemli olanı gözümüzle göremeyiz.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme